Yazdır E-posta

Aristo ‘Ulusalcı Sol’un Soykütüğünü Anlatıyor: Tarihle Savaş

Zafer F. YÖRÜK

Geçenlerde, Assos’ta, antik limana hakim Behramkale’de Athena tapınağının taşları üzerine oturup Aristo gibi düşünmek nasıl oluyormuş yaşayayım dedim biraz. Ruh çağırmayı becerebilsem üstadı çağırır, “buyur otur şeyhim” derdim, “samanyollarının ılık sedirine uzan / uzun, görklü ve sof yüzünü bizden yana döndür / bize limandan ve tepelerden topladığın çekirge ve börtü böcek külliyatini / maddi dünya ile ilahi hayatın kozmolojik bütünlüğünü / kozmosun çoğulluğu ve çeşitliliğini / yani hayatın manasını anlat”. Muhtemelen “boşver bunları” derdi bana; “yeni bir talebem var, pek parlak bir oğlan”. Ben de ona, bu kadar bin sene sonra heteroseksüellik diye bir vaziyet icat edilmiş olduğundan bu meseleyle ilgilenemeyeceğimi anlatmakta zorlanacak olduğumdan, bir yolunu bulup konuyu memleket meselelerine getirmek için bin dereden su getirirdim. Mesela üstada, Türk-İslam olmayan nüfusa karşı yürütülmekte olan sınır-içi ve sınır-ötesi sistematik imha seferberliği dahilinde ardımızda bıraktığımız 2007 yılı içinde katedilmiş olan mesafeleri anlatırdım. Silahsız bir gazetecinin kalleşçe katledilişini türkücüsünden emniyet müdürüne bir milletin ülkesi ve devletiyle bölünmez bütünlüğü içinde nasıl kahramanlık olarak algılayabildiğini, Nobel Ödülü’nü kazanmış ilk Türkiye yurttaşının Türkiye tarihi ile ilgili gerçekleri kısmen dillendirmesi karşılığında aldığı tehditler nedeniyle ülkesine giremez hale getirildiğini, Hıristiyan din adamları ve misyonerlerinin devletin güvenlik güçleri tarafından fişlenmelerinin ardından psikopat fantazilerle yüklü vahşi işkence seanslarını takiben boğazları kesilerek öldürüldüğünü, en solcusundan en faşistine bütün politik yelpazenin Kürt halkına düşmanlık temelinde yürütmekte olduğu müthiş seferberliği, en çok satan kitapların Hitler’den Kavgam yanında muhtelif çap ve ebatta anti-semitik neşriyat olduğunu ... bir bir anlatıp karartırdım içini üstadın. Sonra sorardım tabii bütün bunları nasıl anlamlandıralım diye. Eğer maddi hayatı bırakıp gittiği ilahi alemden arada bir Ege havzasına gözatıp gidişatı kontrol etmekte idiyse muhtemelen durumu bir “tarihe küskünlük” hali olarak adlandırır ve şöyle değerlendirirdi:
 

Türk olmak ya da tarihe küskünlük

    Rus Atasözü:Tanrı geleceği değiştirebilir ama geçmişi ancak Çar değiştirebilir.

Tarihle küs bir millet olmak nedir? Galiba bu sorunun en özlü cevabı Afet İnan'ın Atatürk'le birlikte yaşadığı şu anıda bulunacaktır:

      1928 yılında, Fransızca coğrafya kitaplarının birinde, Türklerin sarı ırka mensup olduğu ve Avrupa zihniyetine göre ikinci nevi bir insan tipi olduğu yazılı idi. Kendisine gösterdim: “Bu böyle midir?” dedim.
    “Hayır, olamaz, bunun üzerinde meşgul olalım. Sen calış”, dediler.

İki yıl sonra (1930) Atatürk, Vossiche Zeitung muhabirine verdiği bir demeçte şunları söyler:

      Türkler medeniyyette asildirler. Yunan'dan evvel İzmir taraflarında ikamet etmekte olan eski bir millet olduğumuzu ilmi bir surette ispat etmeye çalışıyoruz.

Ve bu demeçten iki yıl sonra, Türk Tarih Tezi'nin ilan edildiği kongrede şöyle nutuklar atılır:

      Bu Türkler (Akhalar) bugün dahi vatanımız olan Anadoluda kuvvetli devlet kuran Etilerimizle, yani atalarımızla konfederasyon yaptılar. (Afet İnan 1932)


Hittite uygarlığı, resmi bir sadeleştirme sonucu Eti'ye dönüştükten sonra bunun da 'Ata'nın kibarcası olduğu ima edilmekte (Hittite=Etilerimiz=Atalarımız). Tabii bu arada kullanılan iyelik eki, Hittite'ın tartışmasız 'bizim' olduğunu bir önkabul olarak yutturacak bir 'hokus pokus' olmuş. Tarih Tezi'nin bir başka önemli hedefi de şu cümlede bulunabilir:

      Klasik Yunan medeniyyeti müstakil bir medeniyyet değildir. Çünkü Yunan medeniyyeti, Ege medeniyyetinden doğmuş olan İyon medeniyyetinin devamından ibarettir. (Hasan Cemil 1932).


Böylelikle, Türk milleti hangi tarihlere küsmeye çağrılıyordu? Öncelikle kendi İslam/Doğulu/Osmanlı geçmişine. Bunun yerine bir yandan Orta Asya'dan savaşçı-göçebe kökler, öte yandan da Anadolu'da “bütün uygarlıkları yaratmış” hayali kökler öne çıkarılıyordu. Hikayemiz, aslında tam bir “uyuyan güzel” masalıydı: Yüzlerce yıllık İslami/Doğulu rehaveti ve uykusundan Kemalist/milliyetçi bir öpücükle ansızın uyanacak, titreyip kendine dönecekti Türk milleti.

Ama bu titreyiş, ‘uyuyan güzel’in o şehvetle masumiyet karışımı ürperişinden farklı olarak bir ‘bozkurt’un silkinip uluyuşunu andıracak, dolayısıyla daha başından agresyon yüklü olacaktı. Dolayısıyla Türk milleti, Anadolu'nun Türklük ve Müslümanlıkla alakası olmayan klasik çağ tarihine de küskün ve hasmane bir saldırganlıkla doğmak durumundaydı. Çünkü bu doğum, aynı zamanda, kendini ‘Grek mucizesi’ miti etrafinda inşa etmiş olan Avrupa’ya da Grek hayranlığı yerine Grek düşmanlığı temelinde bir karşı çıkış teşkil ediyordu:

      Yunan dehası ve mucizesi, hatalı ve yalan bir efsanedir, çünkü Yunanlılar, dehanın ve mucizelerin tek kaynağı olan büyük Türk kavminin küçük bir uzvundan ibaret olarak görülmek zorundadır. (Hasan Cemil 1932)


Bu cümlede, bir yandan millet inşa etmeye uğraşırken öte yandan ulus-devlet olarak küçülmeyi bir türlü içine sindirememiş imparatorluk kalıntısı olmanın haleti ruhiyesini (Yunanlılar = Türk'ün küçük uzvu - size does matter!) izlememek neredeyse imkansız.  

Türk Tarih Tezi’nin özeti şuydu: “Türkler aynı anda hem Orta Asya'lıdır, hem Anadolulu, hem de Avrupalı”. Bu tezin bu haliyle Turkiye’nin resmi ideolojisi olarak hükmünü sürdürmesi imkansızdı, çünkü ‘uyuyan güzel’in er geç hangi unutulmuş maziye uyanacağını şaşırıp bir şizoid benlik yarılması yaşaması kaçınılmazdı.

Bölünme kısa sürede gerçekleşti. Cumhuriyetin ilk kuşağından, göçmen-savaşçı köken temelinde güçlü bir Türkçü akım ortaya çıktı. Turancı emelleri Kemalizme uyum  mecburiyeti nedeniyle oldukça törpülenmiş ya da bastırılmış olan bu akım, cumhuriyet tarihi içinde, özellikle anti-komünizm temelinde bazı evrimlerden geçtikten sonra “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman” olmakta karar kıldı ve resmi ideolojinin kale kapılarını onyıllarca zorladıktan sonra Türk-İslam sentezine açmayı başardı.

Türkçüler ve Türk İslamcılar, bölünmenin öteki tarafında kalmış düşman kardeşlerini ‘solcu’ ve ‘komünist’ ilan ettiler. Böylelikle, dünyada emek ve sermayenin çıkarları arasında bir seçim olarak bölünmüş olan solculuk ve sağcılık Türkiye'de tuhaf bir biçimde Kemalist milliyetçilik ya da resmi ideoloji içi bir bölünme olarak doğmuş oldu. ‘Solcular’ da kendilerine atfedilmiş olan rolü ciddiye aldılar ve solculuk giderek ‘çağdaşlaşma’ anlamına gelmeye başladı.

Mavi Nefret

‘Solcu’ çağdaşlaşmacı akımın öncüsü, Halikarnas Balıkçısı lakaplı (Cevat Şakir Kabaağaç) bir paşazadedir. Balıkçı, Anadolu uygarlıklarına, özellikle de Ege Havzası'nın antik tarihine derin bir aşkla bağlıydı. Ama bu aşk, milliyetçi bir politik programla ve Türk Tarih Tezi'nin hedefleriyle de derinden bağlantılıydı. Balıkçı’ya göre, Batı Uygarlığının çıkış noktası, beşiği olarak kabul edilen Yunanistan, aslında Anadolu’nun kötü bir takipçisi idi:

      Tarihçiler, filozoflar ve ozanlar göz önüne alındığında Anadolu kuşku edilemeyecek ölçüde Helenistan'ın önündedir her bakımdan. Bütün ‘geri kafalılık’ ise Yunan'ın ‘aydınlık’ Anadolu düşüncesinin önünü almasıyla başlamıştır. Yunan’dan çıkanlardır Avrupa'nın yüzyıllar süren karanlığa gömülmesinin önünü açanlar. (Halikarnas Balıkçısı 1994: 80-1)


Balıkçı’nın programatik temelleri üzerinde şekillenerek özellikle Köy Enstitüsü mezunu öğretmen/sanatçı/güzel insan kuşağından beslenen Mavi Anadolucu hareket, Milli Eğitim müfettişi Sabahattin Eyüboğlu ve arkeolog Azra Erhat'ın katkılarıyla gelişti ve 1960’lı yıllarda bir yeniden doğuş yaşayan Türk solu üzerinde tartışılmaz bir hegemonya kurdu. Bu hegemonya, 1980’li yıllardan itibaren ‘hortlayan’ İslamcı hareket karşısında solun yeniden yapılanması içinde bir kez daha yenilenerek günümüze aktarıldı. Böylelikle, Anadolu, Mezopotamya ve Ege uygarlıklarının mirasını bu ülke halkının kimliğinin önemli bir bileşeni olarak kabullenmek, ama bu uygarlıkları yaratmış olan kavimlerden günümüze kalanlara - Grekler, Kürtler, Ermeniler - kin ve husumet besleyerek aslında onların o antik zamanlarla bir ilgisi olmadığını ispatlamaya çalışmak, yine tuhaf bir biçimde Türkiye’de ‘solculuğun’ alamet-i farikası haline gelmiş oldu.

‘Dur Yolcu’: Savaşlar Tarihi ya da Tarihle Savaş

Kendini ‘evrenselci’ farzeden, ama bu kin ve husumet içinde Türkiye'nin kültürünü ‘dünyanın taşrası’ olarak sürekli yeniden üretmekte Türk Islam sentezcilerinden hiç de aşağı kalmaz hizmetler sunagelen bu taşra solculuğu söylemi içinde Çanakkale’nin her zaman özel bir yeri olmuştur. Bu yer, Anadolu’ya sahip olamama hezimeti içinde sürekli yenilenen bir milli endişe ve milli tayakkuz hezeyanı üretiminin mekanıdır aslında.

Bu kente yolunuz düşerse ilk gözünüze çarpacak olan şey, Boğaz sırtlarındaki dev asker figürü ve hemen altında ‘Dur Yolcu!’ nidasıyla ‘Boğaz Harbi’ hatırlatması olacaktır. İskelenin az ilerisinde ise Troya filmi için inşa edilmiş olan dev bir tahta at sergilenmektedir. İskele civarında kitapçı dükkanlarının boluğu da dikkatinizi çekecektir. Bu dükkanların hemen hepsinin vitrinlerini ‘Boğaz Harbi’ ve ‘Troya’ kitaplarıyla doldurduklarını göreceksiniz. Bu iki alakasız tarihsel olay arasında atılan düğümün sırrı, bu ‘tarih’ anlatılarında Troya uygarlığı ve savaşı ile Boğaz Harbi arasindaki tam üç bin yıllık tarih hakkındaki suskunlukta saklıdır. Yani Çanakkale tarihi diye satılan kitapların her biri istisnasız M.O. 1300-1200 yılları civarini ya da 1915 yılını anlatmaktadir. Aradaki tarih hakkında sorduğunuz sorular yanıtsız kalacaktır. Çanakkale halkı için 1915’ten önce Çanakkale bir kayıp şehirdir.

Troya Savaşı ile Boğaz Harbi arasında hesabı bilinmez bir zaman diliminde yaşanmış bu ‘korkunç olay’ın, bu ‘ağza alınamayan, insanca kabullenilemeyen’ kayıp’ın, bu ısrarlı suskunluğun sırrı nedir?
 
Bu sır, Etienne Copeaux’nun tarih söylemlerinde Anadolu’nun sahiplenilmesi sorunu uzerine yazdıklarında bulunabilir: “Sorun, tarih anlatısında anlatılan konularla birçok Türk yurttaşının doğrudan çevresi arasındaki çelişkiden kaynaklanmaktadır. (…) Anadolu’nun bazı yerlerindeki nüfusun çoğunluğu, yakin bir geçmişin göçmenleridirler. (…) Türkler’in birçok yuzyıllık köklü aileden gelenleri bile mimari çevrenin kendilerine ait olmadığının farkındadırlar. (…) Açık ya da belirsiz biçimde Rum nüfusun yerini aldıklarını hissetmektedirler; Rum varlığının kalıntıları (yıkılmış köyler, kiliseler) arasında ve zaman zaman Rum tarımı tarafindan biçimlendirilmiş bir manzara içinde yaşamakta, camiye dönüştürülmüş eski Ermeni kiliselerinde ibadet etmektedirler. (…) Anadolu’daki Rum-Ermeni geçmişinin gerçekliği, ortak kimliğin, ‘biz’in tanımını tartışılır kılmaktadır. (…) Bu koşullarda toprağa dayalı bir kimlik söylemi geliştirmek oldukça zordur. Sonuçta, ‘biz’ kabulleri hissedilebilir ölçüde değişebilen ve Anadolu tarihinin kimi bölümlerini sahiplenmek ile tamamiyle reddetmek arasında tedirgin ve karmaşık bir tarih söylemi ortaya çıkmaktadır.’ (256-7)

O halde ‘korkunç olay’ şudur: Anatolia ne ‘Ana’dır ne de ‘Dolu’. Anadolu’nun Müslüman-Tuük nüfusun anavatanı olarak genel kabul görmesi, ancak geçmişin izlerinin bir tabu ile öz-sansüre uğratılması yoluyla mümkün olmuştur. Örneğin Çanakkale’nin ‘korkunç gerçeği’, 1922 nüfus mubadelesine kadar içinde geniş bir Yahudi cemaatin ve büyüklük sırasıyla Ermeni, Roman ve Müslüman cemaatlerin de yaşadığı, esas olarak bir Rum kenti oluşudur. (Ege sahil şeridi başta olmak üzere birçok Anadolu kasaba ve kentinin ortak karakteridir bu.) Ülkenin, ‘bir Avrupa parçası’na ait her izini, ortada ‘boş arsalar’ kalıncaya kadar kazıma (F.R. Atay’ın İzmir yangını üzerine tanımı tam böyledir; bkz. Çankaya, s. 325) arzu ve iradesinin kökenindeki travma; ‘milli şuur ve mefkure’nin bir tabuya dönüştürerek, kolektif amnesia, suskunluk ve inkar yöntemleriyle kendine hatırlamayı yasakladığı travma; işte bu ‘Ana’ya sahip olamama duygusu ve dahası bu ‘üvey ana’yı ‘Dolu’ hale getirmede yetersiz ve eksik kalma korkusudur.

‘Ana’nin ‘dolduruluşunda’, ya da ‘vatanın düşman işgalinden kurtuluşu’nda, Copeaux başlıca iki ‘vaftiz’ yöntemi gözlemler: birincisi, yer isimlerinin Türkçeleştirilmesi, ikincisi ise kutsallık ve kurban verme duygularına yapılan yatırımdır. Birinci vaftiz yöntemi herkesin malumu: Türkçeleştirilmemiş yer ismi kalmadığından olsa gerek, hızını alamayan Türkiye devletinin, ülkenin geyiklerini ve çakallarını Türkleştirme kararı alışına yakınlarda şahit olmuştuk. Ama burada, çakal ve geyik muhabbetini es geçip ‘Boğaz Harbi’nin anlamlandırılmasını, ikinci vaftiz yönteminin yani kutsallık ve kurban verme mitolojisinin doruk noktası olarak işaretleyelim.

Ama tarih anlatısı bu vaftizle kalmamakta, Boğaz Harbi ve Troya ‘ulusalcı’ bir maharetle birbirine düğümlenmektedir. Anadolucu-‘çağdaşlaşmacı’ solcularımız buradan bir ‘anti-emperyalizm’ ve de ‘sol-patriyotizm’ anlatısı çıkarmaktadırlar. Bu ‘büyük-anlatı’ya göre MÖ 1300-1200’de Anadolu, emperyalizme (Yunan’a) direnmiş ama bir savaş hilesiyle (Troya atı) yenilmiştir. Tarih üç küsür bin yıl sonra tekerrür etmiş fakat bu kez Anadolulular emperyalizme direnmiş, Çanakkale'den emperyalist donanmayı geçirmemiştir. Kral Agamemnon’un zaferinden o kadar bin sene sonra, Boğaz’da 18 Mart 1915 günü, ensesinde paralanmış top mermileriyle perişan bir halde gerisin geri kaçan ‘Agamemnon’ zırhlısının imgesi de bu anlatıya ‘kolektif bilinçdışı’vari bir çağrışım katmaktadır. Daha sonra da Yunan’ı Anadolu’dan kovarak ‘anti-emperyalist mücadele’ tamamlanmıştır:

      'Dumlupınar’da Yunanlılar’dan Troya'nın öcünü aldık.'  Eyüboğlu'na göre bunu Dumlupınar Savaşı'na katılmış bir asker söylemiş (Eyüboğlu 1994: 199).


Eyüboğlu'nun Dumlupınar'ı andığı Ağustos'un son günlerinde, Azra Erhat da bir Mavi Yolculuk teknesinde gezinti halindedir:

      “Troya'dan mı yanasınız, Yunanlılardan mı?” On beş kişi hep bir ağızdan: “Troya’dan yanayız” diye bağırdılar. “Akhilleus’tan mı yanasınız Hektor’dan mı?” “Hektor, Hektor, Hektor” diye parmaklar kalkıyor. (Erhat 1997: 121).


Tarihin bir ironisi varsa eğer, yine aynı günlerde milliyetçi mukaddesatçı güruhun Malazgirt'te savaş çadırları kurup Hektor yerine Alpaslan Alpaslan diye haykırarak 1071'deki bir başka çatışmada taraf olmaya devam ettiklerini beyan ediyor olmaları bu ironinin semptomu olmalı.

‘Ulusalcı’ mı ‘milliyetçi’ mi olmak gerektiği üzerine semantik didişme ötesinde “düşman kardeşler” arasında şu tema üzerinde tam bir uzlaşma gözlemleyebiliriz: Troya, (yani Anadolu = Türkiye) bir savaş hilesiyle yenilmiştir. Dolayısıyla düşmana karşı uyanık olmak, özellikle ‘dış mihraklar’ın içerdeki işbirlikçilerine (Troya Atı'na) karşı tayakkuz halini muhafaza etmek bir milli görevdir. Bu tayakkuz hezeyanı içinde, ‘Kürtler = Amerikan emperyalizminin istediği devleti kurmaya çalışan iç mihraklar’ formülü üzerinde ise stratejik bir uyuşma mevcuttur.

Aristo’yla Helalleşme

2007 yılına, solu ve sağı aynı tuhaf mentaliteyle şekillenmiş bu coğrafyada yaşanan derin kimlik bunalımının ülke-içi ve sınır-ötesi agresif ve kanlı semptomları damgasını vurdu. Oysa bu kimlik bunalımı, öncelikle kendi iç dünyamıza doğru 'ben kimim?' kimlerdenim?' 'nereden gelmiş ve nereye gitmekteyim?' gibi oldukça şahsi ama basit bazı - deyim yerindeyse, hermenötik - sorularla başlayacak bir içyolculuğu için önemli bir fırsatı da içinde barındırmaktadır.  Yani, ‘titreyip kendine dönüş’ün içerdiğinden farklı olarak ‘dış ve iç mihraklara’ nefreti bir an bir yana bırakıp sahiden içe dönük samimi bir bakışı - gökbörü korkaklığı yerine içgörü cesaretini... Belki de buradan, tarihe küsmek değil, bu küskünlüğün sorumlusu tarih anlatılarıyla hesaplaşmak gerektiği sonucuna ulaşabiliriz. Belki gözümüzü yükseklerdeki 'büyük anlatılar'a dikip te aynı anda hem şişinmek (Bir Türk Dünyaya Bedeldir!) hem de kahrolmak (Biz Adam Olmayız!) şeklinde uluorta tecelli edip duran şizofrenik bölünmüşlüğümüzün tamiratına, önce kendi iç dünyamızla sonra da birbirimizle/ötekilerle yüzyüze bakışmak suretiyle başlayabiliriz. Sonra da kollektif hafızamızda izleri gayet belirgin olduğu halde, 'inkar' etmezsek varlığımızın son bulacağından fena halde korktuğumuz yakın tarihimizle kararlı bir hesaplaşmaya yönelebiliriz, kimbilir?

İşte, Behramkale'de antik limana karşı kendi kendimle 'samanyollarının ılık sedirine uzanarak' geçirdiğimi sandığım o gecede, galiba üstad bir ara mekanına uğrayıp şarabımı ve hüznümü paylaştı; bana yukarıdaki hususları bizzat anlatıp akıl defterime bir bir not ettirdi ve sonra benimle helalleşip, bitmek tükenmek bilmez arabesk dertlerimle doldurmuş olduğum acılı yüreğine, parlak talebesinin koynunda bir teselli bulmak umuduyla, geldiği gibi usulca uzaklaştı...


Alıntılar:

Meraklısı için; Şiir: Bedreddin. yazan Hilmi Yavuz, bozan Z.Y.

Afet İnan ve Hasan Cemil (1932), Birinci Türk Tarih Kongresi Tutanakları.

Atatürk (1930), Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri.

Halikarnas Balıkçısı (1994), Hey Koca Yurt.

Azra Erhat (1997), Mavi Yolculuk.

Sabahattin Eyüboğlu (1994) Mavi ve Kara.

Etienne Copeaux (2006), Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine.

 
< Önceki   Sonraki >