Yazdır E-posta

Hegel bir kaşıntıyla gelir bedenimize 

Nalan ÇELİK 

Felsefeyle Yeryüzü Gökyüzü arası yolculuk 

Bir kaşıntı tuttu beni, yazmalıyım. Elim, sırtım, burnum, kaşınıp duruyor. Kaşıntı beni Atina sokaklarına götürüyor. Ayağımın altı kaşındı sanırım. Yolculuk başladı. 

Yaşamı Atina sokaklarında, gymnasium’larda, şölen yeri evlerde, kapalı mekanlarda geçen bir kentli, “ağaçları tanımayan “Sokrates, Cicero’nun sözüne göre felsefeyi gökten yere indirdi. Kozmolojik doğa felsefesi Sokrates’le antropolojik etikle yer değiştirdi. Doğaya yönelmiş insan gözü, kendine çevrildi. Daha önce yaşayanlara koloni yaşamı, doğanın sorunsallaştırılmasında nasıl yardım etmişse, Sokrates için de erdem, töreler, iyilik, kötülük gibi insan sorunlarını felsefenin ana konusu yapmada, yoğun insan ilişkileriyle kent yaşamı bir temel oluşturdu.  

Yukarıdaki tümce öbeği aklımı karıştırıyor. Feuerbach’ın  Ben neredeyim” sorusu aklıma geliyor. Bu soru bana yalnızca mekanı değil zamanı da sorgulatıyor. Hangi yılda hangi mekandayım acaba. İnsan’ın durumu ne. Büyük bir kentte yaşıyorum, yıl 2008. Metropol (yunanca ‘mitropoli’ iç içe geçmiş büyük kentlerden oluşan çevreye, ülkeye göre kültür, ekonomi yönünden gelişmiş merkez şehir) kültürün ekonominin gelişmişliği kimlere, hangi sınıfa ulaşıyor. Yinelemeliyim sorumu, “ben neredeyim.” Sorumu geliştirmeliyim. “Ben nerede, hangi cinste, hangi sınıftayım.” Feurbach’ın sorusu ‘insan’ı içeriyordu. Ama ben daha geriye gitmiş bir yaşamda sorumun sözcüklerini çoğaltmak zorunda kalıyorum. Feurbach’ın dönemine daha çok var. Socrates dönemindeyim. Öyle mi… evet 2008, İstanbul… ağaçlar yok gibi. Nar ağacı ile elma ağacını ayırt edemeyen şanslılar var. Daha kötüsü bu meyvelerin bir ağaçtan markete geldiğini, ağacın yaratısı bir meyve olduğunu unutanların arasındayım. Marketler zincirinin patronu yaratmış da olabilir.   

Yaşam İstanbul sokaklarında, barlarda, cafelerde, jimnastik salonlarında, işyerlerinde yoğun insan ilişkisiyle geçiyor. Sokrates döneminin yoğun insan ilişkisiyle yaşadığım dönemin ilişkisinde ne fark var. ‘Yoğunluk’ kavramının içeriğine ne oldu. Yoğun kavramı yalnızca trafik ve kar yağışıyla mı ilişkili artık. “Bu sabah saat 8.00 itibariyle Fatih Sultan Mehmet köprüsünde trafik yoğun, Boğaziçi köprüsünde akıcı.” 

Yoğunluk, akıcılık yol… araç için geçerli. Kar yağışı da önemli, yoğunluk, akıcılık için. Araçla yol’a çıkanlar (çıkanlar-sürücü diyorum, insan diyemiyorum) yoğun kar yağışı nedeniyle işlerine yetişemezse ekonomi allak bullak olur. Sürücüler kornalarla yoğun bir şekilde konuşur birbiriyle.  

Sokrates dönemindeki yoğunluk kavramıyla günümüzün yoğunluğu değişmiş. “Ben neredeyim” demeyi sürdürelim. Sokrates’in yeryüzüne insana indirdiği felsefenin açılıp kapanan kapısını Parmenides, şu büyülü sözleri söyleyerek dışarıdan kilitler. “Vardır veya var değildir.” Artık ne insanın, ne doğanın, ne nesnenin var olup olmadığını bilemeyiz.  Kapının anahtarı gökyüzüne savrulmuş, bulutların arasında kaybolmuştur.  Parmenides’ten sonra tüm filozoflar bulut bulut zıplaya hoplaya anahtar arayıp dururlar. Hiçbirinin anahtarı uymaz kapıya. İnsanoğlu gökyüzüne bakar durur. 

Hegel yeryüzündeki sınıfını korumak için gökyüzünde dolaşıp anahtar arayan son filozoftur. Niyeti anahtarı bulup kapıyı açmak değil, anahtarı bulursa iyice saklamaktır. Çünkü o kendi kapısını yapmıştır. Artık eski bir anahtara gereksinim yoktur. 

 

Hegel’in tini mini hanımı kadın mı erkek mi? 

Hegel’e göre insan bilgide kendisinin dışında olan, kendisinin yaratmadığı, insandan bağımsız olan bir dünyayı tecrübe etmektedir. Bu doğal dünya bütünüyle zihnin eseridir, fakat biz insanların zihinlerinin eseri değildir. Bilginin nesneleri, bütün bir evren mutlak bir öznenin, mutlak bir zihnin akıl, geist yada tinin ürünüdür. Bu tinsel varlık sonlu insan ruhlarının dışındaki nesnel bir varlıktır. İnsan aklının işleyişinde olduğu kadar, doğada da ortaya çıkar.  

Bu tini mini hanım bazen bir insanı bulur… İskender diye bir imparator ortaya çıkar. Bazen bir toplumu bulur, Roma imparatorluğu olarak ortaya çıkar. Ama doğada kendini gerçekleştiremez. Gecenin yerine gündüzü, yağmurun yerine kar’ı, elma ağacının yerine nar ağacını koyamaz. Bütün işi gücü insanladır. Ohhh çok şükür Socrates’ten sonra insan’a döndük diye sevinmeyin. Hegel’in tini mini hanımı şu şarkıyı söyleyerek “Tin tin, tini mini hanım seni seviyor canım.” ilerleyen erkektir, kendisidir, kendi felsefesidir. İstediği insana yönelir kahraman yapar, istediği topluma yönelir varsıl yapar, istediği kadına yönelir aşık yapar. Olsun yine de gökyüzünde bir yerlerden yeryüzüne, insana bir yolculuk var ya razı olalım biz de.  

 

Hegel’in tini mini hanımı yeryüzünde… evlerde 

Söylenenleri ayrımsamaya başladığım bebeklik günlerimden bu güne ‘kaşıntı’ sözcüğü önemli bir yer tuttu yaşamımda. Ellerim her an nereyi kaşıyacağını bekleyen en önemli organımdı. Kaşıntı bana gökyüzünden bilmediğim yerlerden gelirdi. Kaşıntı haberdi. Hegel’in tini mini hanım diye seslendiği kadınlardık biz. O gelip bizi kaşıntı olarak buluyordu. Sırtım kaşındığında annemin sözleri hazırdı. “Bugün çok yaramazlık yaptın, galiba dayak yiyeceksin.” Eğer akşam işten gelen babam dövmezse ki mutlaka dövecek bir nedeni vardı, annem söylediklerinin boşa çıkmaması için birkaç yalandan şaplak atardı sırtıma. Sağ avucum kaşınırsa para alacağım, sol avucum kaşınırsa para harcayacağım. Burnum kaşınırsa kavga edeceğim, ayağımın altı kaşınırsa yolculuğa çıkacağım. Zaten bu yazıyı da ayağımın altının kaşınmasına borçluyum. Atina’ya kadar yolculuğa çıktım. Hegel’in tini mini hanımı, yalnızca kaşıntıyla gelmiyordu. Kimi zaman ses, kimi zaman da seğirmeyle de geliyordu. Hegel duysa pek sevinirdi felsefesini bu kadar geliştirdiğimiz için. Sağ kulak çınlarsa iyi haber, sevdiğim biri anıyordu. Sol kulak çınlarsa kötü haber, dedikoduydu. Sağ gözüm seğirirse iyi, sol gözüm seğirirse kötü. Her şey iyi kötü. İyiden kötüye kötüden iyiye ara durumlar yoktu. Her şey ak ve karaydı.

Kaşınıp duruyordum olanları olacakları anlamak için. Yalnız ben mi. Tüm ev halkı kaşınıyordu. Üstelik çevremde yıllardır gördüğüm tüm kadınlar. Oturdukları yerde kaşıntı bekliyorlardı. Hegel de tini mini hanım diyerek onları buluyordu. Hegel’in doğada kendini gerçekleştiremeyen tini  (özgürlük değil zorunluluk olması nedeniyle) kültürde kendini gerçekleştirip özgür olurken… yolunu şaşırmış kadına yönelmişti.  

 

Hegel’in tini mini hanımı dolaştı, dolaştı başörtüsünde karar kıldı 

Kadınlık sorgulamasıydı tüm kaşıntılar. Elin, ayağın, burnun, sırtın kaşınması… yaşama anlam kazandırma uğraşısıydı. Erkeğe sen çalış, didin, mücadele et, bilgilen, beni ez, bana ikinci sınıf muamelesi yap… ben oturduğum yerden kaşınarak her şeyi bilirim… hatta senin başına gelecekleri bile demekti. Kaşındı durdu kadın. Tüm bedenini kaşımaktan ‘başını kaşıyacak” zamanı yoktu. Baş unutulmuştu, baş akıldı, duyguydu, özgürlüktü. Ama unutmuştu. Onun için baş; saç’tı, kadındı, namahremdi. Çünkü Hegel tini mini hanım şarkısını, kendi çıkarlarının, sınıfının şarkısını söylüyordu kadına. Kaşıntıyı bıraktı kadın, geçirdi sıkma başı… hiç kaşıyamadığı başına. Hegel’in tini yeni bir özgürlük alanı bulmuştu. 

 

Ben Buradayım… Başımı kaşıyorum 

Yazımın başından beri kaşınıp durdum ne de olsa, eski alışkanlık. Başıma geldi sıra. En önemli organıma.“ Sürekli de Feuerbach’ın sözünü yineledim. “Ben neredeyim.  Feuerbach’la birlikte yanıtlıyoruz. “Ben buradayım.” Parmenides’le insanın, doğanın unutulduğu, gökyüzüne çıkan felsefe en son Hegel’le gökyüzü yeryüzü arasında dolaştı. Feuerbach’la birlikte felsefe yeryüzüne, insana indi. “Akıl yönünü yalnızca mekanda tayin eder. Neredeyim sorusu uyanan bilincin, yaşam bilgeliğinin ilk sorusudur. Mekan ve zamandaki sınırlama erdemlerin ilkidir.” 

Hegel’in tini mini hanım şarkısıyla özgürlük dedirtiyordu başına kapatan kadına. Özgürlüğün yolu başını sıkmaktan, kapamaktan geçer. Hiç kaşıyamadığın başın benim ellerimde. Ellerim çıkarımdır, ellerim sınıfımdır. Ellerim erkektir, ellerim mekansızdır, ellerim zamansızdır, sonsuzluktan gelir, sonsuzluğa gider. Ellerim erdemsizliktir. Ben şarkı söyler, girerim saçlarının arasına, bir tek benim dokunabildiğim görebildiğim saçlarının arasına. Özgürlük şarkıları söyletirim her saçını okşadığımda.  

Hegel’i susturur ben konuşurum… Ben buradayım… ben buradayım. Başımı kendim kaşıyor, saçımı kendim okşuyorum. Özgürlük şarkılarımı duyacak kadını, insanı arıyorum. Kaşıntıyım, sesim, seğirmeyim, çınlamayım… kadınım… bu dünyada mekan ve zamanla sınırlı… insanım.  

 
< Önceki   Sonraki >