|
Mikro iktisada giriş: Karşılık, boşluk ve alışkanlık Karşılıklarımız neye karşılık geliyor? Alışkanlıklarımızdan başka neyimiz var? Boşluk dönüşmeye nerede başlıyor? Barış YILDIRIM Modern hayatımız karşılıktan geçilmiyor. Her şeyin bir karşılığı var. Çalışmanın, bir evde oturmanın, yaşamanın, film seyretmenin, her şeyin ama her şeyin bir karşılığı var. Sadece para-zenginlik üretimine dayanan kapitalizmin armağanı değil bu. Sevginin de bir karşılığı var. Çocuk sahibi olmanın, birisine iyilik yapmanın, sizi seven birisinden bir şey beklemenin de. Belki bunların paraya çevrilmesi ve giderek kurnazlaştırılması kapitalizmin marifeti olabilir. Ama karşılık, kapitalizmden çok önceye dayanıyor. Örneğin iyi insan olmanın karşılığının cennete gitmek olması gibi. Aslında burada bahsettiğimiz, insanın iyiliğinin karşılığında cennete gitmesi değil, cenneti iyiliğin karşılığı olarak görmesi. Bu ‘karşılık’ fikrinin kökenine doğru yürümenin ne denli gerekli olduğu itirazı bir yana, konu oldukça kapsamlı olduğundan belki de bu yazıya düşen kimi görüntülere bakınmakla yetinmek: bir şeyin karşılığının olduğunu düşünmek neyin belirtisidir? Eğer bu soruya cevabımız “elbette ki her şeyin bir karşılığı vardır, yoksa her şey anlamsız olurdu” değilse, gidecek çok yolumuz var demektir. Hayatımız boyunca girdiğimiz ilişkiler, belki hiçbir şeyin karşılıksız olmadığı sonucunu içimize kazıdı. Bazen, yaptığımız şey karşılıksız kalınca onu bir daha yapmamak gerektiğini hissettik, böyle düşünmesek bile karşılıksız kaldığımızda içimizde büyüyen bir boşluk bulduk. İşte bu ‘karşılıksızlık’ korkusu ya da fikri üzerinde durmak gerekiyor belki de, karşılık coğrafyasının anlamı için. Karşılıksız kalmak ne demektir? Çok açıkça ve doğrudan ‘boşluk’tur. Anlamının tamamına ulaşamama, boşa gitme, boşlukta kalmadır. ‘Emeklerim boşa gitti’ dediğimizde, öncelikle tüm emeğimizin bir karşılık yaratmasını beklediğimizi ifade ederiz. ‘Hiç de beni seviyor gibi değilsin’ dediğimizde, sevgiyi bir şeyle kıyaslıyor daha doğrusu ölçüyoruzdur: Beni sevsen şunu yapmazdın. Çünkü bilinir ki her şeyin bir karşılığı (üstelik belirli bir karşılığı) vardır. Ama bu karşılık oluşmadığında, her şey ‘kayıp’tır, sanki biz bir boşluğa karşı savaşıyormuşuz da o lanetli ‘kara delik’ her şeyi yutuyor, emeklerimizin o çok hak ettiğimizin karşılığını bize vermiyordur. Günümüzdeki adalet duygusunun da bir yanıyla bu karşılıklılık ilişkisinden muzdarip olduğunu söyleyebiliriz. Herkese yaptığının karşılığı geri verilecektir. Hatta bu tam olduğunda, gerçek adalet kazanılmış olacaktır, örneğin ilahi adalet; hiçbir şeyin boşa gitmediği ya ödüllendirildiği ya cezalandırıldığı bir durum olacaktır. Karşılık öyleyse öncelikle iki şeyi ifade eder: birbirinin karşılığı olan iki ‘şey’i. Bu bilimsel düşüncenin de doğruladığı bir şeydir. Neden – sonuç ilişkisi ‘karşılık’ fikrine uygun bir akıl yürütme olmaksızın kendini ne derece kurabilir? Ama karşılık deyince, neye neyin karşılık geldiği nereden bilinecektir? Örneğin, çocuğumuza verdiğimiz sevginin karşılığı onun da anne-babasını sevmesidir: ‘Bu mu olacaktı senin için yaptıklarımın karşılığı’. Ama neden? Kim belirlemiştir bu yasayı? Neden çocuğun sevilmesi, onu annesine babasına bir karşı-sevgi duymaya zorlar. Ebeveynler, çocuk yapmış ve sevmeye dünden hazır bir şekilde ‘çoğalmışlardır’. Çocuklarının da onları çok ama çok sevmesi arzuladıkları bir şeydir. Ama bu çocukların ailelerini sevmesi için yeterli midir? Bu örneğimizde karşılığımız, bizim verdiğimizin karşısında almak istediğimiz şeyi var etmek için kullandığımız bir şeydir. ‘Annemi niye sevmeliyim’, ‘Çünkü o seni seviyor yavrum’. Söylenebilecek şey temelde budur. Bir yandan karşılıklılık, siyasal yaşamda da yakamızı bırakmaz. Örneğin Türkiye’de askerliğin vatan borcu olması bunun en basit örneği. Devlet varsa, toplum varsa, onun sürdürülmesi için gereken her şey bizi borçlandırmak üzerine kuruludur, elimize bir şey geçmiştir ve bunun da bir karşılığı olmalıdır ve bazı karşılıklar parayla ödenmez. Bazen bu karşılıklılık ilkesi onurun da ilkesi olur: “O benim için neler yaptı, ben de onun için yapmalıyım.” Karşılıklılık fikri sadece iki ‘şey’ gerektirmez, bir de ‘şeyleştirici’ gerektirir. Sevginin karşılığının sadakat olduğunu varsayalım. Birisi bize sadakat ile sevginin ilgisi yoktur dediğinde, bir dogmadan başka neyi savunabiliriz? ‘Hayır, öyle sevgi olmaz’. Deyip duracağımız, dile gelen bir söyleme isteğidir. Belki alışkanlıklarımız, belki bize ters geleceğini hissettiğimiz bir durum, ama ‘sadakat yoksa sevgi de yoktur’ anlamına gelen bu itiraz iki şeyi birleştirir. Annenin sevgisi karşılığında çocuk sevgisi, iş karşılığında para, para karşılığında iş, üç saat taş taşıma karşılığı yatacak yer vs. tüm bu karşılıklılıklar ilişkileri ifade eder. Ama bu ilişki, eğer ilişkiye girenlerin içinde bir ‘yazgı’ değilse nereden gelir? Üstelik ilişkinin kurulduğunu göstermesi bakımından ‘şeyleştirici’ özel bir anlam kazanır. Yani ben, örneğin sevgi ile sadakat, erkek ile kadın, güven ile dostluk vs. arasında bir karşılık ilişkisi kuruyorsam, bu tamamen benim inşa ettiğim bir ilişki anlamına gelir. Bugün benim belki alışkanlık belki de farkında olmadan yeniden ürettiğim bu ilişkiler, toplumun ve zihnin gelişim tarihinde bir yerlerde, bir şekilde gelişmiş olmalıdır mutlaka. Ancak ilke için değişen bir şey yoktur: bu ilişkiyi inşa etme biçimleri, belirli bir akıl yürütme (onu buna, bunu şuna, şunu da tekrar ona bağlayan ve böylelikle onu o, bunu bu, şunu da şu yapan) tarzına dayanır. Bu akıl yürütme, karşılıklılık ilişkisinde nasıl bir yorum getiriyorsa, hayatın diğer alanlarında da aynı tür de bir ilişki kurmaya yeltenecektir. Diyelim ki bir ağaç, herkes için farklı şeyler ifade eder. Örneğin bir kağıt fabrikası için o hammaddedir, ama bir başkası için de gölge. Karşılıkları çok çok farklıdır, ama her ikisi de ağacın kullanımıyla ilgilidir. Eğer, zihin, sürekli olarak bir şeyden nasıl faydalanacağıyla ilgiliyse ancak o zaman karşılıktan bahsedebiliriz. Onun karşılığı ne; bu ne kadar eder... alma-verme, hesap-kitap, ölçme-biçme... Günümüz insan zihninin her etkinliğinde aradığı bu karşılıklılık, insan zihninin bu konularla içli dışlılığında var olmuştur. İnsan, sürekli almanın ve vermenin hesabını yapmaya başladığında bu karşılık duygusu onun yol arkadaşı olmuştur, iki şeyle birlikte: özne olarak kendisi ve öteki olarak boşluk. Bu ikisinin arasında olmaksızın, tayin edilecek hiçbir karşılık yoktur. Bu denklem, aynı zamanda anlamın da imparatorluğuna işaret eder. Artık yapılacak eylemin karşılığını ifade eder anlam. Ne karşılığı var? O zaman niye yapayım? Bu soru sorulduğunda artık, borç-alacak ilişkisi de, çeşitli var oluşları şeyleştirip birbirinin karşısına dizmenin de mekaniği hazır demektir. İş artık, onları en verimli, karşılığı en yüksek şekilde kullanacak fırsatçıların sahneye çıkmasına kalmıştır. "Onur" gibi durumlarda karşılığın yeri nedir öyleyse? Eğer bir dostumuzun yaptığı fedakarlığın karşılığı olarak kendimizin yapması gereken bir başka fedakarlık yükümlülüğü doğduğunu düşünüyorsak, bizi ‘ben’e yapıştıran bir boşluk korkusundan bahsetmeliyiz. Gerçekte, dostunuzun yaptığı fedakarlık değildir ve karşılığında sizin hiçbir şey yapmanız gerekmez. O kendi ahlakından yola çıkarak bir eylemde bulunmuştur. Size düşen bunun karşılığını vermek değil, olsa olsa bir eylemde bulunmaktır. Dolayısıyla karşılıklılık söz konusu olunca mevzu bahis edilen şey onur değil; belirli bir ahlakın onur olarak algıladığı ancak yeterince ‘yukarıdan’ bakıldığında büyük makineyi anlamlı, sevimli kılacak işlevlerdir. ‘O benim için öldü, ben de onun için öleceğim’ derse bir insan, söylediği şey bir karşılığın yerine gelmesi olmaz. Bir ahlakın sürdürülmesi olarak, bir eylem ve yaratım olur. Ancak ne zaman ki insan yapılan bir eylemin borç doğurduğu, belirli bir eylem ya da sonucu koşulladığı düşünülür, işte o zaman karşılıklılık ilkesi yukarıda anlattığımız biçimde işler. İki şey yaratır ve kendisini bir şeyleştirme aracı olarak sunar. Şeyleştiren ben, tehdit ise boşlukta kalmak olur. Böylece bitmek bilmeyen borçlar, muhasebe defteri hayatlar için temel koşullar da sağlanmış olur. Marks, değiştirilmesi gereken düzenden yaşanılası düzene geçerken bir geçiş dönemi öngörmüştü. Bu sosyalizmdi. Sosyalizmin temel ilkesi, herkesten yeteneğine göre, herkese emeğine göre idi. Yani bu toplum da temelde karşılıklılık ilkesini işletiyor olacaktı. Ama yaşanılası, ‘demirden, topraktan ve ateşten doğanların en mükemmeli’ için vakit geldiğinde artık herkesten yeteneğine göre alınacak, ancak herkese ihtiyacına göre verilecekti. Burada karşılıklılık ilkesi aşılmış olacaktı. Herkes ‘elde ettiğini’ bir şeyin karşılığı olarak görmeyecek, bunu bir gereklilikle, yani ahlakla açıklayacaktı. Bir tavır olarak, bir yaratım olarak. Bu yeni hatta sonraki yaşamda insan, böylece ahlakında da var oluşunda da borç-alacak ilişkisine girmeyecekti. Yeni şeyler düşünecek, yeni düşünme yolları icat edebilecekti. Öyleyse, toplumsal-siyasal-ekonomik zincir içerisinde insan, karşılıklılık ilişkisini belirli iktidar ilişkileri, belirli alışkanlıklar olarak sürdürür ve onları üretir. Kapitalizmin en karlı biçimini icat ettiği ve hayatı dayanılmaz hale getiren karşılıklılık ve onun ahlakı, öyleyse öncelikle zihinsel bir meseledir. Zihinsel demekle kasıt, şeyler arasında ilişkiyi kuran insanın başka ilişki çeşitleri üzerine kafa yorması, onları icat etmesi demektir. İnsan düşüncesinin bugün en güçlü alışkanlığı bu karşılıklılık ilkesini inşa etmektir. Güçlü bir alışkanlık demek, üzerinden en çok geçilmiş, en çok tekrar edilmiş olanı gerektirir. Binlerce yıldır eyleminin karşılığının ne kadar günah, ne kadar sevap; ne kadar para ne kadar zenginlik olduğunu düşünen insan, ahlaki davranışlarını da karşısındakinin hareketlerine göre belirlemiştir. Örneğin karşısındaki iyi biri değilse, ona iyilik yapmaya gerek yoktur. Önemli olan hak etme, yani karşılık ilkesidir. Ve her karşılık ilkesi iki şey ve bir şeyleştirici gerektirir. Oysa var olanın üslubu, sayısız ve ölçüsüzdür. İşte alışkanlık burada devreye girer. Sonuç alan, öğrenen insanın o şekilde düşünmeye devam etmesi. Sayısız ve ölçüsüz olan değildir mesele; mesele ben’dir, ihtiyaçlar ve çıkarlardır. Neden başka türlü düşünülsün ki? Şimdiye kadar hep böyle değil miydi? Bu bakış açısı burjuva devrimleri ve aydınlanmasından sonra da esas itibariyle değişmedi. Bir ‘ben’ ekseninde yeniden inşa edildi ve tekrarlandı. İnsana yeni alışkanlıklar kazandırıldı. Daha doğrusu, insanlara yeni alışkanlıklar kazanabilecekleri imkanlar sunuldu. Ama eski alışkanlıklar temelde yıkılmadı: borç ödeme alışkanlığı devam etti; karşılıklılık alışkanlığı yoğunlaştırıldı. Artık insanlara, karşılıklarını kendilerinin yaratabileceği düzlemler vaad edildi ve onlar da hala bu sahada çalışıyorlar. Alışmak sözcüğü için Türk Dil Kurumu sözlüğü 8 ayrı ve elbette benzer anlam veriyor. Yani alışmak sözcüğü 8 ayrı anlama karşılık geliyor. Yani alışmak sözcüğü, aslında sayısız pek çok ilişki türüyle ilişkilendiriliyor. Her duruma düşen sözcük sayısı ne kadar azsa dil ve dolayısıyla düşünme de o kadar sınırlı bir alanda gerçekleşiyor. Her durumu ifade eden sözcük sayısı ne kadar çoksa, ifade de düşünce de zenginleşiyor. TDK sözlüğündeki anlamlar şöyle sıralanmış: "Bir işi tekrarlayarak kolaylıkla yapabilmek; yadırgamaz duruma gelmek; uyar duruma gelmek, uygun gelmek, intibak etmek; sürekli ister olmak; bağlanmak, ısınmak; bağımlılık kazanmak; evcilleşmek, ehlîleşmek ve tutuşmak, yanmaya başlamak." Sadece bu tanımlara bakarak bile ‘alışmak’ kelimesinin, insan hayatının ne kadarını kapladığını görmek mümkün. İnsan dünyaya ne olacağı belirli olmayan bir varlık olarak gelir. Katil, dünya iyisi, üç kağıtçı, dürüstlük timsali, erkek, eşcinsel tüm olanaklar onun önündedir. Öğrendiği şeylerde ona yardımcı olan tek şey ise bu alışkanlık kazanma yetisidir. İnsan ismine alışır, dile alışır, yürümeye alışır vs. ancak bunlara öğrenme denir. Fakat düşünelim ki bir insan 20 yıl felçli kaldıktan sonra yürümeye başlamıştır. Zorlanır ancak yürümeyi yeniden öğrenmez, ona yeniden alışır. Bu alışkanlıklar, bilinçlilik gerektirmez. Örneğin el alışkanlığı, dudak alışkanlığı da vardır. Alışkanlık, kendi varlığını hissettirmez, yokluğunu hissettirir. O varken düşünülmez, yokluğunda düşünülür. Dolayısıyla alışkanlık zihne kavratılan bir şey değil, zihne ve diğer organlara kendini tekrarlatan bir şeydir. İnsan belirli bir şekilde düşünmeye alışmışsa farklı şekilde düşünmekte zorlanır. Belirli bir yaşın üzerinde dil öğrenmek daha zordur. Zira alışkanlıklar, buna izin vermemektedir. İşte edindiğimiz alışkanlıklar, belirli biçimlerde düşünmek, ben demek, bazı şeylerden korkmak, iğrenmek tüm bunlar alışkanlıklarla ilgilidir. Örneğin tavuk yemenin ama kurbağa yememenin hiçbir rasyonel açıklaması yoktur. Ancak bunu alışkanlık açıklar. Alışmamışlık. Düşünce biçimimiz, şeyleştiriciliğimiz, kendiliğimiz de bu alışkanlıktan ileri gelir. ‘Düşünüyorum öyleyse varım’ cümlesi ne kadar alıştığımız bir cümledir. Zira sadece alışmakla yetinmez insan, alışılmaya müsait şeyleri sever. Bir şey sürekli olarak ne kadar çok yadırgatıcı geliyorsa bize, tanımlaması giderek ne kadar zor geliyorsa ona duyduğumuz tutku artar, ya da nefret, ama hemen alışabildiğimiz şey bizi cezbeder. Onu ‘sınırlarımıza’ kattığımızı, artık yeni bir şeyi daha kıvırdığımızı düşünürüz ama aslında olan yeni bir alışkanlık tarafından içerilmiş olmaktır. Alışkanlık kazanmadaki en yetenekli organ zihin midir bilmek zor; zira diğer organlarımız da yaşadıkları koşullara alışkanlık gösterirler. Örneğin düzenli saatlerde tuvalete çıkarız; eğer çok fazla alkol ya da sigara tüketiyorsak, vücudumuz zarar gördüğü kadar bu zararlı maddelere de o kadar alışır. Ona göre bir işleyiş sistemi geliştirir. Ancak zihinde farklı olan şey şudur: o bir alışkanlık olarak kendisini diğer organlardan üstün sayar. O yüzden kendi düşünmesi alışkanlık değildir onun için, onlar keşfedilmiş doğal bilgilerdir, böyle düşünmeyi sever. Farklı düşünme ihtimali elbette vardır; ancak farklılaştırılmadıkça alışkanlıklarıyla ilerleyecektir. Rastladığı ve ayak uydurduğu bir şeyi süreklileştirmekten başka bir şey yapmayacaktır. Kendisini ben olarak düşündüğüne bu benlik ömür boyu ona eşlik edecektir. Eğer aradığı karşılık ise bu alışkanlığından vazgeçemeyecek ve bu konuda giderek mükemmelleşecektir. Onu farklılaştıracak bir hissiyat ya da etken yoksa, o da kendisini kapsayacak alanlar içinde ve arasında alışkanlıklar kazanacak ancak bir alışkanlık olarak, bunları kendi keşfi ve doğal bilgiler, hakikatler saymaya devam edecektir. Sürekli karşılık arayan bir zihnin alışkanlıkları da farklı olmasa gerektir. Bu alışkanlık, yatkınlık kazanma meselesi, iktidar için de çok ama çok verimli bir alan sağlayacaktır. Burjuva aydınlanmasıyla beraber, tek eksiği olan ‘ben’e, yani modern özneye kavuşan zihin, artık kendini doğrudan ifade edecektir: 'ben'. Bu dönemden itibaren her 'ben' denildiğinde 'ben' olarak konuşan akıldır. Öyle çok konuşmuştur ki artık 'ben' odur. Arzular, onun geçici şu ya da bu durumunu ifade eder. Şimdi şunu istiyorum, bir başka zaman başka bir şey isteyebilirim. Ama akıl, hep 'ben'de sabittir. Akıl, 'ben'dir; Gilles Deleuze’un deyimiyle “ben deme alışkanlığı- ki kendilik sorununa verilebilecek daha çarpıcı bir cevap yoktur.” Boşluk, alışkanlığın en tehditkar komşusudur. Alışkanlıksa boşluğun en vurdumduymazı. Boşluğun çığlıkları yırtına dursun, alışkanlık onlara karşı da bir çaresizlik yamağı dikmeyi becerir. Boşluk duygusu hakim olursa insanda bütün alışkanlıklar değişebilir. Ancak alışkanlık, boşluk duygusuna karşı da faaliyettedir. Çoğu kez her birimiz, bu iki sınır komşusu arasında gider geliriz. Elbetteki delilik deneyimlenebilecek bir şey olmaktan çok uzak. Ancak her insanın bu iki sınır arasında gidip gelme lüksü de var. Örneğin, kendini özne olarak kuran aklı ve onun karşısında şeyleştirilen boşluğu düşünelim. Boşluk içinde havada salınıp durmak, belki vücudun kimyası için çok hoş, haz dolu bir şeydir. Ama akıl için durum o kadar parlak değildir. O somut şeyler ister, havada asılı kalmaktan tatmin olmaz, hatta korkar. Ancak boşlukta olmak istememek onu bazen oyunlar oynamaya iter. Bu boşluktan kaçma durumu, onun kendisini bazen gereksiz yapışkanlıklar içinde bulmasına neden olabilir. Bu duruma takıntı deniyor genellikle ‘halk arasında’. Halk arasında, çünkü artık hepimiz depresyon, obsesiflik gibi çağımızın akıl sıkıntıları nedeniyle kendimizin psikoloğuyuz. Farz edelim ki, İstiklal caddesinin bir ucundan bir ucuna yürüyeceksiniz. Bu 15 - 20 dakika yürümeniz demek. Yani 15-20 dakika zihninizin belirli bir iş yapmayacağı o an. Elbetteki mağazalara, vitrinlere, insanlara bakınarak bu vakti geçirmek olasıdır. Zira başka bir şey yapmayacağınız için bu süre aslında evde boş boş oturmakla zihin açısından aynıdır. Ama diyelim ki vitrinlere, insanlara bakmak yürüdüğünüz mesafeyi yeterince unutturucu değil ve siz, aklınız bu bitmek bilmez yoldan ötürü sıkılsın istemiyorsunuz. Herhangi bir şeyi kafanızda evirip çevirmeyi düşündünüz ancak bu da çok cazip gelmedi. Siz de bir değişiklik olsun diye bir tür oyun oynama niyetine yerdeki parke çizgilerini ikişer ikişer geçerek yürümeye karar verdiniz. İşte akıl böyle şeyleri sever. Bir değil iki, hop başa, bir değil iki, hop başa, bir değil iki… Akıl, diğer tüm olanaklardan daha çok bunu sevdiğinde siz de bunu sevecek ve artık yokluğunda sıkıntı duymaya başlayacaksınız. Artık yanınızda bir arkadaşınız bile olsa yürürken o çizgiler dikkatinizi çekecek, belki üstüne basmadığınız için rahatsızlık duyacaksınız. Bu alışkanlık, ‘takıntı’ya dönüşecek, akıl içinde istenmeyen bir boşluk örneği olarak sizi psikolojinin kapsamına sokabilecektir. Ama aynı zamanda boşluktan kaçınma eylemidir bu. Aklın boşlukta durmama arzusu: ne yapacağım ben orada. Bir başka örneği kahvaltı masasından verelim: sabahları yarı uyanık kahvaltı yapmayı çok sevmiyorsunuz varsayalım. Zira akıl pek sevmez, eğer iştahı açık biri değilseniz. Sabah yeni kalkılmıştır, kahvaltı sürekli yapılan bir işlemdir ve akıl hoş tutulmak istenmektedir. Safi boşluğa ve tek düzeliğe karşı oyunlu boşluk. Birden kendinizi yediğiniz zeytin çekirdekleriyle konuşur, ama onun dilinden anlamaz buldunuz. Yanına bir tane daha eklediniz, beraber konuşsunlar diye, kafanızı sallayarak onları izlediniz. Bir süre sonra artık hiçbir şeyi tek başına bırakmamaya başladınız. Aklınızın takıldığı yer, onu yapmadığınızda duyduğunuz sıkıntı oldu. Artık bir takıntı sahibisiniz ve oyun isteğiniz, aklınızı şen tutma isteğiniz, sizi bir ‘boşluk zanlısı’ yaptı. Zira akıl alışkanlıktır, var olduğunu kabul ettiği bir şeyin yokluğuna dayanamaz –mesela eroin, sadece kimyasal mıdır bağımlılığı, ya sigara, esrar gibi daha hafif uyuşturucular? Ancak en tehlikelisi boşluk içeren alışkanlıklardır. Bu nedenle psikoloğunuz size içi boş olmayan alışkanlıklar önerecektir; içi boş alışkanlıklar yerine içinizi boşaltan ilaçlar yeğdir. Bu sağlıklıdır. Zira diğeri, ufak oyunlar ve takıntılarla başlar ama boşluk çığlıkları arasında yitip gidebilirsiniz. Siz oranın ne olduğunu, orada ne olduğunu hiç bilmeseniz bile oradan uzak durmanız gerekecektir. Ve giderek bu da bir alışkanlık haline gelecek; insan ya da akıl, oraya varabileceğini düşündüğü her eylemden uzak duracak, onu kötüleyecektir. Orası, karşılıksızlıktır. |