Cumhuriyet’in kemik yaşıErdal Eren asıldığında kimlik yaşı 18, ancak kemik yaşı 17’ydi. Ailesinin nüfusa büyük yazdırdığını söylemesi bir şeyi değiştirmedi. Uğur Kaymaz 12’sinde tarandığında, ‘gölge yaşı’nın çok büyük olduğunu söyledi devlet. Ve Hrant Dink’in katili Ogün Samast’ın yaşı 17 ama kemik yaşı 19 çıktı. Şimdi mahkeme, Samast’ın hangi yasaya dahil edileceğine karar verecek, ne fark edecekse...Aynel ÖMER Hrant Dink’in 19 Ocak’ta öldürülmesi, Türkiye’de yaşananların seyrini bir anda değiştirdi. Cinayetin öncesinde ‘Kürt Aydınları’, ‘Türk Aydınları’ olarak çeşitli bölükler halinde konuşarak şu ya da bu şekilde ülkedeki savaşın bitmesi için çaba gösteren aydınlar sustu. Eski MİT ajanları ağzından yapılan -devletin bir bölümünün- açıklamaları durdu. Dink’le birlikte AB misyoneri olmakla suçlanan pek çok yazar korku dalgasına hapsedildi. Cinayetin zamanlaması ve işlenişi öyle profesyonel, sonuçlarından elde edilen verim öylesine yüksekti ki, şu soruyu sorduruyordu insana: Bu nasıl bir deneyim, kaç yılın deneyimi...
Cumhuriyet’in 75. yıl sloganı ‘Bir yaşındaki gibi genç, bin yaşındaki gibi güçlü’ idi. Bu yıl, ağır krizlerle 85’e ilerledi Cumhuriyet’in yaşı. Kürt sorunu, siyasal İslam tehdidi, ardı arkası gelmeyen ve adına ‘ulus-devlet’ denilen demir ağının aralanmasını talep eden AB reformları, başta Ordu, tüm Kemalist kesimi ayağa kaldırdı.
Cumhuriyet Gazetesi’nin ‘Tehlike’nin Farkında mısınız?’ kampanyasından tutalım da, danıştay cinayetine, bayrak yürüyüşlerinden yine Cumhuriyet Gazetesi’nin bahçesine atılan MKE yapımı el bombalarına kadar bu dönemde olan biten her şey birer haberciydi. Dünya basınına bile konu olan ‘Türkiye’de Hitler’in Kavgam kitabının satışları artıyor’ haberleri herkesin ilgisini çekerek “kim okuyor bu kitabı” sorusuna dönüşüyor; TV dizileri aracılığıyla Kürtler başta olmak üzere azınlık düşmanlığı pompalanıyordu; Ermenilerin adı bile geçmiyordu, onlar ebedi düşmandı. Bu döneme Cumhuriyetçi yazarların ‘Sevr hortluyor’, ‘Cumhuriyet öncesi koşullara geri döndük’ yönlü analizler eşlik ediyordu. Orhan Pamuk’un Nobel ödülü dahi bu sürecin tırmandırılmasına alet edildi. ‘Çok konuşmaya başlayan’ aydınlar, ucu nereye gideceği belli olmayan taleplerde bulunur olmuştu! Ve çekilen tetikle, fitil de ateşlenmiş oldu ve o fitil hala yanıyor. Malatya’da boğazlanan Hıristiyanlar, her fırsatta öldürülen kaçırılan rahipler bunun örneği... Kürtlerden söz etmeye bile gerek yok.
Hrant Dink öldürüldükten sonra ne Kürt ne de Türk aydınları imzalı bildiriler göremedik – eğer hafızam beni yanıltmıyorsa. Belki hep konuşan ve hep konuşacağı da bilinen isimler dışında her şey rayına oturmaya başladı. ‘Hepimiz Ermeniyiz’ sloganlı tarihi yürüyüş, ta Latin Amerika’ya kadar sürülmüş bir halk tarafından duyuldu da Türkiye’deki sağır kalplerde yeni nefret tohumlarını bilemekten başka bir işe yaramadı-olsun. Ardından Kemalistler-İslamcılar kapışması türban ekseninde arttı. Kozlar kısmen paylaşıldı. Bazı hükümet hamlelerini ordunun muhtırası ve Ukrayna’da ‘Turuncu Devrim’ mimarı CIA’den kopya çekilerek düzenlenen ‘Cumhuriyet Mitingleri’ izledi. Seçim sonuçları, uzlaşmanın da bahanesi oldu ve devlet, AB ve İslam tehlikesini bırakarak esas işine, sınır ötesine geçmeye yoğunlaştı.
Samast’ın işlediği cinayetin devletle olan ilişkisi üzerinde durmaya da gerek yok. Ne birbirlerine olan düşkünlükleriyle bilinen Samast ailesinin orduyla şirket ortaklığı yapan bir kurumun yönetiminde üyeleri olmasından, ne Samast’a hazırlanan posterlerden bahsetmek gerekli. Burada bahsedilmesi gereken konjonkturel olarak, Cumhuriyet hamlelerinin ne anlama geldiği. Bazı askeri çevrelere düzenlenen operasyonlar ve TV ekranlarını çok seven emekli askerlerin ‘istop etmesi’ ne anlama geliyor? Tüm skandallar göze alınarak işlenmiş bir cinayetin ardından ülkedeki bütün siyasal iklim bir o yana bir bu yana savrularak ve sonunda ‘ortak yolda’ buluşarak ilerliyorsa, eylemin başarıya ulaştığını söyleyebilir miyiz?
Aydınların sindirilip yalıtılması (bunun için en verimli kişi Hrant Dink’ti doğal olarak, zira hem aydınlar ve onların tarafındakiler üzerinde en çok dehşet uyandıracak isim hem de ülkenin geri kalan bölümünde Ermeniliği nedeniyle infiale en açık olan, vurulmasıyla onlarca mesaj verilebilecek olan kişiydi Hrant Dink), Milli Güçlerin harekete geçirilmesi ve İslami kesimle uzlaşı (ki bence geçici) sağlanarak Cumhuriyet’in 1923’teki ruh hali ve militanlığına kavuşması... Şimdi sırada onun sürdürülmesi var.
‘ABD’ye kafa tutuyoruz, bizi bölecekler, gösterelim onlara’ cümlelerinin ağızlarından eksik olmadığı güruh, acaba Hrant Dink’i kimin öldürdüğünü hatırlıyor mu? İşte Hrant Dink’in cinayeti, bu yolun, gerçeğe bakmama cahil cüretinin önünü açtı. Basın, hem suçluluk psikolojisi, hem duruma ayar çekme telaşıyla cinayetin ardından ilk dönemde ne kadar ‘soğuk’ durduysa devlete, şimdi de o kadar yakınında. Hrant Dink cinayeti, eşe dosta neler yapabileceğini gösterdi Milli Güçlerin; (Yaşar Büyükanıt Paşa’nın deyimiyle) ‘zinde güçlerin’, (Ertuğrul Özkök yorumuyla da) ‘Cumhuriyet’in elinin ağır olduğunu’.
Bana göre Hrant Dink’in öldürülmesi bir psikolojik harekat. Tıpkı şimdiki sınır ötesi operasyon gibi. Ama Danıştay cinayeti psikolojik harekat değildi örneğin, elbette bir yanıyla öyleydi ama daha ziyade ‘Milli Güç’lere neden verecek, ortalığı bulandıracak bir sebep yaratma girişimiydi. Bayrak krizi de öyle. Hıristiyanların kaltedilmesi, saldırıya maruz kalması ise ‘ufak olaylar’, belki de ülke çapında gençleri hazır tutmak için yapılan ‘motivasyon eylemleri’.
Yapılan psikolojik harekat ise gerçekten de Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı psikolojik harekatıdır belki de, ki bu harekat bir de muhtıra kapsamaktadır. Geceyarısı yapılan (bu bile psikolojik olduğunun ispatıdır, geceyarısı yapılarak bütün memleket hareketsiz bir şekilde muhtırayı dolayısıyla darbeyi düşünmeye mecbur bırakılmıştır-gözaltında işkence beklemekten farksızdır bu ve Cumhuriyet bu deneyime sahiptir) ve bir hafta yürürlükte kalan muhtıra, memleketi siyasal İslam’a itmiş, ama siyasal İslam da bu hediyenin karşılığını cömertçe vermiştir. Yapılan sınır ötesi operasyon, ABD’ye tutulan kafa, her ne kadar sessizlik hakim olsa da AB çıkışlarının sesinin kesilmesi... Tüm bunlar bu psikolojik harekatın sonuçları, kazanımları. Cumhuriyet’in "ayağa dikiliş" hamleleri.
Elbette ki tüm bunlar ironik bir sanıdan ibaret. Yani Cumhuriyet’in kendisine yaptığı bir psikolojik harekat. Bunları yaptı ve Cumhuriyet, yani Milli Güçler kendisini daha iyi hissediyor. Koşullarda başka değişen bir şey yok. Cumhuriyet, yine bir Ermeni’nin cezasını bulmasıyla, 1923 öncesi koşulları, kendi lehine çevirdi. İttihat Terakki’nin zengin deneyimini gözümüze sokarak, bunu iddia edebilme şansını yakaladı. Artık bir Cumhuriyetçi için bu ‘doğrulma’ hissine kapılmanın gerektirdiği bütün şartlar hazır. Cumhuriyet’e savaş ilan edenlere cevap veriliyor. Hrant Dink’in cinayeti de bu yüz yıllık deneyimi barındıran bir İttihat eylemi. Üstelik o İttihatçılık, bin yıla yaklaşan bir askeri yapılanma mirasını da devralmıştır. İşte Cumhuriyet’in kemik yaşı o mirasa bakılarak düşünülmelidir. Hem deviren, hem devirdiğini gönüllülükle devralan bir halet-i ruhiyedir onunki (nedir bu halet-i ruhiye, neyin işaretidir?).
O eski olmakla, sabit kalmakla, çakılı kalmakla övünecektir. Bizim Hrant’ımızı öldürdüler. Göğüs kafesimizin üzerindeki sıkıntıyı sürekli havalandırmaktan başka yolumuz yok: Onlara benzememek, onlara benzememek, hiçbir konuda, hiçbir alanda onlar gibi olmamak, onlara benzememek, onlara benzememek...
Son bir söz: Agos'a Hrant zamanında da dava üstüne dava açılmıştı; psikolojik harekatın bu ayağı hala etkin biçimde devrede. Şimdi, Hrant'ın davası var 11 Şubat'ta. Savcılarının, hakimlerinin "ben devletime laf söyletmem" dediği bir ülkenin mahkemelerinin, Hrant'ın asıl katillerini yargılayacağına inanan var mı?) |