Yazdır E-posta

Türkiye’de TV Nasıl Başladı: 40. Yıl

Varlık ÖZMENEK

 

 

-Don Kişot (1605-2008)  403 yaşında-

Biz işin içindeydik. Şöyle ki:

 

- Başla! diye bir ses…

 

40 yıl önce Ankara’da Mithatpaşa Caddesi’ndeki 49 numaralı Kaynak Apartmanı’nın farelerin cirit attığı bir rutubetli bodrum katında…

 

31 Ocak 1968 gecesi Türkiye’de ilk televizyon yayını bu sesle böyle bir yerde başladı.

 

Tiyatro nasıl ki;

 

- Perde!

 

Sinema nasıl ki;

 

- Motor! Sesiyle başlarsa…

 

İnsan yavrusunun ilk sesi:

 

- Ingaa!

 

İlk emekleme. İlk ayaklama:

 

- Hadi bakiim!

 

- Tay tay!

 

ise,

 

Türkiye’de ‘beyaz cam’,  ulusal ölçekte yayınlara doğru hareketlenmeye bu kadar çıplak, bu kadar yalın ayak, böyle başladı. 

 

O gece o bodrum katında o yıl 25 yaşlarındaydı ortalama… ‘Türkiye’nin ilk televizyon programcıları’ için açılan iki sınavdan sonra iki aylık kurstan geçen 38 delikanlı içinde bulunduğum için bana inanacağınızı umarım.

 

Yukarıdaki bütün insan sesleri ile birlikte başladık...

 

Beyaz cam kıpırdandı.

 

Hikâye bu; ya da öykü bu.

 

Öykücüler, son yıllarda “öykünün işi daha zor”u  tartışıyorlar Türkiye’de.

 

Eskiden...’hikâye’ derdik. Şimdi ‘öykü’ diyoruz” deyip, bu iki sözcüğün farklı şeyler olduğunu söylüyorlar. 1

 

O yıllarda tanıdığım, geçenlerde kaybettiğimiz Erdal (Öz) diyor ki:

 

Hikâye, Arapça bir sözcük. Hikâye etmek anlatmak demek. Hikâye de ‘anlatılan şey’ oluyor. Hikâye, bizim sözlü edebiyatımızdan gelen bir anlatı türü. Yani ben size bir hikâye anlattığım zaman, bir şeyin konusunu anlatırım. Oysa yazılan öykü, konu değildir; konuyu çok aşan bir şeydir...

 

***

 

İşte benim ‘zorum’…  Hem başıma gelmiş,  hem de başımdan geçmiş…

 

Hatırı sayılır bir öykü emeğinin sahibi Erdal Öz’e kulak vermeyi sürdürelim:

 

“...öykü, yazılandır, anlatılan değil. Bunu bir benzetmeyle açıklamaya çalışayım. Bugünlerde sinemalarda oynayan, çok sözü edilen Troya filmine, diyelim gittiniz. Yakın bir arkadaşınıza filmi övüyorsunuz, gidip görmesini istiyorsunuz: ‘Allahaşkına git, gör, müthiş bir film,’ diyorsunuz. Dayanamayıp filmi özetleyip anlatıyorsunuz. Arkadaşınıza filmin nesini anlatmış oluyorsunuz? Yalnızca konusunu. Oysa film yalnızca konu mudur? Orada bir yönetmen var, yönetmenin yorumu var, kameramanların ustalıkları var, müthiş bir kurgu var. Arkasında efekt var, müzik var, oyuncular var, yani o film bir bütün. Sizse anlatırken filmi yalnızca konu’ya indirgediniz. Oysa film bir ekip işi; bir örgütlenme, bir kurgulama işi. Ben ‘öykü’yü hikâyeden işte burada ayırıyorum...”

 

Ben de ayırabilir miyim?

 

Gördünüz mü benim zor’umu?

 

İlk televizyon. İlk gece. İlk ‘başla!’ sesi...

 

Sait Faik’in bir gün giderken duyduğu ‘hişşt!’ sesi gibi...

 

Öyküsel.

 

Erdal (Öz) sürdürüyor:

 

‘Öykü nedir?’ diye soruyorum ya, aslında ben de bilmiyorum ‘öykü’nün ne olduğunu. ‘Öykü’nün tanımını yapamam ben. Yapamadığım için, öğrenmek için arkadaşlarıma bu soruyu yöneltiyorum. Ben bilemem öykünün tanımını. Bakmayın, siz bize okutulan kötü edebiyat kitaplarına. Orada öyküyü de hikâyeyi de tanımlamışlardır, ama o kitaplar değil midir bizleri de, çocuklarımızı da edebiyattan soğutan?..

 

Gördünüz mü?

 

Bilmiyorum ki?

 

Edebiyatçılar ‘öykü’yü tanımlamakta güçlük çekmekle birlikte, şiir ile roman arası bir yer biçmekte birleşiyorlar...

 

Buradan hareketle, gelin ben şöyle diyeyim:

 

‘Olağanüstü hikâye’ olarak da  tanımlanan masal ile roman arası bir yerdedir, 31 Ocak 1968 gecesinin öyküsü...

 

Türkiye’nin sansürlü ve otosansürlü, hattâ terörlü resmî basın-yayın tarihinde  karşılaşamayacağınız, bulamayacağınız,  ufku ‘okyanus ötesine’ de açılan: Olağanüstü gerçek!

 

Kendimi koyversem Troya diyeceğim.

 

Daha doğrusu, hiç aklımdan ve hayalimden çıkmayan çocukluğumun beni bunca yaşımda hâlâ  düşsel saran ‘Parmak Çocuk ile Dev’ masalı…

 

Hayal ile gerçeğin sürekli yer değiştirdiği oyuncaklı ‘beyaz cam’ öyküsü…

 

***

 

40 yıl zaman  geçmiş… Hâlâ bakarım 38-50 parmak çocuğun bodrum altı  şenliği…

 

- Başlıyoruz!  diyen kurucu bir parmak adam: Mahmut Tali Öngören!

 

O’nun deyimiyle; ‘köstebek yuvası gibi yer-stüdyo’da…

 

31 Ocak 1968, Ankara

 

Dünyaya Açılan Pencere

 

Ben gerçekten orada mıydım?

 

***

 

1952, Diyarbakır…

 

Gazeteler dört günde geliyor... İlkokul dördüncü sınıfı okuyorum. Babam sürgün. Dört gün dört gecede geldik trenle Arifiye’den (İstanbul’a yakın) bir yerden...

 

Tek göz oda evimiz; Urfa Kapı’nın sur içinde Melikahmet’te...Bir ufacık radyomuz yok. Hesap kitap, nasıl öderiz? Taksitle bir radyo alınmasına karar verildi mi? Belli değil... Annem babam üçümüz. Ulucami’nin oralarda Saray Çarşısı yeni açılmış, gittik… Orada bir radyocu dükkânı! Parası; baba maaşı... Anası; ‘bugün ne pişirsek?’ sorgulu üç çocuklu bir sürgün ailesinin okumaya meraklı, ‘bir gün büyük adam olacağım’ diyen dördüncü sınıf öğrencisi en küçüğü bir üyesi olmak ne demektir, tahmin edersiniz. Çok istiyorum ama, alın diye tutturamıyorum... Pazarlık pazarlık pazarlık...Taksit taksit taksit...Sonunda radyocu dükkâncı, malını beğendirmek için şöyle dedi allı pullu:

 

- Bakın begim! (İyice baktık) Bir zaman gelecek, şu bezi kaldıracaksınız, burada sinema oynamaya başlayacak!

 

Benim gözlerim büyüdü.

 

Babam güldü, bize döndü: ‘Televizyon, demek istiyor, dedi. Olsun. Lâtife de olsa, babam gülümsemişti ya! Ben alınsın, diye güç kazandım.

 

- Alalım baba!

 

Aldık.

 

Koskoca ahşap kasalı, açılıp kapanan yeşil kedi gözlü idi. Kadifemsi bej renkte bir bezi vardı. Camında neler, nereler vardı? Nereler yoktu ki.

 

Londra, Paris, Brüksel, Varşova, Roma, Kolonya... Kahire, Ankara, İstanbul, Moskova (susss!) vardı...

 

Markası da, hiç unutulur mu?

 

Kaiser!

 

Aldık...

 

***

 

31 Ocak 1970, Ankara.

 

Televizyon yayınları başlayalı iki yıl olmuş. Bizim Kaiser radyonun bezi yerinde.

 

İki yıldır yayın yapan televizyonun içindeyim; ‘ses getiren’ programlar yapmışız birlikte daire başkanımız M.T.Ö. ile ama evimizde televizyon yok.

 

Radyo, televizyonun ikinci yıldönümü dolayısıyla bir program yapacak; konuşmacı olarak M.T.Ö. ile ben. Daire başkanı ile bir programcı. Konuştuk. Banda alındı. O gece de, annemle birlikte bizim Kaiser’de dinleyeceğiz... Annem görüyor ki, ben televizyona gidip geliyorum ama, ne iş yaptığımı  izlememiş. Televizyon yok. Ne varsa radyoda var.

 

Dinledik. Annem; “afferin oğlum, böyle güzel şeyler söyle, böyle güzel şeylere heves et!” dedi. Beğendi. Topu topu dört dakikalık bir şeydi. Hayır duasını aldım. İçim dineldi.

 

Sabah kalktım televizyona gittim ki, yer yerinden oynuyor. Radyo Müdürlüğü benim konuşma bandını mühürlemiş, savcılık hareketlenmiş, TRT Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Suat Sinanoğlu konuşmak için beni çağırıyormuş...

 

Annemin sözleri ile dingin olduğum için sakin sakin izledim gelişmeleri... Sinanoğlu ile de konuştum.

 

Konuşmamın, ortalığı velveleye veren bölümünü aynen buraya alıyorum:

 

Özerk TRT’nin, Anayasa ve Mustafa Kemal ilkelerini savunmak ve benimsetmek görevini, ancak ve ancak özerk kafalarla   -altını çiziyorum, çünkü kırmızı ile çizilen; ‘özerk kafalar’dı- yürütülebileceği bilincine derin anlamıyla varmışsanız, işiniz onurludur ve bunun adı tarihi sorumluluktur...

 

Konuşmamın gerisi teknik ve donanım zorlukları ile ilgiliydi... Son bölümü “İyiye, doğruya, güzele... Çabamız, umudumuz bu yöne. İnanır mısınız?” diye bitiyordu.2

 

Şimdi siz, ister inanın, ister inanmayın...

 

Özerk kafa” dan…

 

Yangın çıktı!

 

Aslında yangın baştan başlamışmış da, sonuna körükle gidiyormuşuz...

 

***

 

1971, Ankara, 9/12 Mart dalga-dubarasından sonra... kontrol altına alındı.

 

Ve;

 

TRT Televizyonu için çıkartılan “Yangın Talimatnamesi”nin 121’nci maddesi uyarınca... yangın çıkartma potansiyeline sahip olduğumuz... noktasından hareketle “Milli Güvenlik gerekçesiyle…”!

 

Yangın söndürüldü. Biz, bir daha alınmamak üzere, işten çıkartıldık!

 

Şöyle bir “özerk kafa” ile temiz bir pencereden bakıldığında nasıl görünüyor ‘Beyaz Cam’?

 

Nasıl başladı, nasıl karardı?

 

40 yıl sonra bugün Türkiye’de;

“30’u ulusal olmak üzere 250 TV kanalı var.”

 

Ve “Doğan Yayın Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan; ‘Kimseye göbeğimizden bağlı değiliz. Dünyanın bir çok güçlü medya kuruluşu ülkemize gelecek...” dedi!.. 3

 

Kanal... Kanal... Kanal...

 

Yangın yok!

 

Ne var?..

 

***

 

Şimdi söz sizin.

 

Aşil’in topuğundan vurulduğu Troya mı? Parmak Çocuğu yeyip-yutan Dev mi?..

 

Ne?

 

Gökten düştü üç elma; biri anlatana, biri dinleyene, biri bana’ diye biter masallar; yani ‘olağanüstü hikâye’ ler.

 

- Bi’daha anlat.

 

Şimdi sıra sizde:

 

- Nasıl başladı?  Nereye geldi? Ne izliyorsunuz?

04. 02. 2008  

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

---------------------------------------------------------------------

(1) Adam Öykü dergisi, “Öykü Nedir ‘Öykünün isi daha zor...’ Erdal Öz, Cemil Kavukçu, Ayşe Sarısayın, İnan Çetin, Faruk Duman”, Ocak-Şubat 2005, sayı: 56, sf.33-34

 

(2) TRT Ankara Radyosu program yapımcı: Serpil Akıllıoğlu, yayın gecesi:31 Ocak 1970

 

(3) Hürriyet, 15 Ocak 2005, ‘Medya Davos’u başlıklı haberde Aydın Doğan’ın konuşmasından

 
< Önceki   Sonraki >