Yazdır E-posta

30. YILINDA “SÜRÜ”YÜ HATIRLAMAK


Anlatılan -hala- bizim hikayemiz


“Sürü”nün filme dönüşme serüveni, 1978 Şubat’ında Yılmaz Güney’in Kayseri Cezaevi’nden İzmit’e sevk edilmesiyle başlar. Mahpusluk koşulları birazcık düzelip arkadaş ziyaretleri sıklaşınca, dışarıdan gelen bir teklif üzerine Güney’in yeniden ele aldığı eski öykülerinden biri, sonradan Türkiye sinemasının mihenk taşlarından birine dönüşür. “Sürü”ye bugünden bir bakış denemesi…

 

Necati SÖNMEZ

 

sürü“Sürü”, bana hep mucize bir film gibi gelir. Her şeyden önce, yapım şartları açısından imkânsız bir proje; her tür fiziksel olanaktan ve dahi özgürlüğünden yoksun bir sinemacının, bir filmi yoktan var etmesinin hikâyesidir, “Sürü”nün çekim serüveni. Ve Yılmaz Güney’deki yaratıcılık cevherinin nadide bir örneği, aynı zamanda.

 

Bırakın prodüksiyon olanaklarını, senaryosu bile imkansız koşullarda yazılmış bir film. Yılmaz Güney, bazı söyleşilerinde cezaevinde yazmanın zorluklarına değinmişti. 70’ten fazla kişiyle paylaştığınız bir koğuşta, kafanızın içinde bir dünya yaratmaya ve bunu tüm ayrıntılarıyla kâğıda dökmeye çalıştığınızı düşünün! Hele de Yılmaz Güney gibi kimsenin sevgisini saygısını esirgemediği, selamı sabahı eksik etmediği popüler bir mahkûmsanız…

 

“Yol” için en azından şöyle bir durum vardı: Kendisinin de anlattığı gibi Güney, aynı koğuşu paylaştığı insanların hikâyesini yazıyordu. Onları gözlemliyor, gözlemlerini bir şekilde karakterlerine yansıtıyor, yaşadığı ortamla içli dışlı bir senaryo kuruyordu. Gelgelelim “Sürü”deki gibi, içeride olup da ‘dışarıyı’ bu kadar iyi yansıtan bir hikâyeyi üstelik en ince detayına kadar plan plan tasarlamak için kafasının içindekilerle başbaşa kalması, aylarca hikâyesiyle yatıp kalkması gerekirken; Güney, o kalabalık içinde kendi başına kalmakta nasıl zorlandığını, koğuş arkadaşlarının yakın ilgisinden kimi zaman ne kadar bunaldığını, dili döndüğünce bunu arkadaşlarına anlatmaya çalıştığını, hepsinin de durumuna üzülüp zerre kadar üstlerine alınmadığını anlatır. Umarım gün gelir, bu koşullarda çalışan bir yönetmenin hikâyesi de filme çekilir…

 

Sonunda Zeki Ökten’in katkısıyla ortaya öyle bir film çıkmıştır ki, belli bir coğrafyanın belli bir yöresinde yaşayan insanların alabildiğine gerçekçi öyküsünü anlattığı için değil sırf, bunu son derece evrensel bir destana dönüştürebildiği için günümüze kadar dimdik ayakta kalabilmiştir. Öyküyü kısaca hatırlayalım: Hamo, doğuda hayvancılıkla geçinen göçer bir aşiretin reisi. Oğlu Şivan, kan davalı oldukları bir ailenin kızıyla, Berivan’la evlidir ve babasına rağmen onunla evlenmiştir. Bu üç karakter, koyunlarını satmak üzere trenle Ankara’ya doğru yola çıkarlar… Bu sade görünen hikâye ve ana damarını oluşturan tren yolculuğu, detaylarla öylesine zenginleşir ki, “bir görüntü bin kelimeye bedel” sözünü hatırlatır sık sık. Filmin bir yerinde, Hamo’nun traktöre bakarkenki yüz ifadesini ve kafa karışıklığını hatırlayın. Ya da Ankara’yı gösteren birkaç genel planın nasıl özenle seçildiğini… Finalde, arka arkaya gösterilen banka tabelalarının tek başına pek çok şeyi özetleyişini…

 

“Sürü”, evet Türkiye’nin hikâyesi. Ama sadece 70’lerin Türkiye’sinin değil, günümüz Türkiye’sinin de hikâyesi; günümüze kadar gelen sancıların, çelişkilerin özeti gibi. Feodalite ile modernleşme, geleneksellik ile çağdaşlık, cehalet ile aydınlanma, yoksulluk ile varsıllık arasında sıkışıp kalmış bireylerin ve onları öğütüp duran sistemin hikâyesi. Ayrıca sadece Türkiye’nin değil, değişim karşısında bocalayan, yaşamın dişlileri arasında ezilip giden bütün ‘küçük’ insanların hikâyesi. (Bu evrensel ruhun ölmediğine dair taze bir örnek: 2007’nin Cannes Film Festivali’nde gösterilen en güzel filmlerden biri, Uruguay yapımı “Papa’nın Tuvaleti”, Yılmaz Güney sinemasının eskimek bir yana, başka topraklarda filiz vermeye devam ettiğini kanıtlar gibiydi.)

 

Yapıldıktan 30 yıl sonra bile filmi her izleyişte insanın tüylerini diken diken yapan şey bu evrensel özü olsa gerek. ‘Bile’si bile fazla; gerçekte “Sürü”yü tam da bugün izlemek ve izletmek lazım, özellikle yeni kuşaklara. Her ne kadar, Yılmaz Güney’in bir nebze aydınlatmaya çalıştığı o karanlığa gözünü açmış, orada doğup büyümüş 12 Eylül çocuklarının idrak yeteneğine ve sinema kültürüne dair kesif bir karamsarlık beslesem de… Çok mu önyargılı oldu? Buyrun size, Güney’le ilgili internet ortamında rastladığım ve ‘yorumsuz’ olarak aktarmakla yetineceğim bir yorum: “insanları değerlendirirken ideolojik yaklaşmayalım lütfen. Bugün sırf popüler diye eleştirilen Sinan Çetin’in Yılmaz Güney’den kat kat üstün olduğu basit bir gözle bile fark edilen bir gerçek. Sinema dilinden tutun da bilgisine görgüsüne hayat tecrübesine kadar.”

 

İnsan kestiremiyor; Hamo’ların saf cehaletine mi yanmalı, yoksa günümüzün köreltilmiş dimağlarına mı?

 

 
< Önceki   Sonraki >