Çözülüş ve devrimci birlikHaluk YURTSEVER Yaşanan anın tarihsel önemini kavramak, “dönemin ruhu”nu algılamak her zaman o kadar kolay değil. Dönemleri açıp kapatan uğrakların nasıl ve neye göre belirleneceği, durulan ve bakılan yere, referans alınan olgu ve süreçlere göre değişiyor. Tarihçiler arasındaki dönemlendirme tartışmalarının kaynağında bu var. 20. yy’ın iki ünlü ve bize yabancı olmayan tarihçisinin kitaplarının isimlerini anımsayalım: Eric Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl Tarihi, Giovanni Arrighi, Uzun Yirminci Yüzyıl! Hobsbawm’a göre 20. yy 1914’de savaşla başlamış ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle sona ermiştir; aslında 100 yıl değil 77 yıl sürmüştür. Arrighi ise 20.yy’ın ancak kapitalizmin oluşum tarihi üzerinden değerlendirilebileceği görüşünde olduğu için, yüzyılı, kapitalist dünya sisteminin gelişme aşamalarını oluşturan dört yüzyılın son halkası olarak görmekte, bu son halkayı da 19.yy’ın sonlarından başlatmaktadır. Daha kısa dönemlerin, tarihçi ve siyasetçi için daha sorunlu ve “kaprisli” olduğunu, birçok tartışmaya ebelik ettiğini ise onlarca örnekten biliyoruz. Bunlara bir noktayı daha eklemek gerekir. Devrimcilik, doğası gereği iyimser ve sözcüğün olumlu anlamında iradecidir. Anlamanın, yorumlamanın ötesine geçip yapmak, değiştirmek etkinliğidir. “Zaman”ı kavrayışı ve yaşayışı da buna göredir. Şu yaşamakta olduğumuz gericilik ve geçiş yıllarında bireysel ve kolektif düzeylerde devrimciliği sürdürmek, başka şeylerin yanında, geçmişin devrimci dönüştürücü bilgisini içeren tarih bilinciyle insanlığın eşit, özgür ve güzel geleceğini düşleme, zihinsel olarak kurma çabasının sentezinden bir yeni şimdiki zaman yaratmaya bağlıdır. Şu sözünü çok ettiğimiz olanakların varlığını görmek, zenginliğini sezmek ancak böyle bakmakla olanaklıdır ve yukarıdaki satırların yapacağı çağrışımların tersine böyle bir yaklaşım öznelcilik değildir. “Olgunun ilk bakışta görünmeyen özünü kavrama” tanımına hakkını veren tüm üretkenlik ve yaratıcılıklar, IQ’sü yüksek kişilerin değil, aynı zamanda, seçen, itiraz eden, egemen sese karşıt olan, bu anlamda “duygusal zeka” sahibi insan aklının eseridir. Bu kısa yazı için uzun sayılabilecek “giriş” notlarından şuraya gelmek istiyorum: Türkiye, tarihinin kritik, hiçbir şeyin eskisi gibi devam edemeyeceği bir evresinden geçiyor. Anadolu devrimiyle, Kemalist ilkeler temelinde kurulan üniter, laik Türkiye Cumhuriyet’i, dışarıdan ve içeriden adım adım çözülüyor. Ancak hemen eklemek gerekiyor. Yaşanan süreç, kapitalist devletin, emperyalizme eklemli düzenin çözülmesi değildir. Tam tersine, kapitalist devlet ve düzen tam da emperyalist dünya düzeninin isteklerine uygun bir çizgide yeniden yapılandırılıyor. Zaten çözücülerin gücü de esas olarak buradan geliyor. Ulus devletleri çözerek ve budayarak etkisizleştirme devletli emperyalizmin bugünkü stratejisidir. Bu sürecin zamana yayılan dönüştürücü programı bir yana, hegemonyayı sürdürme ve “büyük kriz”i “yaklaşan felaket”i öteleme, Büyük Ortadoğu Projesi’ni bir an önce yaşama geçirme ihtiyaçları yaşadığımız günlerde adımların hızlandırılmasını gerektiriyor. Daralan zamanda sıklaşan adımlar, her alanda sürtünme ve kopuşları zorluyor. Daralan zamanda hızlanan gelişmelerin son birkaç aydaki satırbaşlarını şöyle özetleyebiliriz: ABD ile bir dönem “bozulduğu” söylenen ilişkilerin AKP hükümeti ve Genel Kurmay’ın ortak eylemiyle rehabilite edilmesi, “taze istihbarat”, “sınır ötesi operasyon” başlıklarındaki işbirliği pratikleri, Türkiye ile Barzani yönetimi arasındaki ilişkilerin iyileşmesi, DTP’yi kapatma girişimleri, Kürt illerinde dinci-tarikatçı etkinliklerin ve Barzani’nin önünün açılmasıyla PKK ve DTP etkisinin kırılması planlarının birbirine koşut biçimde yürütülmesi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının AKP hakkında da kapatma davası açılabileceğini anımsatması, Erdoğan’ın buna yargıya “haddini” bildirerek yanıt vermesi, “Ergenekon operasyonu”, türban konusunun yeni YÖK başkanının öncü yoklamaları, MHP’nin tam ve aktif desteğiyle bu kez “çözülmek” üzere gündeme getirilmesi, tüm bu “kargaşa” içinde işçi sınıfı ve emekçilerin gelecekleri bakımından yaşamsal önemdeki emeklilik ve sağlık haklarına saldırı hamlesinin sürdürülmesi… Bütün göstergeler, burada sayılan ve sayılmayan başlıklardaki sürtünme ve mücadeleler, varolan dengelerin, statükonun korunmasının olanaksızlığına işaret ediyor. Devlet içindeki çatışma ve sürtünmeler toplumsal düzeyde de alt bölünmeler yaratıyor. Düzenin, toplumsal dokunun yapıtaşlarını, bir bakıma denge elemanlarını oluşturan tarihsel-toplumsal ideoloji ve akımlar kendilerini geleneksel çizgileri üzerinden yeniden üretmekte ciddi biçimde zorlanıyorlar. Bu düzeyde de çözülmeler var. Emperyalizme eklemlenme sürecini tüm çelişkileriyle yaşayan Türkiye kapitalizmi, tek program ve tek ata oynadığı, düzen içi seçenekleri içerik bakımından tekleştirerek yok ettiği oranda manevra olanaklarını da sınırlandırmıştır. Emperyalizmin inisiyatif ve denetimindeki sürecin gücü, sol ve emekçi birikiminin de “gerçekçi” seçeneklere yönelme kısırlığından geliyor. Düzenin gücü ve güçsüzlüğü aynı noktadadır. Tehlikelerle olanaklar iç içedir. Solun günün ve güncelin ötesine geçerek, tarihsel inisiyatif üstlenmesi gerekiyor. Bu ise var olan bütünlüğe, var olandan farklı bir çizgi çekme anlamında “dışarıdan”müdahale edilmesine, bu müdahalenin yönüne ve gücüne bağlı. Bugün Türkiye sol hareketinin devrimci bir toplumsal-siyasal birlik için ayrışma ve ayrıştırma bilinciyle davranması gerekiyor. Ayrı, ya da “üçüncü yol”un yürüyüşçüsü olmak, daha önemlisi emekçilerin gözünde ve bilincinde bu “ayrı”lığı ete kemiğe büründürmek devrimci/birleştirici inisiyatifin hareket noktasıdır. Devrim ve sosyalizmi sivriltip güçlendirme başat önceliğine bağlı ve o temelde yükselmek üzere, son çözümlemede düzen içi eksenlerde taraflaşan kuvvetler toplamını emekçi-devrimci bir temelde ayrıştırmak, bu yoldan devrimci birliği yeniden kurmak sosyalistlerin tarihsel ve güncel görevidir. 28 Ocak 2008 |