Yazdır E-posta

Ucu tutuşacak haritaya hoşgeldin Kosova

 

Ve Kosova bağımsızlığını ilan etti. Rusya destekli Sırbistan tehdidine rağmen, AB ve ABD’nin ‘özgürlük aşkı’ dünyanın en yeni devletini yarattı. 

 

Barış YILDIRIM

 

Ucu tutuşacak haritaya hoşgeldin KosovaKosova Başbakanı Haşim Thascı, Parlamento önünde yaptığı konuşmasında, “artık gururlu, bağımsız ve özgürüz” dedi.  AB üyelerinin bir çoğu çiçeği burnunda devleti tanımaya hazırlanırken, Bulgaristan, İspanya gibi ülkeler kendi ‘etnik azınlıkları’ nedeniyle tanımayı erteledi. Slovakya ve Kıbrıs yeni devleti asla tanımayacaklarını açıkladı. Türkiye ise her zamanki gibi ihtiyatlı. 17 Şubat’taki bağımsızlık ilanına 48 saat sonra cevap vereceklerini ancak yeni devlete sıcak baktıkları bilgisi ‘edinildi’ bazı basın organları tarafından. 

 

Kosova, çoğunluğunu Müslüman Arnavutların oluşturduğu, ayrıca Türkler, Boşnaklar, Sırplar gibi 6 farklı etnik grubun yaşadığı bir ülke. 1389’da 1. Kosova Savaşı ile Osmanlı’nın olmuş, 1912’deki Balkan Savaşı ile Sırbistan’a katılmış, Yugoslavya’nın dağılmasının ardından iç savaş yaşamış, katliamlar görmüş ve NATO tarafından ‘bir zahmet’ kurtarılmış, oradan oraya bir ülke.  

 

Özgürlük Kosova’ya da geldi 

"Özgürlük" nihayet ve nihavend makamında (buselik makamının rast perdesine bir dörtlünün bindirilmesi durumu) Demir Perde’nin altını oyarken – Batı’dan gelen "özgürlük" hiçbir zaman kapı çalmaz, hep alt oyar; "Batı özgürlüğü"nde, düşman kalesinin kapısı koçbaşıyla dövülmez - hesap ediyor muydu bilinmez; eski Yugoslavların bazı şeyleri yeniden öğrenmesi gerekecekti. Örneğin Bosnalılar, 100 bin ölü vererek aldı dersini. Ama yine de, Avrupa ülkeleri, diğerlerinden çok daha sonra tanıdılar Bosna’nın bağımsızlığını, üstelik referandum şartıyla. Neden? Kosova’da ise 3 bin kişi öldürüldü 98-99 yılları arasında ve ardından BM, NATO harekete geçti. Avrupa ise geçtiğimiz yıl Bosna’da bir soykırım yapıldığını ancak Sırpların bundan sorumlu olmadığı kararını aldı. Ne de olsa amaç, hak, hukuk, adalet değildi. Bakılması gereken bir gelecek vardı ve bu geleceğin de hangi uğraklara göre belirleneceği belliydi: güç. Sırbistan güçlüydü ve Bosnalıları kesip doğramasında çok da şaşılacak bir yan yoktu ve şimdi de büyük güçler Bosna’nın yanındaydı. Ya da Kosova’nın. Dolayısıyla yapılacak en mantıklı şey, onların kendilerini temsil etmesine izin vermekti. 99’da katliam tehlikesi nedeniyle Kosova’ya yerleşen NATO güçleri de, Kosova bağımsızlığını ilan edince gitme şansına sahip olacak belki de. Diğerleri de kabul edecek tabii ki. Ama bağımsızlık gecesinde AB büyükelçiliği gibi bazı kurumların bahçesine el bombası atıldı. Sırbistan’ın Muzaffer Tekin’i, Sırbistan’ın Alparslan Arslan’ı ve Yasin Hayal’i harekete geçti. Ama çok geç...

 

Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor: savaşın hayaleti 

Yaşananlar, emperyalist güçler arasındaki satranç hamleleri vb. strateji analizleriyle açıklanabilir. Bunlar yıllardır yapılıyor. Ancak daha enteresan olan, bir başka şeye işaret etmesi yaşananların: bu temsil sorununda diğer ülkelerin konumuna. ‘Dış güçler’in, meselenin adalet, değer, hukuk vb. yerine güç sorunu olduğunu bildiklerini açıktan gözler önüne sermeleri. Rusya, Sırbistan’ı kayıtsız şartsız destekliyor. Şahsen, Sırbistan’ın yaptığı faşist katliamlardan üzüntü duyduklarını da sanmıyorum. Örneğin Bulgaristan ya da İspanya, kendi sorunları nedeniyle tanımaya sıcak bakmıyor. Şöyle düşünüyor olmalılar: “Yarın bizim başımıza da gelebilir. Bir çakıl taşı toprak kaybetmeyi allah bu millete tekrar göstermesin!” Yani onlar için de mesele hak, hukuk, adalet değil. Güç dengeleri, reddedemeyecekleri bir güçle karşı karşıya olmaları. “Engelleyemeyiz. Ama bize garanti verirseniz tanırız” uyanıklıkları. Savaşın kendisi değil ama diplomasisi. Bu güç dengeleri oyununda en tuhaf tavır ise "yüce devletimize" ait: “48 saat sonra açıklayacağız tavrımızı.” Bu arada artık kiminle ne görüşecekler Allah bilir. Kosova’nın bağımsızlığı gündeme gelince, Türkiye ilk tepki olarak korktu. En stratejik müttefiklerinin ebeliğini yaptığı bu doğuma onay vermek, Kürt sorununu hatırlattı ona. Yarın öbür gün Kürtlere ayrılık hakkı, bağımsızlık verilmesine ne diyecekti? Ama sonra bazı aklı evveller, Kıbrıs’ı hatırlattı ona- Kosova, Kıbrıs’a daha çok benziyor. Hatta Putin, o zaman KKTC neden tanınmıyor? diye bir demeç verdi de hemen medyamız kendisini ’40 yıllık Türk dostu gibi’ ilan etti. Türkiye şimdi sıranın Kosova’dan sonra KKTC’ye gelmesini bekliyor. Ama aynı zamanda orada durmasını, Kürtlere gelmemesini de talep ediyor olmalı. O da güç dengelerinin farkında elbette.  

Peki Kosova’nın bağımsızlığının ilan edilmesinin anlamı nedir? Avrupa uygarlığının derinleşmesi! Eğer hayatını size borçlu bir memleket varsa, büyük bir ideali gerçekliğe dönüştürmüşsünüz demektir: “İşte, bizim büyük idealimiz ışığında bir ülke daha özgürlüğüne kavuştu ve niceleri sırada.”

 

Ulus-devlete sahip çıkmak  


Yeri gelmişken, Kosova’nın bağımsızlığının ardında Britanya, Almanya ve ABD’nin olduğunu belirtelim. Bu üç güzide dünya ülkesi canlarını dişlerine taktılar, bu ülkeyi bağımsızlığına kavuşturdular. AB bugüne kadar 3 milyar Euro para harcadı, daha da harcamayı planlıyor. Pekiyi Kosova, büyük stratejik önemi, nüfusu, ekonomisiyle mi bu kadar gözde? Elbette ki haritaya bakmak bile buna hayır demeye yeter. Önemli olan savaş hazırlığı, prova. Ufak ayarlamalarla, büyük savaş, en azından büyük savaşın diplomasisi hazırlanıyor. Sovyetler ve Demir Perde’nin yıkılmasından sonra tüm ülkeler paramparça edilir ve birer birer Batı kapitalizmine devşirilirken, sadece ve sadece Almanya birleşti, bu süreçten büyüyerek çıktı. Ve şimdi daha parçalı bir harita, daha çok devletli, ama daha az uluslu bir yörünge çiziliyor. Kurulan devletler, ulus-devlet işlerliğine sahip ama giderek ulustan ibaret olmayan bir hal alıyor. Hep farklı etnik kimlikler biraraya getiriliyor. Farklılıklar, ‘diğerlerinin hakları’, aynı kazanın içine atılırken, ulus-devlet değil, liberal ekonominin bağımsız devleti kuruluyor. Bu daha iyi ya da kötü olduğu anlamına gelmiyor. Ama kurulan devletlerin de ulus devlet olmadığını, ulus devletin giderek ufuktan silindiğini, en azından böyle bir amacın giderek güncellendiğini gösteriyor. Buna en çok direnenler ve giderek direniş dilini ‘sol’culaştırarak kullananlar ise burjuvaziye hayır demek için onun en gerici, en eski icadına sarılıyorlar. 

 

 
< Önceki   Sonraki >