Yazdır E-posta

Temel Gelir Versus Kapitalizm (mi?) II

Yüksel AKKAYA


Uzun “tefrikanın” ikinci bölümüne A. Smith’ten uzun sayılabilecek bir alıntı ile başlamak anlamlı olacak. Zira, “temel gelir”, “vatandaşlık geliri” gibi bazı kavramları Türkiye’de tartışmaya açanlar, bir parça da A. Smith üzerinden hareket etmektedirler. “Kötü” bir çeviri olmakla birlikte, A. Smith’i 1948 yılında Türkiye’deki okur yazar kesiminin sadece Türkçe bileni ile tanıştıran Haldun Derin’in emeğine saygı açısından onun çevirisindeki bir alıntı ile başlayacağım:
Bazı zanaatlarda görev, ötekilerdekinden kararlıdır. Sanayi işçilerinin çoğunda, bir gündelikçi, yılın çalışabileceği hemen her gününde, işi gücü olacağına pekala güvenebilir. Gelgelelim; bir taşçı veya tuğla duvarcısı, ne fazla donlarda, ne kötü havalarda çalışabilir. Bütün öteki zamanlarda da, işlemesi, müşterilerinin zaman zaman kendisini aramalarına bağlıdır. Bu yüzden sık sık boş kalması olağan işlerdendir. Demek, çalışırken kazandığı, onu, aylak iken geçindirdikten başka, böyle bu derece güvenilemez bir durumu düşünmenin  bazı bazı yaratacağı tasalı, ümitsiz anlarında da, biraz hatırını hoş etmelidir1


“Kötü” çeviri olduğu için anlaşılması da zor bir metin. Fakat asıl zorluk çevirinin kendisinde değil, bugün bile bu özü yakalayamamakta. Meselelere bir iktisatçı olarak bakışın izlerini taşıyan bu alıntı, aslında bir parça Smith’in “ahlaki” itirazını da içerir (gibi). “Gibi” bölümü, kapitalizmin en dizginsiz zamanlardaki saldırısını göğüslemek için bazı “insanperver” ilim irfan erbabınca bir kez daha karşımıza çıkarılmakta. Tıpkı, 1929 Bunalımını atlatmada Keynes’in yaptığı gibi. Kuşkusuz, onun daha aşkın çocukları, ama biraz daha “içten” / ”inanmışları” olarak.

Bu “insanperver” ilim/irfan sahiplerinin en güçlü silahı “insanseverlikleridir”. Bu yanlarına karşı çıkmak olanaksız gibidir. Aslında bütün kötülüklerin anası da bu “bam telidir”. Mutlaka ana mutlaka insanlık adına 1929 Bunalımının mazlumlarına iş, aş, gelir bulup onları rahatlatmak, yaşanır kılmak gerekir. Dünün ve bugünün bu “insanperverleri” çökmekte olan bir düzeni sürekli tahkim ederek daha acımasız koşulların da yaratıcısı oldular. Zira, bir kanser hastasının sorunlarını ağrı kesicilerle çözeceklerini düşündüler. Bugün, kapitalizmin 1929 Bunalım dönemindeki sıkışmışlığının beliren krizine ne yazık ki yeni “Keynesciler” aynı yöntemlerle bir daha çözüm bulup, bu insan yutan canavarı “insanperver” olarak ayakta ve hayatta tutmaya çalışmaktadırlar: En ince, en zayıf yanımıza 1929 Bunalımında olduğu gibi bugün de hitap ederek! Bu “tefrikanın” en temel amacı “uyarmaktır”!

imdi, bu uyarıya, aymazlığı göstermek açısından “karşı cephenin” söylemine dikkat çekmek gerekiyor.

Ne “yaman çelişkidir” ki “temel geliri” hem “solcular” hem de “sağcılar” savunur! Sağcılar, daha yumuşak bir tabirle “liberaller” temel geliri çok önemserler. Temel gelirin piyasanın temel işlevlerini de yerine getireceğini umarlar. Tabii, onlara göre, piyasanın tam olarak işlemesi için sosyal güvenliğin kamuca değil, piyasaca yerine getirilmesi gerekir. Yani, tam da Türkiye’nin gündeminde olan “sosyal güvenlik reformunu” yapmak gerekir. Zira, bu piyasaca yapılırsa anlamlı ve rasyonel olur. Öbür türlüsü, haa, o “popülizme” girer, zinhar ve zinhar kaçınmak gerekir. Zaten herkese bir de temel gelir/vatandaşlık geliri veriliyor; bir de bu masrafları devlet mi karşılasın? Olacak şey mi? Olacak olan ne? İnsan yaşamını onurluca sürdürmeye yetemeyecek bir gelir, ama bürün sosyal harcamaların yok edilmesi! Sonuç, sermayeye yeni kâr alanları, halka yeni maliyet “olanakları”. Haa, size çalışmadan bir temel gelir verilmiş, daha ne istiyorsunuz? Cemaat kültürünün devlet nezdinde kurumsallaşması. “Valim ver kömürü, ver parayı, ver nohudu, uçsun memleket” söylemi ile ne çok örtüşüyor değil mi? Neyse…

"Temel gelirci liberaller”  herkese az çok bir temel gelir verilsin; amma, sosyal devlet harcamaları kısılsın, mümkünse kaldırılsın der. Ne demektir bu? Sorunun yanıtını, “mümtaz” halka ve düşünürlere bırakarak devam edelim. Vergi sistemi sadeleştirilsin! Kulağa ne kadar hoş geliyor, değil mi? Peki, kimin vergi sistemi? Sermayenin mi? Yani, sermaye daha, ama daha daha az vergi versin! Versin, ne zararı var ki, zaten vermiyor! Belki düşürülürse, veren çıkar da geceleri daha huzurlu uyur, vergisini ödemiş iş adamı olarak. Temel gelir olsun ki, emek piyasaları hareketlensin ve esneklik artsın. Öyle ya, kapitalizmin tarihinde emek piyasalarının hareketliliği ve esnekliği hep bir azınlık “kesime” yaramıştır. Temel gelir de “liberallercilerce” böyle ve doğru algılanmaktadır. A. Buğra ve “çevresi” çok “iyi niyetli” ve de “insanperver” olarak bu işe soyunmuş görünmektedir. Geçmiş sicilleri, bize gelecek sicilleri için de ipucu veriyor. Bir sonraki yazıda madalyonun öbür yüzüne bakmak dileği ile…


1) A. Smith, Milletlerin Zenginliği I, (Çev. H. Derin), Milli Eğitim Basımevi, 1948, s. 154-155. İsteyen, Smith’in 1776 tarihli bu kitabının orijinal ve başka dillerdeki metinlerine bakabilir. Ancak, daha 1776 yılında, bugün çok moda olan, ne yazık ki tam karşılığı bulunmayarak Türkçeleştirildiğini düşündüğüm “precaire/precarity” kavramı açısından soruna bakıldığında bir karanlık perdeyi aralamak da kolay oluyor. 1945-1975 döneminde pek çok dilde unutulmuş olan “precaire/precarity” ne tesadüftür ki “temel gelir” ve “vatandaşlık geliri” ile neredeyse eş zamanlı olarak “bilim” ve “düşün” dünyasına girmiştir. Yeni bir şey mi? A. Smith, daha 1776’da söz ettiğine göre yeni değil. Peki yeni diye sol adına bugün “keşfetmek” iyi mi? Olmasa gerek. O zaman bir kez daha eşanlılığı gözetmek ve dikkat etmek gerekiyor.

 

 
< Önceki   Sonraki >