19 Aralık: Kara kuyu
İnan Ulaş Gezici / Dışarı Bundan tam yedi yıl önce, 19 Aralık 2000’de gece karanlığında, Türkiye’nin 20 cezaevinde eşzamanlı bir operasyon (doğru adı katliam) yapıldı. Sonuç malumunuz!
Sayılar istatistiği; istatistik ise matematiği akla getiriyor. Matematiğin içinden yaşayana, canlıya ve insana ulaşmak zor oluyor. O halde duyguları kavramak ve anlamak giderek imkansız oluyor.
Size “19 Aralık 2000’de başlayan operasyondan sonraki dört günde, 32 kişinin yaşamını yitirdiğini”, söylersem içinizde bir kıpırdanma olur mu? Ya da “19-22 Aralık Katiamı'na 8 jandarma komando taburu, 37 bölük olmak üzere 8 bin 335 asker, binlerce gardiyan ve binlerce çevik kuvvet ve ölüm mangaları katıldı. 20 bini aşkın gaz bombası atıldı operasyon sırasında. Sıkılan kurşunların sayısı bilinmiyor”, desem, yaşananları birazcık da olsa anlatmış olabilir miyim? Biliyorum, matematik ve sayılarla hiçbirimizin arası hoş değil. Ancak, o günleri yaşamak ve kıyıma uğrayan her mahpus gibi ben de kalemi elime alıp, “Hayata Dönüş” katliamını anlatmak istediğim anda aklıma tek kelime yazmak geliyor: cinayet!
Peki bu cinayet bütün toplumun gözleri önünde neden tezgahlandı? Cinayetlerin işlendiği anda da sonrasında da, bu kıyıma uğrayan mahpuslar bu nedenlerin farkındaydılar. Ve o günlerde de ondan önce de seslerinin çıktığı kadar bağırarak, anlatmak istediler.
Bu olay, sadece belli sayıda mahpusun öldürülmesi olarak görülemez. 2000 yılından bu yana, iktidarın bütün icraatlarının arkasındaki, 2000 yılından sonraki fütursuz hak gasplarının ve cinayetlerin ardında aramak gerekir katliamın nedenlerini. Hrant’in katline bakmak gerekir, sokaklardaki linç teşebbüslerinde izlerini kovalamak gerekir… Artan vahşet ve kan tutkusunu, “huzuru” sokakta linçle arayanların doyumlarını sorgulamak gerekir.
Katliamın yapılmasındaki “rahatlık” –zira herkes televizyonlarından izleyebilmişti- toplumun vicdanıyla orantılıydı.
Ümraniye cezaevi’nde, gece 4 sularında ilk askeri birlik içeriye girmiş, ancak mahpuslar, bu ilk saldırıyı engelleyebilmişti. Bütün olan bitenin gürültüsüyle diğer mahpuslar da uyanmış ve direnişe başlamıştı. Aslında mahpuslar böyle bir saldırıya hazırlıklıydılar. Son günlerde yaşanan gelişmeler ve cezaevi idaresinin pek alışkın olunmayan tutumu operasyonun yakında olacağını işaret ediyordu. İlk andan itibaren operasyon için orada olan birlikler, içeri girmekten çok dışarıda kalmayı yeğlemişlerdi. İlk girişimleri ise operasyonu bildirmek dışında pek bir mana ifade etmiyordu. Dışarıda kalmayı çatılardan, pencerelerden ve kimi yerlerde duvarları delerek namlularını uzattıkları silahlarıyla ateş etmekten başkasını tercih etmediler.
Yaralanan mahpusları koğuşlara taşımak dışında pek bir seçenek kalmamıştı içeridekilere. Diğerleri ise, açılan ateşten korunmak için pencereleri kapatmak ve koridorun iki ucuna barikat kurmaya çalışmışlardı. Yaylım ateş sonucunda, her taraftan çıkış yolu kapatılan mapusların üzerine gaz bombaları atılmaya başlandı. Öyle ki, 20 cm uzaklarındaki herhangi bir cismi göremeyecek kadar yoğun bir duman oluştu bu gaz bombalarından. Ağır biçimde yaralanmış arkadaşları için teneffüs edecek hava kalmamıştı ve çaresizce yaralı arkadaşlarının bilinçlerini yitirmesini izliyorlardı. Cezaevinin bazı bölümlerinde yangınlar çıkmış, ancak dışarıdan kompresörlerle çıkan duman tekrar cezaevinin içine geri gönderiliyordu. İçeriye dolan duman ve atılan gaz bombalarıyla, nefes almanın yolu kalmamıştı. İnsanlar artık yaralı olmadıkları halde bilinçlerini yitirmeye başladılar. Bayılanlar ve kusanlar her taraftaydı.
Ve bir şaka gibi, kuşatılmış bu insanların üzerine “teslim ol!” çağrıları yağıyordu. Bütün kapılardan amansızca üzerlerine acılan ateş, duman ve gaz bombaları, bu anonsun sadece bir muziplik duygusuyla yapıldığını gösteriyordu. Kıyımın dördüncü gününde, dozerlerle mapusların en son sığındığı koğuşların duvarları dışarıdan yıkılarak içeriye girildi. Bu sırada içeriye büyük hortumlarla gaz veriyorlardı, dört günde verilen toplam gazdan daha fazlasıydı bu. Mahpusların hemen hepsi kusmaya ve bilinçlerini yitirmeye başladılar. Hava alabilmek için kendilerini dışarıya atanlar ise, askerler tarafından joplar ve dipçiklerle bekleniyordu.
Yine o sırada ilginç bir diyalog: “Kaç kişi öldü?”, içeriden bir ses “otuz arkadaşımızı öldürdünüz”, ancak bu bir yalandı, beş kişi ölmüştü.
Bu yalanla, Ümraniye’de daha fazla ölümün olması engellenmiş oluyordu. Soruyu soran ses, sayıyı yeterli görmüş olacak ki, bir anda içerideki tutsakları alıyor ve F Tiplerine gidecekleri ringlere bindiriyordu. F Tiplerine gidene kadar ve orada tutsaklar amansızca işkence görüyor ve tek tek bitap bir halde hücrelerine konuyordu. F tipi “karşılaması” ise, tutsakları heyecanla bekleyen subaylar tarafından hazırlanmıştı. Ölmeyenler, bu sonla birlikte, ölümün güzelliğine inanmaya başlamışlardı. Herkeste ayni duygu ve şaşkınlık vardı son anda. Durmadan kendilerine sorup duruyorlardı, “nasıl oldu da ölmedim?”
Bu kıyımın içerideki boyutuydu yalnızca. Korkunç bir düşmanlık ve öldürme, yok etme duygusuyla karsılaşmıştı tutsaklar. Onlar için bunun tanımını yapmak kolaydı: “vahşet!” Yaşamışlardı, acı çekmişlerdi ve insanin gireceği “halleri” müşahede etmişlerdi. Ama asol mesele bu andan itibaren başlıyordu. Bu cinayetin topluma yansıması mühim olanıydı. Bu operasyonla birlikte içeridekilerin düşüncelerinde bir değişim söz konusu bile edilmedi. Ölüm oruçları devam etti. Ama ya dışarıdakiler? Dışarıdakiler, korkunun büyük hükümranlığında, artık mecalsiz kalmış kurbanlar gibi boyunlarını uzatmak zorunda hissettiler kendilerini. Bu operasyon toplumu çiğnedi ve ezdi. İçeridekiler direncini dışarıdakiler ise korkusunu yaşamaya devam ediyor… Bu kara kuyu, sonsuz korkularıyla dipsiz bir kuyu artık… |