Yazdır E-posta

Modernizmin ölü hayaller derneği ve Fazıl Say

Modernite dini, Ortaçağ’ın karanlığı olarak görür ve üstesinden gelmeyi hedefler. Ama Türkiye’de hiçbir zaman onsuz hareket edecek kadar olgun olmayı göze alamadı. Ya dinden korktu, ya ondan medet umdu. Ve şimdi dini bir sembol, Cumhuriyet’i korkutmaya devam ediyor.

Barış YILDIRIM
Fazıl Say’ın ‘Türkiye’den gidebilirim’ sözleri Türkiye’de çokça tartışıldı. ‘Ya sev ya terk et’ zihniyetinin her önüne gelene söylendiği ortamda, bu kez ilerleme, ‘muasır medeniyetler seviyesine ulaşma’ ülküsünü paylaşan bir dünya sanatçısı gidebileceğini söylüyordu.

Bu sözler birçok açıdan değerlendirildi. Perihan Mağden, kendisini türbanlı bakan eşlerinin değil, bakanların ta kendisinin, mesela derin bakan Cemil Çiçek’in ürküttüğünü söyledi. Ragıp Zarakolu, Türkiye’yi terk edenlerin kısa ama yeterince incitici bir dökümünü yaptı ve ilk kez bir modernistin ülkeyi terk etmekten söz ettiğine dikkat çekti.

İşte o modernistin, 7 Ocak Pazartesi tarihli Milliyet Gazetesi’nde bir yazısı yayımlandı. Yazısında da ilerleme aşkından bahseden Say, ölen hayallerine göndermede bulunuyordu. Bir modernist, geçmişe özlem duyuyor, ölen hayallerinin acısını yaşıyordu. Oysa bu, modernizmin kendisini sevmeyenlere reva gördüğü bir duyguydu. Bu yüzden belki de hoşgeldin demek gerekiyor Say’a. Ve sonra söylediklerine yakından bakmak.

İnsan aklının zaferi ve Fazıletli gidişler
‘Peki, neydi o ölen hayallerim?’ başlıklı yazısında Say, bir ‘Kültür ve Felsefe’ festivali düzenlemekten bahsediyor. ‘Antik-Anadolu’ usulü, “Salt ruhlar! Salt bedenler! Salt fikirler! Gerçek sanatlar! Gerçek performanslar! Gerçek tartışmalar! Gerçek kültürler! Gerçek kavgalar ve gerçek barışmalar! Biz insanoğlunun "ilerlemekten haz duyacağı", "insanoğlunun vardığı noktanın ötesine geçmenin en büyük değer görüldüğü" ortamlarda...”, “Aşık Veysel fidanı ile Mozart çiçeğinin yanyana olduğu, yeryüzünün dört yanından insanların katıldığı” bir felsefe ve kültür festivali.

Daha sonra Say, kaybolan hayalini şöyle tasvir ediyor: “30 sene önce 2008’de yaşamak uzayda yaşamak demekti. Uzayın derinliklerine gitmiş olmaktı. Uzayı fethetmiş olmaktı!!! 2008!!! Türban tartışması değildi! Laiklik elden gidiyor endişesi değildi! Felsefe ve sanatın, eğitim ve iletişimden dışlanacak olması değildi! "Bütün detaylarda hezimet" değildi! Hiç ama hiç bunlar değildi...Anlatamam hüsranımı! Anlatamam kelimelerle...”

Minör sapmalar, major krizler
Modernizmin temel tavrı burada kendini gösteriyor. ‘2008’de uzaya gidecektik ama türbanla uğraşıyoruz’. Modernizm bir düş yaratır ve gerçekleri onun arkasında sıraya dizer. Her minor gerçek, o düşün arkasında kendi sırasını beklemektedir. Majör gerçek ise gerçekliğin ta kendisi, ulaşılamayan ama gelişen ‘ideal’dir ve ödenen bedel bu gerçekliğin ispatıdır. İşte Say’ın düşü, 30 sene önce, yani 78’de, yani ülkede kontrgerillanın varlığını başbakan dosyalarına girecek kadar ispatladığı, şanlı 1 Mayıs eylemine imza atacak kadar gemi azıya aldığı dönemde hayal, 2008-uzaya gitme yılıydı. Say o zaman çocuktu elbette, ama nerede ve niye bu düşe rastlamıştı? Kendisini dünya çapında bir piyanist yapan, bu olanağı ona sunan aile evinde olsa gerek. Ortalığın kan gölüne döndüğü yıllarda, kuran çocuk bile olsa (o çocuk daha sonra ‘uluslararası’ bir piyanist oluyor) bu düşün kurulması şu anlama geliyor: Bu bir ideal. Gerçekte yaşananlar ne olursa olsun, önemli olan uzaya gitme düşüdür ve gerçekleşmelidir; gerçeklik buna boyun eğmelidir. Ancak bu düş gerçekleşmedi. 2008’de uzaya gidemedik (80 darbesinin tüm çabalarına rağmen!). Aksine diyor Say, türbanla uğraşıyoruz. Modernizm için bu kabul edilemez. Kendi içimizdeki –hem birey hem de toplum olarak- sorunları aşıp, dışa doğru yürümeliyiz, ilerlemeliyiz. İçimizdeki sorun Türban, ya da “Kürtçülük” –minör gerçeklik sapmalarının major kriz üretme hali- ya da şu ya da bu olabilir. Ama sorun bu olmamalıdır, sorun ilerleme olmalı, sorun ‘Uzay’ı fethetme’ daha da ziyade ‘fethetme’ olmalı. İlerlemekten haz duymalıyız! Ama neden? Oysa bu ülkede yaşayan birisi için garip olan Uzay’a gitme düşüdür. (Bkz. Cem Yılmaz gösterisi: ‘Astronot olmak istiyorum’ diyen çocuğa Yılmaz şöyle der: O zaman şimdiden zıplamaya başla, anca gidersin-salonda kahkahalar. Bu kadar açıktır bizim Uzay’a gitmeyeceğimiz.)

Türkiye’de tartışılan sorun, her zaman devletin sorunları olmuştur ve halkın sorunları ancak bu bağlamda gündeme gelir; zira devletin sorunları halkın sorunlarının nasıl atlatılacağı, devletin nasıl kurtulacağıdır. Ne zaman ki devletin tartıştığı sorun halkın sorunlarıyla çakışır, yani tartışmanın tarafları kitleselleşir, o zaman devlet teyakkuza geçer. Türban halkın sorunu mudur? Eğer devlet laikliği kendisine sorun olarak seçerse evet. Laiklik devletin sorunuyken halkın sorunu Türban olursa bu tehlikelidir. Etnik farklılık halkın sorunu mudur? Eğer devletin sorunu Türklükse evet. Devletin sorunu bölünmezlikse insanların sorununun ‘etnik kökeni’ olması tehlikelidir. Çünkü modern devlet aklı, bütün içsel dinamikleri, dış bir hedefe, bir gelecek tahayyülüne bağlayarak örgütlemek ister, bu en verimli yoldur. Gelecek için var ettiği idealle, uğruna bedel ödediği idealle, bugünü vareder. Bugün, onun için geleceğin bedelinin, geçmişin borcunun ödendiği yerdir. Ancak ‘geride kalmış’ yani Cumhuriyet’in yasakladığı şeylerde ısrar, bunlarda sapmaya yol açabilir.

‘Bildiğim bütün hayatlar Paramparça’
Bir toplumda türbanın sorun olmasının kötü tarafı nedir? Bir ülke insanlarının diliyle, kültürüyle, yaşantısıyla, tarihi-coğrafi varlığıyla yaşamak istemesinin olumsuz yanı nerededir? ‘Bunlar bizi ilerletmez’ mi? Pekiyi neden ilerlememiz gerekiyor, ilerlemeden neden haz duymamız gerekiyor? Neden türbanla uğraşmak, yaşayan, iktidarın soğuk betonu altında hareketli olan bir arzunun işareti sayılmıyor? Bu sorunun cevabının, ‘Sen Türk’sün!’ denilen Kürdün, ‘Ben Türk değilim!’ ve sonra ‘Ben Kürdüm’ demesi nedeniyle milliyetçi -üstelik Türk milliyetçiliği gibi bir milliyetçilik- ilan edilmesinden pek farkı yok. Yani Türklük, milliyetler üstüdür de Kürt buna ayak diremekte, herkesi kendi dar milliyet alanına hapsetmektedir. Herkes çağdaştır da türbanlı gericidir. Denilebilir ki “ama Türban, kendisini sorun edinen bazı çevrelerin ‘sinsi’ iktidar yürüyüşü.” Peki bunu kimden öğrendi ‘Türbancılar’, bir gelecek ideali yaratıp onun arkasında gerçekleri sıraya koymayı, tek tek sırasının gelmesini beklemeyi, bunun için bedel ödemeyi? Modernite’nin bizden istediği dışa doğru olmaktır. Dışa doğru yürüyün, dışarıyı fethedin, dışarıyı kendiniz gibi yapın. Bu kaçınılmaz olarak kendinize dışarıdan, uzaktan bakmayı, kendinizi yönetmeyi gerektirir yani bölünmeyi. İçerideyken dış, dışarıdayken iç olabilmeyi. Ancak gerçekte, içeride dış olunur ve dışarıdayken iç olmak ancak ideal haline getirilir. İşte gerçeklerin ideal önündeki kuyruğunun başladığı yer burasıdır.

‘Bir ihtimal daha var’
Ama türbanın halkın sorun olması başka anlamlara da gelebilir. Ben türban takıyorum derken, dışarıdakiler da türban taksın demek zorunlu değildir. Türban ya da bir başka sorun, farklı çıkar gruplarının suistimaline açık olabilir, tıpkı ulus örgütlenmesinin farklı grupların suistimaline açık olması gibi. Ama hiç değilse türban, şimdiye dair, şimdiden bir yan içerir. Basit, yaşamsal olana dair bir yan taşır: ‘böyle olmak istiyorum’, ‘ben böyleyim.’ Eğer kaygımız onların bir çoğunluk olarak bizleri baskı altına aldığıysa, 2008’de uzay düşü kurmak başından abesle iştigaldir, ‘çocuk işte!’ deyip geçilecek ya da ertelenecek bir şeydir çünkü biçimi değişse de azınlık üzerindeki yok edici iktidar her zaman iş başındaydı bu memlekette -bir yetişkinin rahatlıkla anlayabileceği kadar en azından. Ama modernite için sorun bu değildir, onun için sorun kendisinin azınlıkta kalması daha doğrusu çoğunluk olamamasıdır. ‘İşte’ der o, ‘herkesin çıkarına olan, en güzeli, en iyi olanı bu.’ Çünkü o her zaman en iyinin, en doğrunun, en gerekli ve nihayet evrensel olanın kendisi olduğuna inanmıştır, bunu da bir insan topluluğuna şu ya da bu şekli vermek pahasına yapmıştır. Bunun aksini tahayyül bile edemez, çoğunluk olamamaya tahammül edemez zira kendisi ‘en akılcı’ olandır. Modernite eğer sorgulanır ve yadsınırsa, kontrolü tamamen elinden kaybedebilir. Bu yüzden modernite bir kriz yönetimi olarak örgütlenmek zorundadır, kendisine duyulan ihtiyacı hep hatırlatmak zorundadır: kendi krizini yönetmek. İşte bunu yapamıyorsa modernite, kriz onu yiyip yutuyorsa modernist çekip gitmeyi düşünür; çünkü idealsiz modern, geleceksiz modern bugünün boşluğunda ancak acı çeker. Say’ın modernist çıkışı aynı zaman da modernizmin bu korku rejiminin de altını çizer. O modernizmin mağlubiyetinden korkar; bir sanatçı olarak insan türünün en hassas, duyarlı, duygusal türü olarak ‘modern özne’, modernitenin yaşadığı korkuyu en uç noktada algılar ve yaşar. Zira korku, modernitenin en iyi arkadaşıdır. O, hakikat kuyruğunu korkuyla hizaya getirir.

Herkes kendi yasasına boyun eğmeli
Bu yazıda son söz ise şudur: Belki de modernite yenilmemiştir, aksine zaferi ve kapsamı büyümüştür (post-modernizm dedikleri şey bu olsa gerek; modernitenin kendini modernize etmeye başlaması). Olan, Türbancıların türbanı modernleştirmesidir, modernliği modernistlerin elinden almasıdır, ki bundan da kurtarılmalıdır belki de Türban, en azından türbanı savunma arzusu, bu hiç değilse Kemalist modernistlerin sıkıcı suçlamalarından daha fazla tartışmaya değerdir. Ama yenilgi şuradadır: Fazıl Say’ın ‘soylu ideallerinin’ yazısının Milliyet’in internet sitesinden duyurulması ancak ‘Magazin’ başlığı altında sınıflandırılmış olması. Yani internet sitesinin Magazin bölümünü ‘tıklayarak’ yazıya ulaşabilmek. İşte modernizmin yenilgisi değil ama zaferi – Say’ın ‘kültür ve festivalinin yenilgisi’ budur; insan türünün yenilgisi, ‘insan’ aklının faydacı zaferi. Zira bu sözümona ‘soylu ideal’, Milliyet tarafından magazin unsuru olarak değerlendirilmekte ve bu şüphesiz bir analize dayanmaktadır. Ancak bu analizi yapan, bugünün Türkiye’sini oluşturan akla aittir: medyanın da ait ve yürütücüsü olduğu modern akla.

Öyleyse iki Fazıl Say, iki insan vardır, modernizmin ikilediği: kültür ve felsefe festivalleri düzenlemek, uzayı fethetmek isteyen ve bunda ilerlemenin hazzını (‘ben küçük ve zavallı bir insan olarak, evreni fethettim, nereden yola çıktım nereye vardım’ diyen hınç insanının hazzı) duyacak olan Fazıl Say-insan; (ideal) ve gerçekliğin boyun eğmediğini gören, buna üzülen Fazıl Say-insan (gerçek -yenilgisine hapsedilmiş- önce aristokrasinin, sonra 90’lı yıllarda sosyalistlerin şimdi de  Kemalistlerin ‘geçmişteki ideal’ duygusunun sahibi). Ama tek bir modernite var: ‘Aklın’ gereklerine göre hayatı örgütlemek ve Türkiye modernitesi bu beceriden yoksun. Öyleyse modernliğin bayrağını yeni ‘şanslılar’ devralacak, zira modernitenin yasası, aklın gereği bu. Ama (eski) modernist nasıl olacak da ‘idealin imkansıza dönüştüğü’ hissini kabul edecek? Çektiği acıyı nasıl yorumlayacak? Modernist kalabilecek mi? Ama zaten sanatçısı olduğu modernite bu acıyı çekmeye başladığına göre modernite denilebilir mi hala o ideale? Benim diyebileceğim tek şey geçmiş olsun… Modernleş(tir)me sırası Türbancılarda…
 
< Önceki   Sonraki >