Yazdır E-posta

Dört Yanınız Medya Zulası

Varlık ÖZMENEK
… / dört yanınız  medya  zulası / pusuya yatmış gece manşetler / dizi yorgunu uyuyor   kablo çanak kanal yorgan / soygun büyük sessiz yoğunluk / uyandıysa uyanacak / şafakta infaz yargısız…

 ***      ***      ***            

Türkiye’nin siyasal gündemi, tanıklı anlatılarda 30-40 yıl önceleri kepçeyi daldırıp  gümüş deryası balık tutulan Güllük Körfezi’nin bugünkü görünümüyle örtüşüyor.  

Milyonca balık beyaz karınları yukarıya dönük, su yüzeyine vurgun, Körfez ölü. Güllük çöplük!

“Balık Ölümleri Sürüyor”,  “…balık çiftliklerinde toplu balık ölümleri devam ediyor…”  (Milliyet, 25 Ocak 2008, s.2)

Neredeydi bugüne kadar halkın haber alma temel insanlık hakkı?  

Olay yerinden henüz dönmüş birikimli bir gözlemci olarak söyleyebilirim ki, yakın bir zamanlara kadar gerçeküstü hayata ve güzelliğe sahip Körfez’in yaşama derinliği; dün gibi kısa bir zamanda iri engerek bir yalana benzetilen kendini sanki dünyayı yutarcasına yavaş yavaş… ama bugün,  yuttuklarını ağzından, burnundan, gözünden, kulaklarından  ve tüm gözeneklerinden her yerinden kusarcasına  tükeniyor, bitiyor, boşalıyor…

Denizin üzerinde martılar, işin içine hiçbir kanat zenginliği ve doğal avcı estetiği katmadan soygun, ölgün tabloda, söngün balık ziyafeti çekiyorlar.  

Martılar martı olmaktan çıkmışlar, balık cesetleri üzerinde leş tünek.

Ve Marmara’nın koynunda:

“İzmit Körfezi Can Çekişiyor”, “İzmit Körfezi ve Marmara Denizi’nde görülen jeli andıran beyaz tabaka, giderek daha geniş bir alana yayılıyor.” (Milliyet, 25 Ocak 2008, s.2)

- ..?

***      ***      ***

Çankaya’dan 30-40 yıl öncelerinden bugüne bakıldığında Ankara siyaset körfezinde ve ufuklarında görülenler de böyle.

Derin ve dipsiz solkırım ülkesi… Gazetecilik ölgün.

Türkiye ve dünya gazeteciliğinin anıt ismi Sabiha Sertel’in anısına 70 yıllık saldırılar, adına her yıl seçici ödül! hunharlığında İstanbul’da güncelleniyor; Kukuletalılar  işportalığında kalp paraya…

60 yıldan beri yurt ve dünya insanlığına;
“… ah, benim insanlarım,
yalanla besliyorlar sizi “ diye seslenen evrensel gazeteci komünist şair Nâzım Hikmet  yalanla soyuluyor ‘Yedi Tepeli’ şehrinin para-şehvet,  banka-sergi, eşya seyirliklerinde.

Derin ve dipsiz, dört yanı medya zulası…  

***      ***      ***

Ankara’da…

”21 Eylül 2006!

Güneşli bir sonbahar günü.

Ankara'nın en işlek caddesi, Atatürk Bulvarı'nda kalabalıklar arasında yürüyordum. Kiminin hızlı, kiminin aheste adımlarla yol aldığı, bir karınca yuvasının etrafını andıran Kızılay-Gima'ya yakın bir noktada, iki kişi sağlı-sollu koluma girdi. O an etrafımda başka hareketlenmeler de oldu. Hakkımda ‘yakalanma’ emri varmış!  Yakınlarıma haber verme talebime aldırış etmeden, umarsız kalabalığın arasından sürüklenerek yakında bekletilen otoya bindirildim.

Serüvenim böyle başladı.

İlk uğrak yeri evim, ikincisi TMŞ (Terörle Mücadele Şubesi) oldu. Genel politik havadan neden götürüldüğümün az-çok ayırdındaydım. İktidar güçlerinin en yetkili ağzından, "‘Ne mutlu Türküm diyene’ demeyen herkesin, Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır" ilanının bir anlamı vardı. Ve bu ilanın ilk dokunacağı adreslerin sosyalistler, sosyalist aydınlar olacağı açıktı.

Çok sayıda miting, panel, toplantı, konferans gibi yerlerde yaptığım konuşmalar, yayımlanmış yazılarımda, ‘ya sev ya  terk et!’ uygulamalarıyla, onu besleyen militarist saldırganlıkla, linç kültürüyle çatıştım, karşısında yer almakta tereddüt etmedim. Goethe, ‘şerefinizi yitirmekle çok şeyi yitirirsiniz, cesaretini yitirmekle ise her şeyi yitirirsiniz’ diyordu. İnsanlığın uğradığı saldırılar karşısında cesaretle yer almak, her onurlu aydın için olduğu kadar benim için de her şeyden önce insan olma gereğiydi. İnsan olarak yaşamanın bir bedeli de olacaktı, biliyordum. Ama yine de yönetenlerinin, ‘hukukun üstünlüğünden’ olabildiğince çok söz ettiği bir ülkede, ‘hukuksal’ bir gerekçe bekleme gafletinde bulunuyor insan.
 
Yaklaşık 24 saatlik gözaltı süresinin ardından savcılığa ve oradan da nöbetçi hakimliğe çıkarıldım. Ne gariptir ki, nöbetçi hâkimin, yarı-soru tarzında söylediği tek şey, ‘Evinde ve üzerinde çok sayıda CD ve örgütsel doküman çıkmış’ demek oldu. ‘Evimde ve üzerimde çıkan CD ve sözünü ettiğiniz dokümanların tamamı az önce avukatım Ergin Özet'e teslim edildi’ diye yanıtladım.

On saniyelik bir şaşkınlığın ardından, ‘Bu aşamada tutuklusunuz’ sözcükleri dillendirildi.
 
Savcılığın tutuklama talebi ve hâkimliğin kararının gerekçelerini öğrenemedim. Apar-topar götürülmemin üzerindeki sis perdesini aralamak mümkün olmayacaktı. Bunu sonraki gelişmelerle daha net anlayacaktım. Ama tam da o sırada Kafka'nın, ‘Görünüşe bakılırsa tutuklanmanın bildirilmesi bile pek gerekli değilmiş’ sözleri hafızamdan usuma damladı…

Bu kısa zaman diliminde yaşadıklarım Kafka'nın tarifine mükemmel uyuyor. Ve ben, onlarca insanımızın yaşamına mal olmuş, şaşaalı törenlerle hizmete giren ‘beş yıldızlı otellerden’, Sincan 1 No’lu F Tipi'ne doğru yol aldım.
 
Özgürlüklere, insan haklarına vesile olarak havai fişeklerle karşıladığımız milenyum'un daha başındayken, yedi ay boyunca ne ben, ne ailem ve ne de avukatlarım neyle suçlandığım hakkında tek bir bilgi edinemedik. Bütün girişimlerimiz, mahkemenin dosyaya koyduğu gizlilik kararına çarptı.
İnsan hak ve özgürlükleri, hukuk, adalet!  Bütün bunların ne gibi bir önemi olabilirdi?!
 
Bir devlet düşünün ki, bir kişinin neyle suçlandığını aylarca kendisinden gizliyor ve savunma hakkını elinden alıyor.

Bu tarz bir kararın Afganlıların hapsedildiği Guantanomo'da ve Irak'ta Ebu Garib ve diğer cezaevlerinde uygulandığı bilinmektedir. ABD'nin her iki ülkede de ‘gizlilik’ kararının arkasında neyi gizlemek istediği ise hepimizce malum. Haliyle soruyorum, sahi bu dosyaya konulan gizlilik kararıyla gizlenmek istenen neydi?

Trajedi devam ediyor. İddianame elime ulaştığında, hâkimin sözünü ettiği ve bana iade edilmiş özel eşyalarımın ve müzik CD'lerinin, suç mahallinde, muamma bir ifadeyle, ‘çok sayıda örgütsel doküman’ olma pozisyonunu koruduğunu gördüm. Başına da, herhangi bir bakkal dükkânındaki bilgisayardan, toplamda iki dakikada dizip alabileceğiniz bir bilgisayar çıktısından cümleler iliştirildiğini fark ettim.

Adım, soyadım ve ‘örgütsel sorumluluğumdan’ ibaret üç cümle!

Üç cümle olduğuna bakmayın, bu bilgisayar çıktısı öylesine ‘kuvvetli’ suç delili olma işlevi görüyor ki, Türkiye'nin çok sayıdaki ilinde onlarca kişi bu çıktıya dayanarak gözaltına alındı ve yargılanıyor.

İddiaya göre çıktı, bir ‘örgüt evinde’ ele geçmiş ve ‘belge’ niteliği taşıyormuş!

İllegal bir örgüt evinde elde edildiği iddia olunan bu ‘belgede’, ilginçtir ki, yazılı tek sözcük bile, illegal sayılabilecek en ufak bir emare taşımıyor. Belgedeki tüm isimler açık kimlikle yazılmış ve üstelik yazanın da altında açık kimliği yer alıyor. Anlayacağınız, mahkemeye sunulmuş ‘itirafname’ dilekçesi gibi. Ama, yazana ait olduğunu belgeler, hiçbir kriminal sonuç ortada yok. Zaten altında kimliği yazılı kişi de bunun kendisine ait olmadığı ve polisin alışılagelmiş bir vak’ası olduğunu ifade ediyor. İşin daha da tuhaf tarafı, bu nasıl bir belge ise, farklı bölgelerdeki dosyalara farklı formatlarda ve isimler yer değiştirerek girebiliyor. Demek ki belge, üstünde oynanabilecek bir şeymiş!
 
Çıkın içinden çıkabiliyorsanız! İstediğiniz kadar bu çıktının ‘belge’ olma özelliğini taşımayacağı ve hatta doğru olduğu kabul edilse bile, çıktıda adı geçen kişinin siz olmadığınızı, bunu doğrulayacak hiçbir veri, gerçek kanıtın söz konusu olamayacağını söylemeye çalışın; kimse sizi duymaz, söylediklerinizi, formalite icabı olsa dahi test etme girişiminde bulunmaz.
 
Ortada, yazılı hukukta gözükmeyen ‘Ankara Kriterleri’ var ve onlar işliyor…”

***      ***      ***

Atılım gazetesi yazarı Hasan Coşar’ın  Ocak-2008’de  -Ergenekon’dan önce-  Ankara  11. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yazdığı  dilekçede  “Ortada ve yazılı hukukta gözükmeyen Ankara Kriterleri” nin altını çizdikten sonra, okumayı sürdürelim;  noktayı  ona bırakalım:

***      ***      ***


“2003-2004'te iki ayrı darbe hazırlığının bilgilerini içeren dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek'e ait olduğu belirtilen iki bin sayfalık günlüklere ilişkin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt;

‘Şimdi ben bilgisayarımın başına geçsem, yazsam bir şeyler, desem ki ‘Bu Murat Yetkin'in günlükleridir’…olur mu?’  tarzında tepki göstermişti. Ve hiçbir savcı da işlem yapma girişiminde bulunmadı.

Fakat, her ne hikmetse üç cümlelik çıktı, gerçek olup olmadığına da hiç bakılmaksızın çarmıha germenin gerekçesi yapılabiliyor.
 
Ayrıca belirtmeliyim ki, aynı çıktıyla 10’u aşkın ilde gerçekleştirilen 70-80 civarındaki gözaltı’lardan bir çoğu hiç tutuklanmamış, diğerlerinden bir kişi hariç tamamı serbest bırakılmıştır. Şu ana kadar sonuçlanan üç ayrı ildeki davalarda da beraat kararı verilmiştir. Ne var ki, bu kararların da, Ankara'ya bir hükmü yok ve aynı gerekçeyle gözaltına alınan Semra Yalçınkaya ve ben 16 aydır tutuklu bulunmaktayız.

Dahası, duruşmalarda herhangi bir sorun yaşanmadığı, uyarıyı gerektirecek en ufak bir olay gerçekleşmediği halde geçtiğimiz Kasım ayından beri duruşmalar, savaş hali uygulamalarını aratmayacak şekilde izleyicisiz, kamuya kapalı yapılmaktadır. Yani anlaşılacağı gibi, dosyaya konulan “gizlilik kararı”ndan sonra, bu kez de, İHD Ankara Şubesi ve İHD Genel Merkez Yönetimi tarafından da gözlemlenip tutanakla belgelendiği üzere, fiilen gizli duruşmalara geçiş yapıldı.

Üç cümlelik bilgisayar çıktısına dayalı sürdürülen bir davada bütün bunlar yaşanırken şu adaletin terazisine bakın ki, aynı mahkemede görülen ve kamuoyunda Sauna Çetesi olarak bilinen dava dosyasında bir dizi suç unsurunun yanısıra, büyük silahların (kaleşnikof) ele geçirilmesine karşın şu an tutuklu kimse bulunmuyor.

Ve yine Atabeyler Çetesi ismiyle bildiğimiz davadan kimse tutuklanmadığı halde, 30 Mayıs 2007 tarihli duruşmada savcı, ikisi eski emniyet müdürü, dördü TSK mensubu toplam on bir kişinin suç işlemek amacıyla örgüt kurmak suçunu oluşturmadığını ileri sürüp, Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin görevlerini kısmen veya tamamen engellemeye kalkışmak amacıyla anlaşmak suçundan delil yetersizliği nedeniyle beraatını talep ediyor.

Atabeyler Çetesi’nde ele geçen malzemeler, 2 tabanca, TNT bomba kalıbı, 7 adet değişik bombalar, MKE yapımı dolu fişekler, kimi krokiler, yemin metni, şifreli haberleşme sistemi vb. Fazla söze gerek var mı? Açık ki dava asla ve asla hukuk zemininde değildir. Savcıların ve hakimlerin kamu görevlisi olma hasebiyle, insanlar hakkında zorlama suç üretme, yasaları kişilere ve davaların içeriğine göre uygulama hakkına sahip olup olmadıkları, ölçüsüz keyfiyetlerinin yasalarda bir karşılığının bulunup bulunmadığını bilmiyorum.

Ama belirtmeliyim ki, söylediğim ve yaptığım her şey ortadayken beni gizli örgütle yargılayanlar, bütün istemime karşın süreci gizli işletmektedirler.

Ve Kafka'nın deyimiyle görünüşe bakılırsa, gizli alacakları kararı bildirmeleri de pek gerekli olmayacaktır.

HasanCoşar
Ocak 2008 (*)


26.01.2008
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(*)  “Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformundan
BASINA VE KAMUOYUNA
“Tutuklu yazarlardan Hasan Coşar için İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi, Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Merkezi, 78’liler Birlik ve Dayanışma Derneği, Ankara Aydın ve Sanatçılar Girişimi adına yayımlanan çağrıyı bilginize sunuyoruz. Hasan Coşar’ın Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesindeki 30 Ocak duruşması için duyarlılık göstereceğinize inanıyoruz…”
 
< Önceki