Başlamak istemeyenler için milliyetçilik [1]Bir ulus nasıl imal edilir... "Huzurumuzu kaçıran" Kürtler ve 'ötekiler'... Sibel ÖZBUDUN, milliyetçi hoyratlığın kökenlerini anlatıyor. Başlamak istemeyenlere...“Yurtseverlik üçkağıtçılığın son sığınağıdır.”[2]
Milliyetçiliğin en sıradan, en sık rastlanan tanımı, “vatanını, milletini sevmek”tir de, hiçbir milliyetçinin bu sevgiye, örneğin memleketinin ormanlarını, havasını, suyunu, kadınını, erkeğini, çocuğunu, kısacası (somut) insanını sevmeyi; dolayısıyla da, örneğin, ormansızlaşmaya karşı önlemler almayı, havanın, suyun kirlenmesine karşı durmayı, iklim değişikliğini engelleyecek tedbirler üzerinde düşünmeyi, insanlarının sömürülmesine, yoksullaşmasına karşı durmayı, vb. gündemine aldığı görülmemiştir.
Bir başka deyişle, milliyetçi, ya da son zamanlarda onun muadili olarak kullanıldığına sık sık tanık olduğumuz “vatansever” “hassasiyetler”in kılı nedense, vatanın ormanları yandığında, insanlarının gelir düzeyleri düştüğünde, kadınları dayak yediğinde, fuhuşa sürüklendiğinde, çocukları yetersiz beslendiği, ya da okula değil de atölyelere, sokaklara sürüldüğünde veya cinsel istismara uğradığında, gençleri uyuşturucuya sardırıldığında, baz istasyonları, termik santraller bereketli başakları soldurup ağaçları kuruttuğunda, trafik “canavarı” her yıl binlerce, on binlerce (evet, evet, PKK ile düşük yoğunluklu savaştan çok daha fazla) cana mal olduğunda, bankalar hortumlandığında… kıpırdamıyor. Hatta, tersi sıkça söz konusu olmakta: “milliyetçi” haraç çeteleri, “milliyetçi” uyuşturucu tacirleri, “milliyetçi” Mafya babaları, “milliyetçi” hortumcular, “milliyetçi” tetikçiler, malzemeden çalan “milliyetçi” müteahhitler, velhasıl, “milliyetçi”liklerine toz kondurmayan zorbalardan, gaspçılardan geçilmiyor ortalık.
Şu hâlde milliyetçi hassasiyetin hedefini farklı yerlerde aramak gerekiyor. Örneğin “Kürtlerin hakları”ndan, “kültürel çeşitlilik”ten, “halkların kardeşliği”nden, “Ermeni soykırımı”ndan, “emekçi eylemleri”nden, “öğrenci protestoları”ndan söz edildiğinde, bu hassasiyet galeyana geliyor. Yakıp yıkmakta, kırıp dökmekte, katletmekte bir beis görmüyor. Eğer bu bir “sevda” ise, kadınına “Ya benim olursun, ya toprağın!” diye diklenen, çocuklarını aç bırakan, eve ekmek getirmeyen, ayyaş, kumarbaz, zorba bir sevda…
Bir başka deyişle, “milliyetçilik”in “vatan-millet sevgisi” gibi pozitif bir duygulanımdan çok, var olabilmek ya da harekete geçebilmek için mutlaka “öteki”ni gereksinen, kendisini ancak tehdit olarak algıladığı “öteki”ne bir karşı duruş olarak tanımlayabilen, “negatif bir hissiyat” olarak tariflenmesi, daha uygun düşüyor… KAPİTALİZMİN EN ÖNEMLİ İCADI: ULUS-DEVLET“İnsanın duyguları bildikleriyle ters orantılıdır.”[3]
Evet, kapitalizmin merkantilist evresinin çocuğu “millet/ulus”; ve son tahlilde “millet”i yönetenlerin onu gerektiğinde seferber edebilmek için gereksindiği, “kutsallığı”ndan soyduğu dini ikame edebilecek yetide bir ideoloji olarak milliyetçilik, ancak ve ancak “öteki”ne, ya da “ötekiler”e karşı-durum içinde tetiklenebilecek duygu (ve de simge)-yüklü bir “mamûl”dür. Duygusal/simgesel yükü nedeniyle de muğlaktır, kesin olarak tanımlanabilir bir içerikten yoksundur.
Açımlayalım:
Ulus-devlet, ve ona yurttaşlık bağıyla bağlı olan insanlar topluluğu, yani “millet”, ezelî bir formasyon değildir. Ulusal devletler ve ulusları, tarih sahnesine göreli yakın bir geçmişte, yani Batı Avrupa’dan başlamak üzere, XVIII. yüzyıl sonlarından itibaren çıkmışlardır. Bu ise, sanayi devriminin eşiğindeki (merkantil) kapitalizmin, sınırları siyaseten çizilmiş ve egemen sınıf(lar)ın denetimindeki merkezî, özerk bir siyasal aygıt (devlet) tarafından yönetilen siyasal bir kendiliğe olan gereksiniminin bir ürünüdür. Zor kullanma yetkisini tekeline geçiren devlet aracılığıyla kapitalist sınıf, yani burjuvazi, sınırları içerisindeki doğal kaynakları denetimi altına alıp yatırım araçlarına dönüştürebilecek, vergilendirme politikaları sayesinde üretilen zenginliklerin sınıflar arasındaki paylaşımını kontrol edebilecek, yasalar ve yaptırımlar aracılığıyla kendi sınıfsal konumunu güvence altına alabilecek, “ulus”un çoğunluğunu kapitalist üretim tarzına dahil ederek proleterleştirebilecek, sınırlar ve korumacı önlemlerle dış rekabetten kaçınabilecek, ülkeyi kendi pazarına dönüştürebilecektir. Emekçilerin hak mücadelelerini (ücretlerin yükseltilmesi, iş saatlerinin azaltılması, sosyal haklar vb.) “ulusal çıkarların ihlâli” olarak değerlendirilip en şiddetli polisiye ve adlî baskılara konu kılmak, bu sayede mümkün olabilmiştir. [“Varoluşun en önemli içeriği, ulus olarak her türlü yaratma ve çizginin üzerinde üretken bir ekonomi kurabilmektir. Ulus-Devlet, bir anlamda ekonomidir; en geniş anlamıyla ise yaratabildiğin değerler bütünüdür. Ulus-Devlet’in varlığı, var oluşu, var olma yeteneği buna bağlı,” diyor Orhan Bursalı...[4]]
Ulus-devletin merkantil (ticarî) kapitalizmin bir yaratısı olduğu, ve ulusal pazarların denetlenmesi gereksiniminden doğduğu, günümüzde yaygın biçimde kabul görmektedir. Ancak, ulus-devletin salt bir baskı ve denetim aracı olmadığı, “ulusal sınırlar” dahilinde yaşayan insanları belirli kayıtlara boyun eğen, vergisini ödeyen, angarya ya da seferberlik ilan edildiğinde gıkını çıkarmadan görev başına koşan, günde 10-12 saat, boğaz tokluğuna ücretler karşılığında ağır, bezdirici işlerde çalışmaya razı “yurttaşlar topluluğu”na dönüştürülmesi, büyük ölçüde onların onayını gerektirecektir. İmparatorluklar çağında dağınık etnik ve/veya dinsel cemaatler olarak yaşayan insan toplulukların “uyruklar”dan “yurttaşlar”a dönüştürülmesi, aidiyetlerinin akrabaları, soy grupları ya da cemaatlerden “ulus”a kaydırılması, zorun yanı sıra, geniş çaplı hamaseti, tören, simge ve gelenek icatlarını da gerektirmiştir. “İtalya’yı yarattık,” der İtalyan siyaset adamı d’Azeglio, “şimdi sıra İtalyanlarda”…
Benedict Anderson, “milliyetler”i, “tahayyül edilmiş/hayalî cemaatler” olarak tanımlamaktadır. Çünkü hiçbir zaman birbirlerinin yüzünü göremeyecek kertede geniş birimler hâlinde yaşamakla birlikte, kendilerini “kaderde, kıvançta, tasada ortak” olarak tasarlamayı öğrenmişlerdir. Ve Anderson, bu ilginç sürecin girdilerini keşfeder kitabı boyunca.
BİR “ULUS” NASIL İMAL EDİLİR?“Bir devlet sadece geçmişin deforme edilmesi ile oluşabilirdi. Bir ulusun yaratılması geçmiş deforme edilmeden mümkün değildir.”[5]
“Milliyetçilik” sınırları savaş ya da diplomasiyle çizilmiş, adına “ulus-devlet” denilen siyasal birimde yaşayan bireylerin kendilerini vergi verme, zorunlu çalışma, seferberlik, savaş benzeri her türden özveriyi gönüllü olarak yüklenmelerini sağlayacak sihirli formüldür, ve ulusun kurucu sınıfı burjuvazinin icadıdır.
Dağınık, içe-kapalı ve birincil aidiyetleri kendi gruplarına yönelik olan kırsal cemaatlerden, kendini hiç tanımadığı, ve olasılıkla hiç tanımayacağı insanlarla “kader birliği” içinde hisseden bir ulus yaratmak, öncelikle ideologların işidir: yani şairlerin, yazarların, tarihçilerin, akademisyenlerin, sosyal bilimcilerin, araştırmacıların, gazetecilerin, siyasetçilerin, bürokratların, sanatçıların ve ideolojik bagajları yüklü bütün diğer aydınların. Üzerlerinde hareket ettikleri zemin ise, genellikle toplumun dilsel ve kültürel dağarcığıdır. “Millet”i imal etmek, bir ekip çalışmasını gerektirir.
Bu ekip, önce “dil”i yaratır. Dili yaratmak, teb’anın konuştuğu yerel lehçelerden birini standardize ederek, emperyal elitlerin diline (Batı Avrupa’da Latince, Türkiye’de Osmanlıca) karşı, başat/ulusal dil’e dönüştürmektir. Bu dili “ulus"a benimsetmek ise, “ulusal basın”ın görevi olacaktır. [B. Anderson haklıdır, gazete(ci)siz milliyetçilik olmaz…]
Milletin ikinci bileşeni ise, tarihtir. Yüzyıllardır kendi “yerel tarih”lerinden başkasını tanımamış dağınık cemaatleri büyük ölçüde kurmaca bir “ulusal tarih”te birleştirmek…
Böylelikle, örneğin “T.C. ulus-devleti”nin kuruluşunda, 1930’ların resmî Türk Tarih Tezi, “imal edilmiş ulus” için bir tarih “icat etme” girişiminin ürünü olarak biçimlenmiştir. Örneğin, “(1932’de düzenlenen I. Türk Tarih Kongresi katılımcılarından -S. Ö.) Samih Rıfat (…) daha 1918’de ulusal hedefler için her aracın mubah olduğunu ileri sürmüştü. Ayrıca Samih Rıfat’a göre gerçek, Türklük’ten yanaydı. Dolayısıyla Türkler pozitif bulgularla bilimsel gerçeklerle Turan gerçeğini yaratabileceklerdi.”[6] Ve de: “…Osmanlı siyasetinin ve zihniyetinin tasfiyesi mevzubahis olduğuna göre daha başka, yıpranmamış, tenkitten uzak kalmış, biraz da dasitâni ve mitolojik bir tarihe ihtiyaç vardı.”[7]
Bu tarih, dönemin siyasal iradesi doğrultusunda kurgulanmıştır: “Muasır (Batı) Medeniyet seviyesi”ne ulaşmayı, hatta onu geçmeyi hedefleyen bir ulus-devlet için Alpin (Avrupalı) kökenler[8] ve Batı medeniyetlerinin kökeninde bulunma iddiası;[9][10] Osmanlı’yı aşma/inkâr girişimi; de-İslâmizasyon; ve buna koşut olarak, anakronik bir tarzda tarihte olabildiğince gerilere taşınan bir pozitivizm olumlaması…[11]
Ancak dil ve tarih de yetmez; “ulus”un “kültür”ü de çeşitli unsurları seçilip standardize edilerek ulusun bütününe mal edilmelidir. Bunun için de “Halkbilim” araştırmaları, sözel ya da “maddi” halk kültürü üzerine yapılan derlemeler (türküler, deyişler, atasözleri, inançlar, geleneksel tıp uygulamaları; ama aynı zamanda giysiler, el sanatları, motifler, danslar, oyunlar, vb.) ile, yöresel, hatta etnik farklılıkların üzerinden atlanarak tekil bir ulusal potada yeniden üretilecektir. Böylelikle, Alevî-Kürt-Çerkes-Trakyalı-Arap-(hatta Ermeni-Rum vb) farklılıklarının üzerinden atlayan bir “Türk Folkloru” dağarcığı (Türk mutfağı, Türk el sanatları, Türk halk oyunları, “türkü”ler vb.) oluşturularak yerel farklılıkların üzerinden gelinerek “ulusal kültür” tesis edilecektir.
[Burada bir parantez açıp, bir saptama yapmak gerekiyor: “Türk ulusal kimliği”nin inşası, daha çok Alman uluslaşma süreçleri modelinde gelişmiştir. Kültürü her bir topluma özgü, yani tikel; ezelden ebede varolan, değişimsiz, saf, biricik, katılımcıları değişse bile sabit kalacak bir aura olarak tahayyül eden kavrayış, esas olarak Alman romantiklerin, özellikle de Herder’in mirasıdır. Bu tahayyül, gecikmeli ulus-devlet kuruculuğu sürecinde, Fransa kökenli, tipik olarak siyasal, iktisadî ve teknik içerimleri bulunan kozmopolit “uygarlık” (civilization) kavramı karşısında, zanaatlara, dine, sanata, “ulusal ruh”a, geleneklere, bireysel duygulanımlara, dehaya çağrı çıkartan,[12] her bir ethnos’u özgeçmişinden taşıdığı eşsiz bir tikellikle donatan bir reaksiyondur…]
Her hâl ve kârda, dil, tarih ve kültür böylelikle “imal” edildikten sonra iş, bu “mamûl”ün yeni kuşaklara benimsetilmesine kalacaktı. Bu ise, “Millî eğitim”in işiydi. Seküler (de-İslâmize), karma, ve yüksek ölçüde doktriner, zorunlu ilk öğretim politikasıyla birlikte, genç kuşakların yerel (ve de tarihsel) bellekleri sıfırlanarak, “Türk, doğru, çalışkan, yurdunu, milletini özünden çok seven, varlığını Türk varlığına armağan eden” bir ulusun biçimlendirilmesi işine girişilecektir:
“Gençler, sevgili Türk çocukları, kardeşlerim, yavrularım: Beni yürekten dinleyin; duyarak, inanarak dinleyin. Çünkü size yürekten söylüyorum, duyarak, inanarak söylüyorum. Millet ve memleket dâvalarında başarınızın birinci şartı, Atatürk’e, İnönü’ne inanmaktır, onlara bağlanmaktır. Doğru düşünce onların sözünde, doğru hareket onların izindedir. Biz Atatürkçüyüz. Böyle olmayanlar karşınıza çıkarsa onlara yüz vermeyin, onlara söz vermeyin…”[13] diye sesleniyordu M. Eğitim Bakanı H. Âli Yücel, 19 Mayıs (1944) töreninde gençlere…
Endoktrinasyonun yetmediği yerlerde, sopa politikasına başvurmaktan da çekinilmez. TCK’nın tarihi, yalnızca “bir sosyal sınıfın bir başka sosyal sınıf üzerindeki egemenliği”nin tesis ve idamesi tarihi değil, aynı zamanda, bu “resmî” (ve ideolojik) mamûlatın, yani Türk milliyetçiliğinin esaslarının korunmasının da tarihidir. Örneğin, şu “meşhûr ve mahût” 301. maddenin selefi, TCK md. 159 (ki 1961 öncesinde 235/2. maddeydi), “Türklüğü, Cumhuriyeti, Büyük Millet Meclisini, Hükümetin manevî şahsiyetini, Bakanlıkları, Devletin askerî veya emniyet muhafaza kuvvetlerini veya adliyenin manevî şahsiyetini alenen tahkir ve tezyif” edenler için 1-6 yıl ağır hapis cezası öngörmekte, bu “cürümlerin irtikâbında muhatap sarahaten zikredilmemiş” yani “tahkir ve tezyif”in hedefi açıkça belirtilmemiş olsa bile, suçun “karineler” doğrultusunda işlenmiş sayılacağı belirtilmekteydi.
Ne ki, “ulus imalâtı” süreçlerinin salt burjuvazinin/kapitalizmin gereksindiği ve aydınlar/ideologlar tarafından, onlar aracılığıyla gerçeklenen bir “manipülasyon” olduğunu öne sürmek, “ulus-olma” fikrinin popülarize olmasına ve kitlelerce benimsenmesine zemin teşkil eden tarihsel koşulların üzerinden atlamak olacaktır. Ve hiç kuşku yok ki bu koşullar, her ulus formasyonu için özgüldür: Fransız ihtilali, iç savaşlar, anti-sömürge savaşları, vb.
Türk “ulusallık bilinci”nin kitleselleşmesinde ise, I. Dünya savaşı ve işgalin özgül koşullarının özel bir ağırlığı olmuş olsa gerektir. İşgal, yerel direnişleri tetiklemiştir. Bu yerel direnişleri “ulusallık bilinci”yle ilişkilendirmek, anakronizme düşmek olur. Direnişler, yerel toplulukların geçimlerinin, yaşam alanlarının, yaşam tarzlarının, topraklarının savunulmasıyla ilgilidir - belki kısmen İslâm’ın savunulmasıyla da. “Millî”ci kadroların yaptığı, bu “yerel direnişler” çoğulluğunu -bazen zora başvurarak: Çerkes Ethem hareketi, Efe isyanlarının bastırılması ve nihayetinde nizamî orduya geçişte olduğu gibi- tekilleştirerek bir ulusallık potasına dökmek olmuştur…
Öte yandan, yerel eşrafın “Türkleşmesi”nde, tehcire tabi tutulan, ya da katledilen azınlıklardan (Ermeniler ve Rumlar) geriye kalan malların gaspı, bir başka deyişle “Türkleştirilmesi”, üzerinden atlanmaması gereken, önemli bir girdidir. Çukurova’da, Ege’de, İç Anadolu’da, Karadeniz’de katl ya da tehcir edilen ya da mübadeleye tabi tutulan gayrımüslimlerin mülklerini gasp eden ya da su fiyatına kapatan eşraf, bunların geri dönüp mülklerini geri istemesi korkusuyla “Millî mücadele”ye ve ardından yürürlüğe konulan Türkleştirme politikalarına destek vermişlerdir. (“Sermayenin/kapitalizmin millîleştirilmesi” olarak da tanımlayabileceğimiz bu süreç, Varlık Vergisi uygulaması ve 6-7 Eylül Olaylarında da tekrarlanacaktır.)
MİLLİYETÇİLİĞİN “OLMAZSA OLMAZ”I: ÖTEKİ“Diğer etnik kimlikler gibi milliyetçi kimlikler de başkaları ile ilişkili olarak inşa edilir; ulus düşüncesi, o ulusun üyesi olmayan başka ulusların ya da en azından başka insanların var olduğunu varsayar.”[14]
Millet kurgusunun birincil olmazsa olmaz’ı, “öteki(ler)”in varlığıdır. Hiçbir millet, millet nosyonunun tikelci doğası itibariyle sınırlarını evrensellikle bitişik olarak kavramsallaştıramaz. Bir ulus-devlet, ancak başka ulus-devletlerle çevrili olduğu zaman bu kimliği yüklenebilecektir. Öte yandan her bir ulus, kendi ayırt edici vasıflarını, (coğrafî ve/veya tarihsel olarak) en yakınında olan ve dolayısıyla da en çatışık olduğu/oldukları çerçevesinde kurgulayabilir. Bu anlamda Fransız, “Alman-olmayan”, Yunan, “Türk-olmayan”, Türk, “Arap-olmayan” vb. olarak kurgular kendini.
Ancak “öteki” yalnızca sınırların ötesindeki değildir; o aynı zamanda, hatta daha çok, ulusal sınırlar dahilindeki “yabancı/kardeş”tir de.
Hemen hiçbir ulus-devlet, göçler, fetihler, sömürgecilik, savaşlar, ilhaklar vb. ile yüklü tarihi nedeniyle etnik açıdan homojen değildir. Öte yandan, pek az ulus-devlet, (en azından bir “resmî dil”e sahip olduğu, bir “ulusal tarih” imal ettiği vb. için) etnik damgadan tümüyle ârîdir. Üniter yapı konusunda ısrarcı ulus-devletlerde, ulusu oluşturan etnik bileşenlerden biri genellikle kendini ulus ölçeğine yükselterek kendi (standardize edilmiş) dil ve tarihini ulusun bütününe mal eder. Bu durum ise, “ötekiler”, yani diğer etnik, dinsel, dilsel vb. bileşenler açısından bir sorun kaynağıdır, genellikle.
“Öteki kimdir?” sorusuna çeşitli yanıtlar verilebilir; ancak sonuçta, öteki tanımlamalarında birbirine yakın anlamlar çıkmaktadır. Öteki, Hobsbawm’a göre, “‘biz’ olmayandır: [ve onlar] en çok tenlerinin rengi, başka fiziksel farklılıkları ya da konuştukları dille tanımlanırlar.”[15] Fakat ten rengi, başka fiziksel farklılıklar ya da dille ilgili olmayan ötekilikler ve ötekileştirmeler de vardır. “Biz”im dışımızdaki herhangi bir topluluk, aynı dili paylaşsak da, aynı ten rengine sahip olsak da, kaynak paylaşımı açısından “bizler”e rakipse ya da potansiyel bir tehdit olarak algılanıyorsa, bizim için “öteki”dir.
Öte yandan, paradoks şuradadır ki, “biz” ancak ötekiler varsa var oluruz; onlar ise hep birlikte, bir bütün olarak bir grup oluştururlar; bunun tek nedeni ise onların aynı öznitelikleri paylaşmalarıdır. Onların hiçbiri “bizden” değildir. Kendi kimliğimizi anlamamız için onların varlığına ihtiyacımız vardır. Öyleyse ötekiler bizim dışımızda, bizden farklı, ama birbirine benzer olanlardır.[16] Pesmazoğlu’ya göre öteki, “biz” ya da “ben”e en uzak olan olmasının yanında, ironik olarak bize en düşman ve bize en yakın olandır. Sınırlarımız içindeki öteki en yakından tanıdığımız, kardeşimiz, hayatımızın bir parçası olabilir. Öteki bir bakıma ben’in ya da biz’in bir yaratımıdır.[17]
Osmanlı’nın heterojen demografik yapısının kalıtçısı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “Türkleştirilmesi”nin tarihinin, gerçekte gayrımüslimlerin (özellikle Rum ve Ermeniler) tehcir, katliam ve mübadelelerle ihraç, Müslümanların ise ithaliyle gerçekleşen bir “Müslümanlaştırma” tarihi olduğu biliniyor. Pomak, Laz, Çerkez, Gürcü, Arap, Kürt, Bulgar, Makedon, Mağrıbî, Arnavut, Boşnak, Tatar… olan “yurttaşlar”ın pek azının ataları Orta Asya kökenlidir,[18] ve önemli bir kısmının anadili Türkçe de değildir… Aralarındaki “kültürel” ortaklık, din (İslâm), kısmen de Osmanlı kültürel çevresine dahil olmaları kaynaklıdır. Şu hâlde Türkiye’nin “Türkleştirilmesi” ironik bir biçimde “Türkçülük”ten çok, İslâm ve Osmanlılık’la bağlantılıdır. Ve yukarıda sözünü ettiğimiz, yüksek dozajlı ideolojik müdahaleleri içeren asimilasyon süreçleriyle gerçekleşmiştir.
Bu bağlamda, Ayşe Kadıoğlu’nun da işaret ettiği, “Türk Ulusal Kimliğinin Üç Ötekisi”nden söz etmek mümkündür:
“Türkçülüğün siyasal bir proje olarak telaffuz edilmesinden itibaren olan döneme odaklanırsak, Türk ulusal kimliğinin oluşmasında ayırt edebileceğimiz üç temel ‘öteki’ imgesi var:
1) İmparatorluk içinde yaşayan gayrimüslimler yani Hıristiyan ve Musevi gruplar. Bu grupta bulunan Ermeniler, Rumlar ve Museviler, Lozan’da azınlık olarak kabul edildiler. Türk ulusal kimliği, özellikle 1924’de hilafetin ortadan kaldırılmasına kadar olan dönemde, henüz Müslüman öğelerden kendisini kopartmamış olduğu için, İmparatorluk içinde bulunan gayrimüslimler, bu kimliğin ‘ötekileri’ olarak görülürler. İmparatorluk içinde gayrimüslimleri hedef alan hareketler aslında son derece eskilere, XIX. yüzyılda ivme kazanan Batılılaşma reformlarına kadar gerilere götürülebilir. Ancak gayrimüslimleri ‘ötekileştiren’ siyaset asıl olarak Balkan Savaşları ve sonrasında ortaya çıkar.
İmparatorluğun kaybettiği topraklardan kaçan Müslümanlar İstanbul’a göçmeye başlarlar. İmparatorluğun batı sınırlarında bulunan Rum ahali arasında güvensizlik ve hareketlenme baş gösterir. Müslüman ve Hıristiyan ahali arasında yapılabilecek bir nüfus mübadelesi düşüncesi ilk kez bu yıllarda gündeme gelir. I. Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte, İttihat ve Terakki kadroları içinde, gayrimüslim ahaliye dış güçlerin İmparatorluk içindeki maşası olarak bakılmaya başlanır. Bu yıllarda İmparatorluk içinde bulunan Ermenilerin tehcire ve kıyıma uğradığını biliyoruz.
XIX. yüzyılın son yıllarında ve 1909’da da Ermenilere karşı gerçekleştirilen kıyımlar var. 1915 ise tehcir ve kıyım politikalarının zirveye çıktığı yıl olarak ayrılıyor. Milli Mücadele yılları, nüfus hareketliliğini artırıyor ve 1923’de Lozan’da resmiyet kazanan Türk-Yunan zorunlu nüfus mübadelesinden sonra, Anadolu’nun gayrimüslimlerden arındırılarak Türkleştirilmesi tamamlanıyor. Sonuçta, 1913’te her beş kişiden birinin Hıristiyan olduğu bugünkü Türkiye topraklarında, 1923’ün sonunda, artık sadece her 40 kişiden birinin Hıristiyan olduğu bir duruma gelinir.
2) Türk ulusal kimliğinin ikinci gruptaki ‘ötekileri’ ise Türk olmayan Müslümanlardan oluşur. Bunlar arasında Kürtler, Araplar, Aleviler, Balkan ve Kafkas kökenliler yani Boşnaklar, Arnavutlar, Çerkesler ve Gürcüler sayılabilir. Gayrimüslim gruplara yönelik politikalar genellikle ‘dışlama’ yani tehcir ve kıyım ağırlıklı oldu ancak özümsenmeye itirazı olmayanlar da Türkleştirme sürecine katıldılar. Gayri-Türk Müslüman gruplara yönelik politikalarda ise, son derece baskın bir özümseme yani Türkleştirme eğilimi tespit etmek mümkün.
Özellikle 1924’de hilafetin ortadan kaldırılması sonrasında, İslâm’ın bu gruplar üzerindeki birleştirici etkisi yitirildi ve Türkleştirme politikaları ağırlıklı olarak ortaya çıktı. Türkleştirme politikaları ile bu grupların kendi dillerini, isimleri ve geleneksel kıyafetlerini kullanmalarına yasaklar getirildi.
3) Türk ulusal kimliğinin üçüncü ‘ötekisi’ ise, Tanıl Bora’nın ifadesi ile söylersek ‘mazisi’ yani kendi geçmişidir. Özellikle, laikliğe ilişkin politikalar, harf ve şapka devrimlerinde izlenebilecek bu eğilim, ülkenin geri kalmış olmasının nedeni olarak İslâm’ın görülmesinden güç alır. Cumhuriyet Türkiyesi’ndeki Batıcı eğilimleri Osmanlı’daki Batıcılık’tan ayıran en önemli nokta, Batılılaşma’nın Osmanlı’da olduğu gibi sadece düzenin devamını mümkün kılmak için değil, daha bütüncül bir şekilde benimsenmiş olmasıdır.
Cumhuriyet Türkiyesi’nde Batılılaşma, düzenin devamını mümkün kılan bir araç olmaktan çıkıp bizatihi bir amaç oldu. Bundan dolayıdır ki, ülkede geçmişi hatırlatan her şey ‘gericilik’ sembolü olarak ve dolayısıyla da olumsuzlanarak algılanır. Kadınların ‘eski’ zamanları andıran giysileri eleştirilir. İstikamet hep Batı’dır.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları temel haklar gibi konulardaki fikirleri gündeme geldiğinde Batılı dostlarından oldukça önemli farklılıklar sergileseler de görüntüde Batılı olmayı çok ama çok önemserler. Alafrangalık iyilik, ecnebiye benzemek de güzellik olarak kabul edilir. Türkiye’yi muasır medeniyetler seviyesine çıkarma isteği öylesine güçlüdür ki, bunun önüne çıkabilecek geçmişe dair imgeler belleklerden silinmeye çalışır. İşte tam bu noktada Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının siyasal kültürümüzün en önemli öğesi olan ‘unutmak’ ile olan ilişkileri başlar.
Unutmak bu topraklarda amaçlanan Batılılaşmanın bir tezahürüdür. Batılı olmaya engel teşkil eden özellikleri unutma eylemi, eğitim sisteminde her gün yeniden üretilir. Tasvip edilmeyen bir geçmişi unutmanın zirveye çıktığı anlardan biri 1928’de yapılan harf devrimidir. Bu devrim ile, Feroz Ahmad’ın ifadesiyle, ‘bir gecede bütün bir millet okuyamaz-yazamaz kılınmıştır’. Türkiye’de insanlar özel bir çaba ile Osmanlıca öğrenmedikçe, geçmişlerine ilişkin hiçbir literatürü okuyamazlar. Zaten 1923 öncesini hatırlamaya pek de gerek yoktur. Cumhuriyet öncesi neredeyse cahiliye devri olarak görülür.”[19]
***
Evet, bir uzun inkâr ve asimilasyon tarihidir, “Türkleş(tir)me…
Ne ki hiçbir asimilasyon tam ve sonsuz değildir, olamaz. Dahası, geri dönüşlü bir işlemdir. Kimlikler, iktisadî-siyasal süreçlerle bağlantılı kültürel oluşumlardır ve bu süreçlerle, daha doğrusu bu süreçlerin ihtiva ettiği eşitsizliklerle ilintili olarak gelgitlere tabidir. Kuşaklar boyu yok olduğu düşünülen bir kültürel kendilik, bir bakarsınız apansız yeniden inşa etmiş kendini. Ya da bir etnik kimlik üzerinde başarılı olan asimilasyon süreçleri, bir başkasında ters tepebilmektedir.
Nitekim, Türk(iye) asimilasyonizminde Kürt sorunu, hazmedilmemiş bir topak olarak dikilmektedir, Türk milliyetçiliğinin karşısında. İşin çarpıcı yanı, Cumhuriyet tarihi içerisinde, kendi içerisindeki aşiret, dil (Kırmanç, Zazaki, Soranî…), hatta din (Alevî, Sünni…) farklılıklarını aşarak, kendi medyasını, yazınını, siyasal gündemini, kısacası kendi “hayalî cemaat”ini büyük ölçüde inşa edebilmiş olarak… Ve günümüzde, esas itibariyle Türk milliyetçiliğinin kendini “hizaladığı” “Öteki”ni oluşturmaktadır. Üstelik, artık Türk milliyetçiliğinin, asimile edemediği “öteki” için tanıdığı tek varolma koşulu olan “Türk’ün efendiliği”ni kabulleneceğe de pek benzememektedir… [“Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır,”[20] diyor Mustafa Kemal’in Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt… “(…) Eğer bu temel esaslara saygı duymak ve bozmamaya çalışmak şartıyla, olursa Kürtler de dahil herkes, çağdaş hukuk devletinin nimetlerinden eşit olarak yararlanabilir. Zaten yararlanmıyorlar mı?.. Zaten Türkler kendilerine yanlış davranmayanlara karşı her zaman hoşgörüyle yaklaşmıştır. Hangi ırktan ve din’den olursa olsun Türkiye Cumhuriyetinin üniter (tekil) ve laiklik ilkelerine tecavüz etmeyen herkes bu ülkede huzurumuzu kaçırmadıkları takdirde (abç) huzur içinde yaşayacaktır,”[21] diye yankılıyor, “ırkçı-çömez” Cenk Tozkoparan…]
“HUZURUMUZU KAÇIRAN” KÜRTLER“Beyazlara iyi davranın, insanlıklarını yeniden bulmak için size ihtiyaçları var.”[22]
Etnik, dilsel, hatta dinsel heterojenliğine karşın kendini “kaderde, tasada, kıvançta bir”, “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle”, türdeş, korporat bir bütün olarak kurgulamayı bellemiş, kültürel farklılıklara ilişkin algıları zayıf, reaksiyonlarıysa güçlü bir ulus tahayyülü için, kendi içinde bir oluşumun kendisi için “farklı ve eşit” bir konum talebinde bulunması, anadilde eğitim, siyasal yaşama kendi kimliğini inkâr etmek zorunda kalmadan katılma hakkı, yerel yönetimlerde özerklik, kendi kültürünü özgürce geliştirme hakkı, topraklarındaki kaynak ve tesislerin işletilmesinde söz hakkı vb. istemesi, ağır bir “travma” kaynağı olmuştur.
Kim ne derse desin, bu travmanın kaynağı, her düzlem ve ortamda ısrarla iddia edildiği, ve ikna olmayanların “linç” tehdidine (ya da fiiline) maruz bırakıldığı üzere, “terör” değildir…Ya da bu ülkenin karşısındaki gerçeklik “terör sorunu” değil [kalkınmacı/ modernleşmeci bakışın öne sürdüğü üzere ‘geri kalmışlık/Güneydoğu’ sorunu hiç değil], Kürt kimliği ve talepleriyle yüzleş(eme)me sorunudur. Ve ancak, adı böyle konulduğunda, çözüm için adım atmak mümkün hâle gelebilecektir.
Oysa Kürt talepleri (silahların eşliğinde ya da değil) bir kez gündeme geldikten sonra askerî cenahıyla, ana akım siyasetiyle, medyasıyla, deriniyle, sığıyla Devlet, hiç de “çözüm”e yatkın olmadığını tekrar tekrar gözler önüne sermiştir. Susurluk’un örtbas edilmesinin ardından, Şemdinli faillerinin serbest bırakılması, bunun tanığıdır…
Devletin bu tutumunun gündelik yaşama yansımasıysa, sokağın adım adım “militarizasyon”u; yaşamı Kürtlere, gayrımüslimlere, devrimcilere, aydınlara, uzun saçlı delikanlılara, eşcinsellere, velhasıl “güruh”un dışında kalan ya da kalmayı seçen herkese dar etmeye yeminli bir “sıradan faşizm”in yükseltilmesi olmakta.
Çok değil, Ekim ve Kasım 2007 aylarındaki “olaylar”ı hatırlayalım... DTP binalarının kundaklanması, Kürtçe müzik dinleyen gençlere linç girişimleri, bölge kökenli esnafın dükkanlarına saldırılar, sol/sosyalist parti ve dernek binalarına saldırılar, Kürt sorunuyla ilgili olsun-olmasın, protesto gösterilerine taşlı-sopalı tasallutlar…
Salt bu olaylar dizisi dahi, bu ülke gençliğinin, tehlikeli bir “akıl tutulması”na teslim edildiğini göstermektedir. Linç psikozu bir toplumu teslim aldığında, nerede duracağını kestirmek olanaklı değildir. İşsizlik, yoksulluk, iki arada bir derede kalmışlık çemberindeki genç “vigilante”ler, kendilerince “adalet dağıtma” işine soyundular mı, bir sonraki kurbanın kim olacağını bilmek, zordur.
İşin korkuncu, Genelkurmay’ından şehit ailelerine, hâkimlerden karakol komiserlerine, günlük gazetelerden okul yöneticilerine, kasaba eşrafından mahalle esnafına, siyasal partilerinden yerel derneklere, tüm “kamuoyu oluşturucuları” ve tüm yönetim kademelerinin bu “psikoz ortamı”nda sırt sıvazlayıcı, hayırhah bir tutum benimsemeleri… “Farklılık” hakkını savunan, farklı yaşamayı isteyen herkesin hoyrat bir tektipleşmeye zorlanması… Linç kovuşturulduğundaysa, genellikle faillerinin değil, mağdurların cezalandırılması…
Evet, eğer bu bir “sevda” ise, kadınına “Ya benim olursun, ya toprağın!” diye diklenen, çocuklarını aç bırakan, eve ekmek getirmeyen, ayyaş, kumarbaz, zorba, hoyrat bir sevda bu…
“Ya çaresi” mi? “Milliyetçi hoyratlığın” tek bir panzehiri vardır: Emek temelli bir kardeşleşmeyi, tabana yaymaya kararlı bir ısrara sarılmak…
21 Aralık 2007 12:12:01, Ankara.
DİPNOTLAR
1) 29 Aralık 2007 tarihinde Öğrenci Velileri Derneği Mamak (Ankara) Şubesi’nde “Milliyetçilik ve Sol” konulu panelde yapılan konuşma metni. 2) Samuel Johnson. 3) Bertrand Russsel. 4) Orhan Bursalı, “Ulus Devlet!?”, Cumhuriyet, 5 Ağustos 2007, s.6. 5) E. Renan. 6) B. Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, Türkiye’de ‘Resmî Tarih’ Tezinin Oluşumu (1929-1937). Afa Yayıncılık, İstanbul 1992, ss.141-143. 7) Ekrem Akurgal’dan akt. Ersanlı Behar, a.y. s.125 8) Türk “ırkı”nın beyaz/buğday tenli, “brakisefal” (yuvarlak kafalı) “Alpin/Turanî”ler olduğu, antropoloji çalışmalarına bizzat Mustafa Kemal’in yönlendirdiği Afet İnan’dan bu yana, resmî Türk Tarih Tezi’nin ana görüşleri arasındadır. 9) Evet, Türk Tarih Tezi, Türklerin bütün medeniyetlerin kökeninde olduğu savını işliyordu. Bu “tez”i, dönemin Maarif Vekili (Eğitim Bakanı) Esat (Sağay) Bey’in I. Türk Tarih Kongresi’ni açış konuşmasından izleyelim: “Hâlbuki ilmî ve esaslı tedkikler üzerine yazılmış olan yeni ‘Tarih’imizin birinci kitabını gözden geçirdikten sonra anlıyoruz ki, Türkler anayurtları olan Orta Asya’da yontma taş devrini milâttan 12 000 sene evvel geçirdikleri hâlde, Avrupalılar ancak 5000 sene daha sonra bu devirden kurtulabilmişlerdir. Diğer taraflarda insanlar henüz ağaç ve kaya kovuklarında yaşarlarken Türkler Orta Asya’da kereste ve maden medeniyetini meydana getirmişler, hayvanları ehlîleştirmişler, çiftçiliğe başlamışlardı. Cilalıtaş devrine tesadüf eden cümudiye devri sonlarında, buzulların çekilmesiyle vukua gelen mühim tabiî tahavvüller (değişimler) sebebiyle birçok Türk kabileleri muhacerete başladı. Bu suretle milâttan 7000 sene kadar evvel çiftçilik ve çobanlığı ilerletmiş ve altın, bakır, kalay ve demiri keşfetmiş olan Türkler Orta Asya’dan yayıldıktan sonra gittikleri yerlerde ilk medeniyetleri neşretmiş ve böylece Asya’da Çin, Hint ve mukaddes yurt edindikleri Anadolu’da Eti, Mezopotamya’da Sümer, Elâm ve nihayet Mısır, Akdeniz ve Roma medeniyetlerinin esaslarını kurmuşlar ve bugün yüksek medeniyetlerini takdir ve takip ettiğimiz Avrupa’yı o zamanlar mağara hayatından kurtarmışlardır. (abç)” [“Maarif Beyefendi’nin Açma Nutku”, M. Kaplan, İ. Enginün, Z. Kerman, N. Birinci, A. Uçman (der.) Atatürk Devri Fikir Hayatı II. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1992, ss.250-251.] 10) Resmî Türk tarih kurgusunun önemli gayretlerinden biri de tarihi Osmanlısızlaştırma/İslâmsızlaştırma girişimidir. Bu kurguya göre bir Arap imalatı olan İslâm dini, Türkler üzerinde yozlaştırıcı bir etkide bulunmuş, uzun süreli bir kimlik yitimine uğratmıştır. Türkler, ancak Cumhuriyet’in laik rejimi altında benliklerine yeniden kavuşacaklar, “Tarihten önce”ki varoluşlarını “tarihten sonra”ya da taşıyabileceklerdir. İşte bir örnek: “Tarihi Avrupa ya hiç bilmiyor, ya garazla bütün bütün tahrif ediyordu da Türk tam biliyor ve doğru yazıyor değildi. Hattâ kendi tarihini, hattâ kendi kendini. Tarihe ait cehaletin daha büyüğü Türklerdeydi denilebilir. Hele İslâm diniyle alâkalandıktan sonra Türk kendi benliğini unutacak hâle gelmiştir. Umumî surette dinlerin milliyetler üzerine taassupla katmerleşen bir cehalet perdesi örtmüş olduğunu ve tarihin bundan pek çok kaybetmiş olduğunu itiraf etmek doğru olur.” [Yunus Nadi (Abalıoğlu), “II. Tarih Kurultayı, Cumhuriyet, 21 Eylül 1937. M. Kaplan, İ. Enginün vd. içinde, s.299.] 11) “Türk illerinde müspet ilimler çerçevesi içinde inkişaf eden dimağı; başta Kur’an’ın mahiyeti olmak üzere; akıl ve mantığa uymayan gayrı ilmî her şeye karşı isyan etmiş, laik kültürü umumîleştirmek emeliyle geniş nispette bir tercüme ve telif faaliyetini başlamıştır. Felsefe ve laik ilimler hakkında Memun devrinden itibaren başlayan telif faaliyetinin başında, bilhassa Orta Asyalı Türkler gelmektedir.” [Şemseddin Günaltay’ın II. Türk Tarih Kongresi’ne (1937) sunduğu tebliğden; akt. Ersanlı Behar, a.y. s.179.] 12) “Uygarlık soyut, yabancılaşmış, parçalanmış, mekanik, faydacı, maddî sürece duyulan boş inancın esiri; kültür ise bütünsel, organik, duyumsal, kendinde amaçlı ve geçmişi kapsayıcıydı. Bu yüzden kültür ile uygarlık arasındaki çatışma, gelenek ve modernlik arasında sürmekte olan çekişmenin bir parçası oldu.” (Terry Eagleton, Kültür Yorumları. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2005: 21) 13) Maarif Vekili Hasan Âli Yücel’in 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramını açış söylevi, Irkçılık-Turancılık, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları, 4. Maarif Vekaleti, Maarif Matbaası, Ankara, 1944, s.11. 14) Eriksen. 15) Eric Hobsbawm, “Milliyetçilik ve Etnisite”, çev: Cem Tanır, Folklora Doğru, No:64, 2002, s.23. 16) Zygmunt Bauman, Postmodern Etik, Ayrıntı Yay., 1998, s.65. 17) Stefanos Pesmazoğlu, “... ‘Ötekiler’ Üzerine Bazı Bazı Yöntemsel Yorumlar”, A. Berktay, (ed.) Tarih Eğitimi ve Tarihte “Öteki” Sorunu, Tarih Vakfı Yay., 1998, s.10. 18) Nitekim, Anadolu popülasyonları üzerindeki genetik araştırmalar, Türkiye Türkleri’nin Orta Asya halkları pek de “akraba” olmadığını göstermekte. İşte genetik araştırmacısı, antropolog Timuçin Binder’in söyledikleri: “Gen araştırmalarından çıkan sonuç, Türkiye’de yaşayanların hiç de Türkmenlere, Özbeklere çok yakın olmadığıdır. Hatta uzak da diyebiliriz. Akrabalık ilişkisi anlamında ise Türkiye’de yaşayanların biyolojik olarak Orta Asya’yla bağlantısı yok. Sadece göç eden küçük bir grubun var. Eğer illa ki kan bağı olarak tanımlanmak istenirse, böyle bir kan bağı da yok. (…) Orta Asya’dan göç etmeyen yüzde 85-90’ın anlatılmayan öyküsü ve öyküleri var. Orta Asya göçünden önce Anadolu’da yaşayanların bizimle ilgisi yokmuş gibi başka topluluklar olarak gösteriliyor. Bizim atalarımız olarak gösterilmiyor. Onlar vardı ancak göçle birlikte biz gelince gittiler gibi anlatılıyor. Ancak araştırmalar bunun öyle olmadığını gösteriyor. Onlar bizim atalarımız.” (Ecevit Kılıç: Haftanın Sohbeti, “Orta Asya’dan göç etme bir efsanedir”, Sabah, 10 Aralık 2007, s.15.) Dahası, “Genetik üzerine birçok önemli çalışması olan Dr. Robert Wisotzkey (CSU, East Bay) (…)Anadolu’nun gen havusunda ise Orta Asyalı değil, daha çok Doğu Akdeniz ve Orta Doğulu örneklerin egemen olduğunu belirtti. Orta Asya’dan (Altaylar’dan) küçük bir grubun Anadolu’ya geldiği bilinir. Ancak bu grup, geldiği ve konakladığı bölgede büyük bir genetik patlamaya neden olmamış, aksine, mevcut gen havuzunda melezleşmiştir. Çalışmalar Anadolu gen havuzunda Orta Asyalı örneklerin yüzdesinin hayli düşük olduğunu gösteriyor. (…) Bu noktada, Anadolu’da genetik olarak belirgin bir ‘Türk’ ırkından bahsetmek imkânsız olsa da, siyasi olarak kurgulanmış kültürel bir kimlikten bahsetmek hayli mümkün, ancak bu kurgu tarihi günümüze çok yakın. (…) Arnaiz-Villena ve arkadaşları, Akdeniz ve Sahara-altı popülasyonların HLA alellerinin dağılımlarını dikkate alarak sonuçlandırdıkları çalışmaları ile (…) Kürtlerin, Ermenilerin, Türklerin ve diğer Orta Doğu popülasyonları ile büyük bir benzerlik gösterdikleri ortaya çıktı.” (Ferhat Kaya, Kambiz Kamrani, “Genler ve etnik kimlikler”, Radikal İki, 16 Aralık 2007, s.9) 19) Ayşe Kadıoğlu, “Türk Ulusal Kimliğinin Üç Ötekisi”, Radikal, 25 Ekim 2005. 20) Mahmut Esat Bozkurt, Milliyet 19 Eylül 1930. 21) Cenk Tozkoparan, Buduncu Gelecek, Bilge Karınca Yayınları, İstanbul, 2007, s.83. 22) Desmond Tutu.
|