Bireyleşemiyoruz!
Eren KESKİN
Kadınlar, dünyanın her yerinde her türlü ezilmişliği iki katlı yaşıyorlar. Bizim gibi feodal ve militer değer yargılarının fazlasıyla biçimlediği toplumlarda ezilmişlik oranı da artıyor. Türkiye açısından baktığımızda gerek hukuk alanında gerekse sosyal ve politik anlamda kadınların durumu değişmiyor ya da değişim yavaş gerçekleşiyor.
Militarizm erkek egemenliğinin son aşaması. Topraklarımıza hükmeden, yaşamımızın her alanına müdahale eden militarist yapı kırılmadığı için kadınların durumu da değişmiyor.
Totaliter bir devlet yapısı içinde yaşayan toplum açısından temel mesele toplumun da totaliterleşmesi. Ne yazık ki, toplumu oluşturan bireyler de egemenlerine benziyorlar.
Hannah Arendt şöyle diyor; “total terör insanları birbirine ezdirerek aralarındaki alanı yok eder. Kendilerini ayrı bireyler olarak göstermeyen kendiliğinden harekete geçme imkânından yoksun insanların bir kişi olması ya da bir kişi olarak davranması olanaksızdır.”
Yaşadığımız coğrafya da kadınlar ve toplumun büyük çoğunluğu açısından durum bu. BİREYLEŞEMİYORUZ.
Toplumsal cinsiyet ilişkileri, militer ve feodal yargıları öylesine belirliyor ki bizleri biz kadınlar da bu ilişki biçiminden soyutlayamıyoruz kendimizi.
Bugün egemen yapı bu bireyleşemeyen, adeta “cami ile kışla” arasında kalan topluma bir tartışmayı dayatıyor. Kadınların kimliği, giyim kuşamları üzerinden erkekler tartışıyor ve kadınları da kendi saflarında yer almak üzere bu tartışmaya katıyorlar.
Öncellikle belirtmek isterim ki; “Politik İslama” karşı her zaman demokratik mücadele vermekten yanayım. Ancak bunun militarizmin koyduğu yasaklarla olabileceğine hiç inanmıyorum. Şunu hiç unutmamak gerekir ki “baskı cemaatleri güçlendirir”.
Asıl olarak Türkiye’de yapılan da budur. İttihat Terakki kalıntısı bir Türkleştirme ve Sünni Müslümanlaştırma projesi olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin uygulaması hep bu yönde olmuştur. Militarizm, “Kürt sorunu”, “Ermeni sorunu” ya da “İslam tehlikesi” gibi korkular üretip bu topluma yayarak yarattığı “resmi ideolojiyle” besleyerek insanların bireyleşmesine izin vermeden kendisi gibi düşünmesini sağlamıştır.
Militaristler her zaman “kontrol edebilecekleri" kadar güçlü “düşmanlara” ihtiyaç duymuşlardır. İslam korkusu da özellikle yaratılmış bir korkudur.
Unutmayalım, bu topraklarda en çok imam hatip okulu 12 Eylül darbecileri tarafından açılmıştır. Din dersi 12 Eylül darbecileri tarafından zorunlu hale getirilmiştir. Ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin laik bir devlet olduğu koca bir yalandır. Türkiye'de devletin dini vardır. Ve bu da Sünni Müslüman’dır. Gerçek laisizmde devlet dinden elini tümüyle çekmiştir. Türkiye’de ise din bir devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından kontrol edilmektedir. Ve bana göre Diyanet İşleri Başkanlığı'nın zihniyeti ile Genelkurmay Başkanlığı zihniyeti arasında hiçbir fark yoktur.
AK Parti ile Genelkurmay arasındaki varmış gibi gösterilen çelişkinin de çok derin olmadığına inananlardanım. Onlar, Şemdinli davasındaki cesur savcı mesleğinden atılırken, Kürdistan bombalanırken, Ermeni soykırımı yok sayılırken gayet güzel anlaşılıyorlar.
Dünyanın bana göre en özel entelektüellerinden biri olan Edward Said, Benda’yı anlatırken entelektüelli şöyle tanımlıyor; “İktidarın yüzüne karşı doğruları söyleyen biri, hiçbir dünyevi gücü eleştirilemeyecek ve sorgusuz sualsiz itaat edilecek denli büyük ve nüfuzlu görmeyen, haşin, uzun dilli, olağanüstü cesur ve öfkeli bir bireydir entelektüel”.
Ben de diyorum ki bizi korkularla yönetenlere karşı öfkemizi cesaretle dile getirelim.
Kadınların gerek özel gerekse kamusal alanda istediği gibi giyinmesinden yanayım. Sırf türban taktıkları için kadınların eve kapatılmasına karşıyım. Ama bunu söylerken şunu da hiç unutmamak gerekir diye düşünüyorum. Gerçekten demokrat olmak istiyorsak hem militarizme ve onun bize dayattığı korkulara hem de Politik İslam'ın yayılmasına karşı demokratik bir mücadele vermek zorundayız.
13.2.2008