Yazdır E-posta

ıÜüAmerikan seçimleri

Haluk GERGER

15 yıl önce, Özgür Gündem Gazetesi’nin 27 Ekim 1992 nüshasında, “At Yarışı” başlıklı makalemde, Bill Clinton’un da adaylar arasında olduğu Amerikan başkanlık seçimleri öncesinde şöyle yazmıştım:

 

“Bizdeki öğrencilerin küçük yaşlardan başlayarak koşuldukları ‘sınav sistemi’ bir tür at yarışı olarak nitelendiriliyor ya, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki başkanlık seçimleri de öyledir. Orada da insanı tüketen bir  yarışa koşulan adaylar şimdi son dönemece girdiler. Şimdi yarışın en heyecanlı ve zorlu anları yaşanıyor; yarışçılar, televizyon ekranlarına çıkartılıyorlar.

 

Onlar havanda su döver ve insanları laf ebeliğiyle dolandırmaya çabalarken, Amerikan halkı da bakıyor; hangisi daha uzun boylu ve yakışıklı, hangisi daha dinç ve enerjik görünüyor, hangisinin ağzı daha iyi laf yapıyor, kimin karısı daha fedakar, vs...

 

Arka plandaki müşterek bahisçiler ise, Wall Street’ten kumarı kızıştırıyorlar, medya da onlar adına yarışçıları değerlendiriyor; en mahrem anılar, en kirli çamaşırlar didik didik, bir yıpratma, karalama kampanyası sürüp gidiyor.

 

Bu yarışta ne ararsanız var; bahsi müşterek, yalan dolan, iftira, laf ve düşünce cambazlığı, casusluk, heyecan ve macera!.. Olmayan tek şey, çağdaş Amerikan toplumunun çok boyutlu bunalımlarına çare, seçenek, çözüm.

 

Atlar koşulmuşlar bir acımasız yarışa, koymuşlar kumar masasına önce kişiliklerini, sonra Amerikan halkının çıkarlarını ve insanlığın geleceğini, büyük kumarbazların ruletini çeviriyorlar.

 

Aslında, bu  bir oyun, bir kumar, bir yarış. Bunu tüm oyuncular da biliyor ve rollerini oynuyorlar. Sonuçta, yarışçılardan biri, Amerikan halkının seçime katılan yarısının, yarıdan bir fazla oyuyla kazanacak!

 

Amerikan demokrasisinin bir masalı daha mutlu sonla bitecek...”

 

Şimdi, bir başka Clinton’un, eski Başkan Bill Clinton’un karısı Hilary Clinton’un, favori adaylardan olduğu, yenisi var beşer yıllık “at yarışı” serisinin.

 

Burjuva demokrasisinin, ne denli boş bir “özgürlük gösterisi”, insanların aldatılmasına dayalı bir göstermelik oyun, bir sahne gözboyacılığı olduğu bir kez daha kanıtlanıyor. Bu büyük sahtekarlığın ne büyük bir yığınsal yanılsama yaratabildiği de görülüyor. Sadece Amerika’da değil, neredeyse bütün dünyada insanlar heyecanla izliyorlar yarışı. Amerikalılar üstelik oyunda tayin edici rol oynadıklarına dahi inanıyorlar! İnsan aklına bu denli ziyan ancak insan izanıyla bu denli oynanabilmesiyle mümkün... Toplumun kendi yazgısından bu denli kopartılabildiği, insanın bilincine bu denli uzaklaştırılabilmesinin, aklın bu denli denetim altına alınıp şekillendirilebilmesinin, insanların bu denli kendi kendilerini aldatıp dolandırıcılığa gönüllü koşulmasının, ancak “Fareli Köyün Kavalcısı” türünden fantastik masallarda kurgulanabileceğini düşünenler Amerikan seçimlerine bakmalılar.

 

İnsanın bu denli yitimine ve yıkımına hüzünlenmeden edemiyor insan. Yalanın hegemonyasının, demagojinin üstünlüğünün, şarlatanlığın galabesinin ulaştığı boyutlar, gerçekten yaralıyor insanı... İnsanın insanlaşma serüvenindeki bu kadar yavaşlık, bu kadar geri kalmışlık, dehşete düşürüyor insanı...

 

İmajlar dünyasının buharlaşan kişiliklerin panayırında tek gerçeklik para. Yüzmilyonlarca dolar dönüyor ortada. Cumhuriyetçi aday adaylarından Mitt Romney kendi cebinden 35 milyon dolardan fazla harcadı kampanyasında. Görece “yoksul” adaylardan Hilary Clinton ise, geçenlerde kişisel hesabından 5 milyon dolar aktardı seçim bürosuna. Daha şimdiden delege başına harcanan paranın 300,000 doları aştığı söyleniyor. Sadece adaylık parayla değil; milyonlarca yoksul “seçmen” kütüklere yazılma imkanından bile yoksun. İki parti cenderesi dışında aday olmak deveye hendek atlatmaktan zor. Örneğin, Amerikan Komünist Partisi, 89 yıllık hayatı boyunca hiçbir zaman eyaletlerin tümünde seçimlere katılma olanağı bulamadı...

 

“Ha Ali Veli, ha Veli Ali” deyişi Amerikancada da vardır (Tweedledum, tweedledee) ve burjuva demokrasisinin Amerikan versiyonunu tam anlatır.

 

Aslında, “Amerikan demokrasisi” denen şeyin kendisi başından bu yana sorgulanmalıdır. Bu kendine özgü “demokrasi” hep yanlış anlaşılmıştır ve onu tam kavrayamayanlar arasında Marx ve Lenin gibi dehalar da vardır. “Amerikan demokrasisi”ni, burjuva demokrasisinin Avrupa’daki türünden ayırmak gerekmektedir; aynen, burjuva demokrasisinin sosyalist demokrasiden farklılığını saptamak zorunluluğu gibi.

 

Belki öncelikle bu ikinci ayrıma bakmak gerek: Sosyalist demokrasi, proletarya diktatörlüğü ile başlar; devlet sönümlendikçe derinleşir; devlet ortadan kalktığında, yerini özgürlükler dünyasına bırakarak yok olur. Klasik demokrasi ise, kapitalizmde devletle (sınıflarla) başlar; burjuva sınıf tahakkümü ölçüsünde göstermelik hal alır, sınıflararası denge ile derinleşir; (sosyalist) devrimle, ya da büyük krizlerde yerini faşist diktatörlüğe bırakarak, yok olur. Her iki halde de, demokrasi ile devlet arasında bir bağ vardır ve “Amerikan demokrasisi”ne, onun tarihsel seyrine de bu açıdan bakmak gerekmektedir.

 

ABD’de bir dönem devlet yoktur, dolayısıyla devleti, yasaları, onlara işleyiş kazandıran kurumları, gerektiren demokrasi de yoktur. Kovboy dünyası, Kıta’nın fethi, yerli halkların soykırımı vardır bu dönemde. Sonralarıysa, kölelik egemendir, ardından iç savaş gelir. Sonra, tekeller doğarken, genel burjuva tahakkümün boğduğu demokrasi sözkonusudur. Daha sonralarıysa, hırsız baronların tahakkümü ve emperyalist devlet kapitalizmi ile güdükleşmiştir demokrasi. Arada, iki paylaşım savaşı, yaygın linçler, bir fiili devlet örgütlenmesi olarak Ku Klux Klan, sayısız askeri müdahaleler, irili ufaklı savaşlar, Soğuk Savaş’ın boğucu atmosferi, Mc Carthycilik vardır. Bugünse, PATRIOT Yasası, işkence uçakları, “terörle mücadele” terörü çerçevesinde işlemektedir “Amerikan demokrasisi”...

 

ABD’de bugün de, ekonomik durum ve sosyo-kültürel ortam bakımından da, sosyal haklar ve demokrasi açısından da, “Üçüncü Dünya” özelliklerini taşıyan toplumsal-coğrafi alanlar bulmak hiç de zor değildir. “Amerikan demokrasisi” ancak şu gerçek çerçevesinde sağlıklı biçimde kavranabilir: Bütün gelişmiş sanayi toplumları içinde, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik gibi hayati konularda kesinlikle en geri ülkedir ABD ve hatta kategori dışında kalmaktadır. İkinci olarak, yine bu çerçeve içinde düşünüldüğünde, ABD, o tür ülkeler içinde, sosyal gelişginlik bakımdan en geri olan; modernleşme ve gelişmeye uyum gösteremediği ölçüde, son derece tepkili; milliyetçiliğin, dini fanatizmin, geleneklerin, tutuculuğun, gericiliğin en yaygın biçimde bulunduğu; gündelik yaşamda şiddetin, kutsanmış ailenin, erkek egemen değerler ile televizyonun, pembe dizilerin, kasaba faşizminin, hurafelerin geniş kesimleri tutsak aldığı; saldırgan ve bilgisiz olduğu ölçüde yabancıdan korkan, dünyaya, insanlığın geri kalan kesimlerine önyargılı, bir ülkedir Amerika. Elbette bunun zıddı bir Amerika da vardır ve iki Amerika sancılı, gerilimli, çatışmalı bir birliktelik yaşamaktadırlar.

 

Yine de bugünkü seçimlerin ilginç bir özelliği var. 2008’de bir kadının ya da (Kenya’lı bir baba ile beyaz Amerikalı anneden doğma) bir siyah derilinin Başkan seçilme olasılığı yüksek görünüyor. Bu ikilinin Demokrat Parti’yi (başkan ve yardımcısı adayları olarak) birlikte temsil etme olasalığı da düşünülmeli. Bugün bu iki adayın bu denli önde olmalarının bile ABD açısından büyük anlamı var.

 

İlk bakışta, bu durum, Amerika’daki sosyal ilerlemenin, politik gelişginliğin bir sonucu gibi görülebiliyor ama bence asla bütünüyle bu türden bir “gelişme”ye tekabül etmiyor. Tam aksine, özellikle bir siyah derilinin böylesine öne çıkması, esas olarak, ABD sistemindeki derin krizin göstergesi.

 

Özellikle Barack Obama’nın tümüyle “değişim” üzerine inşa edilmiş imajı, kökten bir değişimi gerçekleştirme sözünde anlam bulan politik konumu, sistemdeki krizin, toplumda var olan hoşnutsuzluğun ve buna bağlı değişim talebinin ve giderek çaresizlik duygusuyla öfkenin, yüzyılların önyargılarını parçalayacak düzeylere ulaştığını kanıtlıyor. Bu öylesine temel toplumsal ihtiyaç ve talepdir ki, en gerici yerlerde bile, kadına ve ötekiye son derece önyargılı koşullanmış insanlar akın akın bir kadına ya da Afrikalı Amerikalıya oy veriyorlar. Bu ikilinin yarıştaki favori konumları, özünde, toplumun geniş kesimlerinin eskisi gibi yönetilmek istemediğinin en önemli göstergesi aslında. Değişim talebi, var olandan şikayet etmek demek. Adaylar bakımından seçmen tercihinde temel ölçüt, “değişim”i gerçekleştirme yeteneği, inandırıcılığı. Bu, bütün adaylar için geçerli. Muhafazakar Cumhuriyetçiler bile “değişim” üzerinden propaganda yapmak zorunda kalıyorlar. Özellikle Barack Obama’nın en büyük kozu da “değişim”le özdeşleştirilmiş olmaları. Hilary Clinton ise, Sistem’in parçası görünümünü, “deneyim” diye pazarlamaya, bunu “değişim”i  gerçekleştirmede avantaj diye yutturmaya çabalıyor.

 

Ama bu ikili, aynı zamanda, sistemin esnekliğini, toplumsal öfke ve talebe verdiği manipülatif yanıtı da temsil ediyorlar. İkisi, aynı zamanda, burjuva demokrasisinin toplumu dolandırma kapasitesinin yüksekliğini de gösteriyorlar.

 

Üçüncüsü, bu durum, yığınların bütün bilinçsizlikleri içinde, çok farklı ve çelişik nedenlerle, reel protestolarını bir ham hayal peşinde nasıl harcayabildiklerinin de acıklı görüntüsü. Perspektiflerini yitirmiş, bilinçleri kaydırılmış, sınıfsal ihtiyaçlarına göre değil de, çoğu nesnel konumlarına yabancı değerlere göre hareket eden ve popüler kültürün girdabında sağa sola savrulmuş çaresiz, şaşkın, için için öfkeli, derya içinde çırpınan ama derya bilmez ve biraz da “akrep gibi” olmuş yığınların, kendi başlarına kaldıklarında, gösterecekleri  “içgüdüsel” tepkilerin ürünü Obama ile Bayan Clinton. Din gibi, reel koşullara protestonun, öfkeli ve acılı çığlığın simgeleri ancak böyle “Fareli Köyün Kavalcıları” oluyor ve insancıkları müşteki oldukları Düzen’de, hayat koşullarında, geleceksizliklerinde boğmaya götürüyorlar.

 

Nihayet, bir bakıma, sistemin de çaresizliğini gösteriyor bu durum. Aslında Düzen’e boyun eğmiş, giderek, ona hizmet eden bir “Tom Amca” olan ama bugün sahnedeki “en radikal”i oynayan Obama’nın, seçilirse, kaçınılmaz başarısızlığı belki de daha büyük bir kriz demek olacak. İnsanların “değişim” gibi dehşetli bir ihtiyaç, son derece iddialı talep ve doğası gereği radikal bir olgu için sadece deri rengine ya da cinsiyete göre oy vermesi, daha doğrusu, politik bir seferberlik sürecine dahil olması, kendi başına, kriz demek değil midir? Bu faktörlere indirgenemeyecek bir şeyin, “değişim”in, bu durumda, sınırları, sistemin kaldıramayacağı, onu aşan sınırsızlıklara ulaşma eğilimi taşımıyor mu? Bu bir kriz başlangıcı sayılmaz mı? Statükonün bizzat kendisinin “değişim”i temsil etmesi sağlıksızlığın had safhası değil midir? Değişim, deri rengini ya da cinsiyeti aşıyorsa, yeni değişim ölçütleri arayışı ortaya çıkmaz mı ve bu süreç sistemi zorlamaz mı? Hele ya bir de gerçek değişimin, devrim olduğu anlaşılırsa?..

 

Sonuçta riskli, “denize düşenin yılana sarılması” ya da “son kozların oynanması” gibi bir tercih, sözkonusu olan. Düzen’in manipülasyon imkanlarının uç noktasını da simgeliyor özellikle Obama. Öyle ya, akla gelecek ilk soru, “ya bundan sonrası?” “Benden sonrası tufan” diyemeyeceklerine göre egemenler, ya bundan sonrası? “Günü kurtarma”nın yolu anlaşılan şimdilik bu. Gerçekten, toplum bakımından yeni bir hüsranın ardından, “sonrası ne ola ki?..”

 

İşte bundan sonrası, tarihe ve hayata başka bir müdahalede yatıyor. Ama, “proletaryaya elveda” derseniz, sonrası da yok...

 

Gelecek de yok...  

 

Neyse ki, biliyoruz; ABD’de de işçi sınıfı var...

 

Öyleyse, uzak gibi görünse de, gelecek de var...

 

 

 
< Önceki   Sonraki >