Okyanusla Dans Eden Piyanist Yurtsuz bir piyanistin yaşam serüveniyle çıktığımız bir yolculuktur Bindokuzyüz. Kara insanları olarak, okyanus insanının penceresinden yaşamımıza bakmamızı sağlayan bir öyküdür. Ne için yaşadığımızın nerede yaşadığımızdan daha önemli olduğunu bir kez daha hatırlatır bize. Seçimleri biz mi yapıyoruz, yoksa bizlere dayatılan seçimleri mi yaşıyoruz, kendimiz seçtik sanarak? Eşitsiz koşullarda başladığımız yaşamımızı yeniden sorgulamak için, okyanusla dans eden piyanistin öyküsüne açılan pencereden bakmaya çağırıyorum sizleri.Eylem CAN Müziği dostlarımız arasında sayan bir avuç arkadaş bir araya gelip müzik ekseninde dönen filmleri izlemeye karar vermiştik. Her hafta notalarla örülü bir öyküye yelken açmaya… İşte o filmlerden biri de 1900 Efsanesi’ydi.* Film için afiş hazırlamak isterken yaptığımız araştırma bizi aynı zamanda başka bir dostumuz olan kitaba ulaştırdı. Bir monolog olarak yazılmış Bindokuzyüz’e.** Nasıl bir sevinç sardı içimizi, dağarcığımda biriktirdiğim sözcüklerle anlatmam olanaksız. Dostların arasında olmanın sevinci diye özetleyebilirim ancak. O sevinçle de bu yazıyı yazmak, tanıştığım bir dostu sizlere de anlatmak, okumaya, izlemeye davet etmek istedim.
Nedir Bindokuzyüz, kimdir, nasıl varolmuş, nasıl yok olmuştur? Yok olduğunu söylemek mümkün müdür, yoksa onun ifadesiyle “Dağarcığında iyi bir öykü olduğu sürece, bir de onu anlatacağın birisi, daha işin bitmiş sayılmaz…” mı?
Adım adım okyanus piyanisti efsanesini anlatmak için yelken açıyorum bu kez, belki de küçücük bir sandalla okyanusa... Her filmle, kitapla, müzikle, oyunla vs. karşılaşmak biraz da yeni diyarlara yelken açmak değil midir? Alımlayabildiğimiz ölçüde aktarmak değil midir? İşte ben de ne kadarını alabilirsem, yazıma o kadarını alarak yola çıkıyorum küçücük sandalımla. Adını bilmediğimiz anlatıcımızla karşılıklı kürek çekerek…
Virginia adında buharlı bir gemidir mekânımız, Avrupa ile Amerika arasında mekik dokur. En çok göçmenleri taşır “rüyalar ülkesi”ne. Anlatıcı sahneye çıktığında sahnede cazbant varmış gibi hareket eder, Dixie müziği duyulurken. “… gemimize hoş geldiniz, en ince teferruatına kadar Titanic’e benzeyen bu şehre (…) Okyanus’a hoş geldiniz. Sahiden, niye buradasınız? Bahse girelim: Alacaklılar yakanıza yapışmıştır belki. Derdiniz altın avıysa otuz yıl gecikmeyle geliyorsunuz (…) Altı gün daha var, ve iki saat ve kırk yedi dakika daha, ve sonra langırt, New Yooooork denen deliğe!” Gerçekten de “rüyalar ülkesi”ne binbir umutla gidenlerin kaçı insanca yaşayabilmiştir, rüyalar çoğu için kısa sürede kâbuslara, karabasanlara dönüşmemiş midir? Ekonomik krizlerde ilk işsiz kalacaklar, en kötü işleri yaptırılacaklar, ötekileştirilecekler, terörist, düşman ilan edilecekler değil midir, gemimizdeki çoğu yolcu? Çoğunun rüyası, neredeyse yolculuklarıyla, üçüncü sınıf yolculuklarıyla sınırlandırılmamış mıdır? Üçüncü sınıf yolcu olarak başlayan yaşamları beşinci, altıncı sınıf ya da sınıf dışı tutularak sürmeyecek midir? Tam tersini umut ettikleri halde…
Yüzen küçük bir şehre benzetilen Virginia bir nevi içinde yaşadığımız dünya da değil midir? Yine sınıflar karşımızda, yine alabildiğine zenginler ile yoksullar yan yana, ama birbirlerinden alabildiğince uzakta, günbegün daha da kötü yaşamımıza neden olan yöneticiler başımızda… Her şeyin bu kadar kötü olduğu, kötüleştikçe kötüleştiği bir sistemi arasak da bulamayız, tıpkı Virginia gibi bir gemiyi arayıp da bulamayacağımız gibi. “Belki yıllarca ararsanız, bir klostrofobisi olan kaptanı, kör bir ikinci kaptanı, kekeme bir telgrafçıyı, adını telaffuz etmenin mümkün olmadığı bir doktoru [Dr. Klausermanspitwegendorfentag (Köyün delisi Klauser)] ve bunların hepsini mutfağı olmayan bir gemide bulabilirsiniz.” Ama bu gemide bile güzellikler vardır. Virginia’nın orkestrası. İnsanlara insanlıklarını hatırlatan küçük bir ateş parçasıdır.
İşte bu gemide başlar Bindokuzyüz (Tam adıyla Danny Boodmann T. D. Lemon Bindokuzyüz -alçak yüzyılın ilk yılında bulunduğundan Bindokuzyüz’dür-) efsanesi. Danny Boodmann adındaki siyah bir denizcinin, birinci sınıfın dans salonunda, mukavva bir kutu içinde, piyanonun üstünde erkek bir bebek bulmasıyla başlar efsane. “Böyle şeyleri genellikle göçmenler yapardı. Gizlice doğurmak, güvertede bir yerde ve sonra da çocuğu orada bırakmak gibi. Hiç de hainlik olsun diye değil. Yoksulluk, sahiden de yoksulluktan.” Yoksulluktandır bebeğin bırakılışı. Göçmen bürosunda bir yığın sıkıntı, doyurulacak bir boğazdır yeni doğan bebek. Her ne kadar yolculuk “rüyalar ülkesi”ne olsa da gerçekler sızmaktadır rüyalara. Belki de şöyle düşünür bebeğini terk eden: “Birinci mevki salonundaki piyano üzerine bırakırsak, bir Karun bulur belki onu ve geri kalan hayatında mutlu olur çocukcağız.” Tutmuştur da planları bir nevi, en azından bizim öykümüzde eşitsiz koşullarda yaşama başlayan Bindokuzyüz zengin olamasa da bir piyano virtüözü olacaktır. Bambaşka bir müzik çalacaktır piyanosuyla, sanki piyano çalmak için varolmuşçasına o çalmadan önce varolmayan, o çalmayı bırakınca da bir daha varolamayacak bir müziği yaratmak için doğmuştur sanki.
Gemiciyle Bindokuzyüz neredeyse sekiz yıl birlikte yaşarlar. Sonra okyanusun ortasında fırtına kopar, sert bir cisim sırtına defalarca vurarak ölmesine neden olur gemicinin. “Onu bir örtüye sardılar ve Okyanus’un kucağına bıraktılar. Örtüye kırmızı yağlıboyayla: Teşekkürler Danny, yazdı kaptan.” Böylece Bindokuzyüz okyanusun ortasında ikinci kez ana babasız kalır. Okyanus onun evidir, karaya hiç ayak basmamıştır, kara tanımadığı bir dünyadır. Yalnızca gemiden görmüştür limanları, şehirleri. Babası hiç indirmemiştir Bindokuzyüz’ü, limana demirlediklerinde gemiden. Elinden almalarından korkmuştur çünkü. “… Bindokuzyüz, dünyada var sayılmıyordu bile: Adının bir kez bile kaydedildiği bir şehir, bir topluluk, bir hastane, hapishane, beysbol takımı yoktu. Hiçbir yurdu yoktu, doğum tarihi yoktu, ailesi yoktu. Sekiz yaşındaydı ama resmen hiç doğmamıştı.” Babası da okyanusun bağrına gömülünce Bindokuzyüz’ün ailesi artık okyanus olur.
Kaptan, gemide büyüyen çocuğu yetkililere teslim etmek ister, ama bütün aramalarına karşın Bindokuzyüz’ü bulamaz, resmen varolmayan çocuğu var edemez. Okyanusa açıldıklarında bir gece ansızın ortaya çıkar, herkesin gemiden ayrılmamak için kendisini okyanusun bağrına gömdüğünü düşündüğü çocuk, ölmediği gibi, kayıp olduğu bu süre zarfında piyano çalmayı da öğrenmiştir. Daha önce duyulmamış bir müzik çalmaktadır. “… hangi şeytan alasıca müzikti bu, ama kısa ve… güzel.” Adım adım çaldığı müzikle efsaneleşmeye başlamasının tohumları da o gece atılır, varolmayan çocuğun varolmayan müziğinin efsanesi…
Çalarken ne düşünür peki? Nerelerde dolaşıyordur zihni, parmakları klavyede dolaşırken? Ülkeleri dolaşır, kendi oluşturduğu haritada gezinir, canı istediği gibi. Pasaportların, sınırların olmadığı bir dünya kurmuştur kendisine. Karaya hiç ayak basmamasına rağmen Pont Neuf’ta voltalayarak günbatımını bekler ya da Bertham Street’te yağmurdan sonra duyulan kokuyu içer kana kana. Yurtsuzdur belki ama bütün dünya onun yurdudur aslında. Dinlemesini bilir, insanları okumasını. İnsanların gözlerinde taşıdıkları izleri okuyarak öğrenir: insanları, mekânları, kokuları, sesleri, tarihleri… Gemiden dünyayı gözetleyip dünyayı dünya yapan şeyleri ondan çalar; insanların müziklerini dinler, sonra yavaş yavaş onların müziğine piyanosuyla eşlik ederken, o müziği başkalaştırarak kendinin kılar. Filmde bu sahne trompet çalan dostuna -bizim adsız anlatıcımıza- piyano çalarak insanları nasıl okuduğunu göstermesiyle canlandırılır. Örneğin, üçüncü sınıfta yolculuk yapan bir göçmenin, kendisine ait olmayan bir smokinle birinci sınıf dans salonuna sızmasını; hareketlerindeki, yürüyüşündeki tutuklukla ivediliğin, hem kendisine hem ortama yabancılaşmasının notalarına yansımasını, hem çalışıyla hem anlatımıyla gösterir arkadaşına.
Anlatıcımızın aklına takılan bir soru, bizlerinde aklına takılır: Neden karaya hiç ayak basmamıştır? İstese çok ünlü olabilir, çuvalla para kazanabilir, insanlar onun için deli olurlar; ama bunların hiçbirinin Bindokuzyüz için pul kadar değeri yoktur. Hırsları yoktur, rekabet etmeyi sevmez. Kendisini müziksel bir düellonun içinde bulur. Pek anlam veremez. Düello önerisini kabul eder, çünkü cazın yaratıcısının çaldığı cevherleri merak eder, onun müziğini de kendi müziğine dahil etmek, kendinin kılmak ister. Yeni bir şeyler öğrenmesi için fırsattır bu düello, kazanıp kazanmamak umurunda bile değildir. Bir çocuk gibi sonuca kilitlenmeden oyun oynuyordur sanki dünyayla. Oynamaktan zevk alıyordur, sonuçlarla ilgilenmiyordur. Jelly Roll Morton’la giriştikleri müzik düellosu da filmin kitabı zenginleştirdiği muhteşem sahnelerden biridir. Hem görsel hem işitsel bir ziyafet gibidir.
Bindokuzyüz günün birinde gemiden inmeye, karaya ayak basmaya karar verir. Birdenbire. Ne değişmiştir de, karaya çıkmaya karar vermiştir? Anlatıcımızın da en merak ettiği sorudur bu. Bir nedeni olmalıdır, bu radikal kararın. Okyanusu görmek ister çünkü Bindokuzyüz. Karadan görmek okyanusu, sesini duymak ister onun. İçindeyken asla bilemeyeceği, duyamayacağı sesi dinlemek ister. Göçmenlerden birinin kendi öyküsünü anlatırken söyledikleri nedeniyle zihnine takılmıştır okyanusun sesinin nasıl olduğu, onunla konuşursa onun kulağına ne fısıldayacağını öğrenmek ister. Belki de en iyi tanıdığını düşündüğü okyanusu başka açıdan görmek, başka katmanlarını da tanımak ister bu öyküden sonra. Kendisinin deneyimlemesi gereken bir durumdur. Başkalarının anlatmasıyla kendinin kılamayacağı bir deneyim. Dener gemiden ayrılmayı, ama beceremez.
Anlatıcımız günün birinde ayrılır gemiden. Birlikte çaldıkları son gece, piyanoyla trompet konuşur onların yerine. “Kelimelerle hiçbir zaman söylenemeyecek şeyleri anlattık birbirimize.” Çevrelerindeki insanlar hiçbir şeyin farkına varmaz, dans ederler müziğe uygun. İki kişinin ayrılığa yaktığı ağıtı duymazlar, onlar için her şey olması gerektiği gibidir, akıp gitmektedir belki de sadece. Belki de onlar için yaşadıkları andaki tek gariplik, trompet çalan anlatıcımızın hem çalması hem de ağlamasıdır. Ama üstünde durmazlar bu durumun, bakarlar ve anlarına geri dönerler.
Anlatıcımız her ne kadar gemiden ayrılsa da hiç unutmaz Bindokuzyüz’ü. Karadaki yaşamı çok kötü geçmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın da ağırlığı çökmüştür üstüne. Tutunabileceği, belki de elinde kalan tek şey Bindokuzyüz ve onunla yaptıkları müziği düşünmektir, çünkü savaşın ağırlığı altında yapmayı en sevdiği şey bile, yani trompetini çalmak bile anlamını yitirmiştir. Kaçıp sığındığı bir güzelliktir dostunun hayali.
Geminin hurdaya çıkarıldığını ve dinamitle okyanusun sularına gömüleceğini, ama Bindokuzyüz’ün hâlâ gemide olduğunu öğrenince, belki de onu ikna ederek karaya çıkmasını sağlayabilirim diye düşünerek Bindokuzyüz’ün peşine düşer. Ama ikna edemez. Çünkü çok büyük bir gemidir kara. Sonunu, sınırını göremez, korkutur bu durum onu. Bir sokağı diğerine tercih edemeyeceğini düşünür. Bir toprak parçasını, diğerine… O okyanusu bilir, sınırlı tuşlarıyla sınırsız, sonsuz müzik yapabileceği piyanosunu bilir. Sonsuz olanın kendisi olmasını ister. İçindeki sonsuzluğu müziğe dökmenin derdindedir, sonsuz olmayan klavyede sonsuzu çalmaktır istediği. Sonsuzun içinde kaybolmak istemez. Karadaki yaşam onun için sonsuz bir klavyeyi çalmaya çalışmak gibidir, böyle bir klavyede hiçbir müzik yoktur, böyle bir klavyeyi çalamaz.
Kendi kendisini soyutlamıştır sanki: özlemlerinden, sevinçlerinden, müziğinden… Artık yola devam etmek istemez, garip yolculuğunu noktalamak ister; ama bunu yaparken bile ölüme dil çıkarıyor gibidir. Alaycıdır ölüm karşısında. Öbür dünyaya gidince Tanrı’yla nasıl konuşacağını anlatır bize, bir bürokrat gibi çıkar karşımıza Tanrı. Şaşıran taraf Bindokuzyüz değil de Tanrı’dır. “’İsminiz ne demiştiniz?’/ ‘Bindokuzyüz.’ / ‘Nijinky, Notarbatolo, Novalis, Nozza… [Bindokuzyüz, İtalyancada Novencento’dur. Yazar, N harfiyle başlayan sanatçı adlarını sayıyor.] / ‘Mesele şu ki, ben bir gemide doğdum.’ / ‘Nasıl yani?’ / ‘Bir gemide doğdum ve orada da öldüm. Bilmiyoruz, listenizde görülüyor…’ / ‘Deniz kazası mı?’ / ‘Hayır. İnfilak. Altı yüz buçuk kilo dinamit. Bom!’ / ‘Hay Allah, şimdi iyi misiniz bari?’ / ‘Evet, evet, mükemmel… yani, iyiyim de, şu kolum… bir kolum koptu… ama sigortam var…’ / ‘Bir kolunuz eksik mi?’ / ‘Evet, biliyorsunuz, patlamada…’ / ‘Şurada bir çift olacak… olmayan kolunuz hangisi?’ / ‘Sol kolum.’ / ‘Tüh, ne aksilik.’ / ‘Ne oldu?’ / ‘Korkarım, ikisi de sağ kol, anlıyor musunuz?’ / ‘Evet, öyle. Bu durumda, sizin sorununuz…’ / ‘Ne?’ / ‘Yani, demek istiyorum ki, bir sağ kol alsanız…’ / ‘Sol kolun yerine bir sağ kol?’ / ‘Evet.’ / ‘Hımm… hayır, olaya daha geniş açıdan bakarsak… bir sağ hiç yoktan daha iyidir…’ / ‘Bana göre de öyle. Bekleyin bir dakika, gidip size getireceğim onu.’ / ‘Olmazsa, birkaç gün sonra gene gelebilirim, yakında bir sol kol gelecekse…’”
Bindokuzyüz’ün öyküsünü dostunun gözünden dinledim/okudum. Ben de size anlattım, öykünün peşine düşmeniz, başkalarına anlatmanız, onu zenginleştirmeniz için elimdeki bayrağı size devrediyorum…
* The Legend of 1900, Yönetmen: Giuseppe Tornatore, Oyuncular: Tim Roth, Pruitt Taylor Vince, Melanie Thierry, İtalya-ABD ortak yapımı, 1998, 112', 1998 İtalyan Film Akademisi: En İyi Yönetmen; En İyi Müzik (Ennio Morricone), 1999 Felix En İyi Görüntü (Lajos Koltai), 1999 Altın Küre En İyi Özgün Müzik (Ennio Morricone). ** Allessandro Baricco, Bindokuzyüz, çev. Turhan Kayaoğlu, Can, İstanbul, 2007. |