|
Ergenekon’un ardındaki dinamikler o kadar açık ki birçok sol hareket ilk bakışta doğru bir teşhisle bunun hakim sınıfların iki kampı arasındaki mücadelenin ürünü olduğunu söylüyor. Bizim 2006 sonundan bu yana yaptığımız niteleme, yani yaşananın “burjuvazinin siyasi iç savaşı” olduğu gerçeği, artık düzenin temsilcileri saflarından olsun, soldan olsun, birçok kişi tarafından, mecaz düzeyinde dahi kabul görüyor. Buraya kadar güzel. Ama iş burjuvazinin savaşan iki kampında hangi güçlerin yer aldığının açıklanmasına gelince her şey değişiyor. |
|
|
TKP, son dönemdeki tavrıyla, burjuvazinin iç savaşında, toplumsal gücünü TÜSİAD burjuvazisinin sağladığı, siyasi önderliği orduda olan Batıcı-laik burjuvazinin destekçisi solun tipik bir örneği haline gelmiştir. Ne var ki, burjuvazinin iç savaşında bir de öteki kanadı, yani AKP’yi destekleyen bir başka sol daha var. Kemal Okuyan’ın yazısı 21 Haziran Cumartesi günü “70 Milyon Adım” başlığı altında darbeye ve darbecilere karşı düzenlenen bir yürüyüşü eleştirmek amacıyla yazılmıştı. İşte bu yürüyüş, öteki akımı tartışmak için son derecede uygun bir örnek oluşturuyor. |
|
|
1 Mayıs olaylarının politik anlamını doğru kavramak gerekiyor. AKP hükümetinin işçi sınıfının 1 Mayıs’ı Taksim alanında kutlamasını yasaklamasının nedeni anlaşılmadan bu olayların politik anlamını kavramak mümkün değildir. Mesele ne bir “inatlaşma” meselesiydi, ne burjuvazinin “irrasyonel” bir tepkisiydi, ne de Taksim’e çıkmanın anlamı yaygın olarak söylendiği gibi bir demokrasi ve “temiz toplum” mücadelesiydi. Mesele kelimenin en arı anlamında bir sınıf mücadelesiydi. |
|
|
Burjuvazinin iç savaşını bu aşamada durdurmak iki nedenle mümkün değildir. Birincisi, savaşın bu aşamasında iki davanın gölgesi siyasi hayata damgasını kaçınılmaz olarak düşecektir. Kim ne yapmak isterse istesin, dava davadır. Barıştırma çabaları burjuvaziye kısa bir soluk aldırabilse bile, 2008 yılına bu iki dava damgasını vuracaktır. İkincisi, daha temelde, bu savaş burjuvazinin iki dilimi arasında büyük çıkarlar üzerine bir savaştır. |
|
|
Yaklaşık on beş yıldır, belki 1993 Sivas katliamından, belki 1994 yerel seçimlerinde Erbakan’ın Refah Partisi’nin elde ettiği zaferden bu yana, Türkiye siyasetini dört büyük çelişki yönlendiriyor. Bunların bazıları daha önce biçimlenmiş çelişkiler, ama dördünün birden bir araya gelmesi bu tarihten sonra gerçekleşiyor. Hızla sıralayacak olursak, Kürt sorunu, İslamcı / Batıcı-laik çelişkisi, emperyalizmin sürekli savaşı ve sınıf mücadelesi Türkiye’nin gündemine o dönemden bu yana damgasını vuruyor. Evet, bu sorunların her birinde bu on beş yıl içinde önemli değişimler yaşandı. Ama temelde bu dört çelişki güncelliklerinden hiçbir şey yitirmeden ağırlığını hissettirdi. On beş yıl içinde bu çelişkilerin her biri etkisini yaptı, ama biri ya da ikisi kızıştığında ötekiler durgun bir evreye girmiş oluyordu. Şimdi ilk kez bunların hepsinin birden patlayıcı uğraklara doğru ilerlediği görülüyor. |
|
|
Dünya krizi derinleştiği takdirde Türkiye’yi mutlaka vuracaktır. Türkiye ekonomisinin bir kriz durumunda topun ağzında olan ülkeler arasında ön sırada olduğunu İMF bile açıkladı. Türkiye’ye ekonomik bakımdan benzeyen ülkelerin büyük çoğunluğu dış fazla verirken Türkiye’nin dış ticareti kabaca 60 milyar dolar, cari hesabı ise 35 milyar dolar açık veriyor. Son yılların sürekli övülen ekonomik canlılığı büyük ölçüde ülke dışından akan sermayeye, en çok da sıcak paraya yaslanıyor. Bu para birden çekilmeye karar verirse, borsa da ekonomi de büyük çöküntü yaşar. Türk lirası aşırı değerli olduğu için gizlenen dış borç yükü en azından bir noktada çok belirgin bir kırılganlık yaratıyor: Özel sektör yabancı para cinsinden yüksek düzeyde borçlu. Döviz fiyatı aniden yükselirse, bankalar ve şirketler birer birer iflasın eşiğine gelme riski taşıyor. Türkiye’nin ihracatının yarısı AB’ye, ama AB ekonomisinin yavaşlayacağı kesin gibi. |
|
|
Türkiye sosyalist solu ve Kürt hareketi, 5 Kasım’da Beyaz Saray’da yapılan anlaşmadan ve Aralık ayında Irak’ın kuzeyinde PKK hedeflerinin bombalanması sırasında ortaya çıkan tablodan sonra mutlaka bir bilanço çıkarmak zorunda. Türk solunun kendine “ulusalcı” diyen kanadı ile yurtsever/vatansever görevleri politikasının ekseni haline getirmiş olan akımlarının verecek hesabı var. Kürt hareketinin ise kendi kendiyle ciddi bir hesaplaşmaya ihtiyacı. |
|
|