|
Türk Sorunu Bakın “Ora”ya, bakın “Kürt Sorunu”na, Kirli Savaş’a ve içine kıstırıldığımız çözümsüzlüğe, “Türk Sorunu”nu bütün çıplaklığıyla göreceksiniz. Kürdün trajedisinde, kendi çok boyutlu yıkımınızın, kırımınızın dramını göreceksiniz...
Haluk GERGER Yukarıdaki başlık yanlış yazılmış değil; "Kürt Sorunu"ndan değil, bu defa "Türk Sorunu"ndan sözediyoruz. Kuşkusuz, iki sorun birbirleriyle bağlantılı. “Kürt sorunu”, önce, ciddi bir “Türk sorunu”nun varlığını bütün vahametiyle ortaya çıkardı. Ardından da, aciliyetiyle, devasa boyutlarıyla, yarattığı altüst oluşla, insanlık dramı, sosyal sonuçları ve politik önemiyle kaçınılmaz olarak, bunun üzerini örten bir rol oynamaya başladı. Bu, egemenlerin de işine geldiğinden, uzun süre böyle devam etti. Pek çok Kürt ve bu arada daha az sayıda da olsa, aralarında benim de bulunduğum kimi Türkler, bu “Türk Sorunu”na dikkat çekmeye çalıştılarsa, çabaları, deyim yerindeyse, kaynadı gitti bütün bu toz-duman içinde ve egemenlerin psikolojik savaşının karşısında. Ama şimdi artık “Türk Sorunu”ndan kaçmak imkansız hale geldi. Artık, “Kürt sorununu tartışmak, ona çözüm aramak da, “Türk Sorunu”yla birlikte yapılmak zorunda. Bir başka ifadeyle, “Kürt Sorunu,” aciliyetinden, öneminden bir şey kaybetmeksizin, “Türk Sorunu” olarak da karşımıza çıkıyor. Belki, “sorun”dan çok bir krizden sözetmek lazım: “Türk krizi”nden. “Türk krizi”ni çözmek için de “Kürt sorununu çözmek gerek...
Benim yıllardan beri tezim şuydu: Kirli Savaş’ın fiziki sonuçları, ölümlerde, yakılan yerleşim yerlerinde, sakatlıkta, hastalıkta, açlıkta, görünür yıkıcı etkilerini daha çok Kürtler üzerinde gösteriyor ama Türkler asıl büyük yıkıma uğruyorlar, çünkü her şeyden önce, manevi yıkıma uğruyorlar, içlerindeki insanı yitiriyorlar, şiddete tapınan, ona müptela, onulmaz moral hastalıklara düçar oluyorlar. Yıllardır Türkiye’nin bütün kurumlarını, değerler sistemini, yaşam tarzını, kültürel birikimini, bireysel-sosyal varoluşunu, giderek, gündelik yaşamdan ekonomiye, dış ilişkilere, siyasete, yargıya, eğitime, tüm yapısını bozuyor, çarpıtıyor, lime lime çürütüyor bu çözümsüzlük karanlığı. Sonunda, üretim araçlarının, şiddet araçlarının, iletişim araçlarının, kültür ve eğitim araçlarının ortak sahipleriyle hizmetlileri, ülkeyi bugünkü hazin durumuna getirdiler. Hayatın her alan ve boyutunda o denli elle tutulur, çıplak gözle görülür bir korkunçluk boyutuna ulaştı ki halimiz, sözünü ettiğim çarpılma ve çürüme konusunda çok şey söylemeye gerek yok. Kanıtları, içimizde, çevremizde, kendimizle ve başkalarıyla ilişkilerimizde, hayatımızda, her an her yerde.
“Nasıl bu hale geldik,” ne oldu bize,” “nedir başımıza gelen felaket,” “ne yaptık bütün bunları hak edecek,” “ne olacak sonumuz,” yakınmalarının yanıtı hemen oracıkta: Bakın “Ora”ya, bakın “Kürt Sorunu”na, Kirli Savaş’a ve içine kıstırıldığımız çözümsüzlüğe, “Türk Sorunu”nu bütün çıplaklığıyla göreceksiniz. Kürdün trajedisinde, kendi çok boyutlu yıkımınızın, kırımınızın dramını göreceksiniz...
Türkiye bugün öyle kör kuyuların dibine atılıyor ki, artık çıkışın yolları da tükeniyor. Bu kuyunun dibinden kurtulmak için çırpınmaya başladığınızda göreceksiniz; içine düştüğünüz kuyu içindeki kuytuda emperyalizm izin vermez, zehirlediğiniz toplum izin vermez, halka halka örülen bağımlılıklarınız izin vermez çıkışa. Kuyu içinde kör kuyu, her birinde bağlar, zincirler, prangalar, dönüşü olmayan kuytular, pusular, dipsiz uçurumlar yanı başımızda, arkamızda, önümüzde, her yanımızda zulalar...
Boşuna değil, genişletilen savaş eşliğinde, işbirlikçi medyadaki “ABD-İsrail rehabilitasyonu” operasyonu. Daha 27 Aralık 2007’deki ATV’de, hava operasyonuyla ilgili bir-iki dakikalık ilk haberlerde 10’dan fazla “ABD desteği” lafı geçirildi, araya incelikle sıkıştırılan “İsrail yardımı” ile birlikte. Vurulan Kürtler kuşkusuz ama tutsak alınanın Türkler olduğu da kuşkusuz. Talabani, bir uluslararası haber ajansına (UPI), bir tarihte, Kürtleri koruyacağı varsayımıyla, “ABD ile, İsrail ya da Tayvan’ınki gibi bir stratejik ve kurumsal ilişki istiyoruz...” demişti. Bugün O’nun dramı o istekte yatıyor. Türkünki ise, bütün çelişkileriyle, bunun gerçekleşmiş olmasında...
Şimdi eskilere gitmenin tam zamanı. Bundan, dile kolay, onbeş yıl önce, 18 Aralık 1993’te, şöyle yazmışım Özgür Gündem’de, “Savaşı Asıl Kaybeden Kim” başlıklı yazımda:
“Bu savaşta asıl kaybeden taraf Türk milleti! Üstelik ayırdına dahi varamadan, hatta onu alkışlayarak, destekleyerek... Yenildikçe ödemek zorunda kaldığı bedel de artıyor, faturayı ödedikçe yenilgisi de derinleşiyor... Sonu olmayan bir kuyuya düşmüş gibi... Emekçi yığınların, yoksul halkın gencecik çocukları amacını dahi kavramadıkları bir savaşa sürülüyorlar. Ölmeye ya da kardeş bir halkın çocuklarını öldürmeye. Ölünce gül bedenleri toprak oluyor, öldürünce içlerindeki insan gidiyor... Türk ulusunun artık bu savaşı kaldıracak ekonomik takatı da kalmadı. Egemenler, onun adına yürüttükleri bu savaşta onun alınteri yetmeyince ve öz malını mülkünü de satışa çıkarmaktalar. Bugünkü yoksulluk ve geriliğin artması yetmiyor, giderek, geleceğin de satışa çıkarılmasıyla sonraki kuşaklar da savaşa ipotek ediliyor. Türk halkı, artık hakkını da arayamıyor. Savaşlarda, herkesten susması istenir, iç disiplin dayatılır, hak arama rafa kaldırılır. Emekçi sadece ölüme gönderilmekle kalmaz, savaşın faturasını da yüklenir, masraflar onun alınterinden kesilir, sömürü yoğunlaşır, sesini de giderek çıkaramaz olur, baskı da onun üzerinde odaklanır. Savaş cephesi onun suskunluğuyla anlam kazanmaya başlar. Bu savaş nedeniyle de Türkiye’de demokratikleşme yönünde adım atılamıyor, aksine geri gidiliyor, insan hakları her gün daha acımasızca ve daha kolay ihlal ediliyor. Başkasını ezen ulusun kendisinin de özgürleşemeyeceği gerçeğini bu kez kitaplardan değil, yaşayarak öğreniyoruz. Türk halkı, bu alanda da geleceğini savaşa kurban veriyor. Yeni kurulan özel ordular, özel timler, yarın hak arayan emekçinin, grev yapan işçinin, emekten yana öğrencinin, aydının da üstüne sürülecek. Dış politika artık Kürde karşı destek uğruna herşeyin satışa çıkarılması pazarlığına dönüşmüş... Borçlu ise, tabii gelecek kuşaklarıyla birlikte yine Türk ulusu. Ya yanıbaşımızdaki korkunç savaşa ilişkin ondan da korkunç duyarsızlık ve tepkisizlik... Yürekleri nasır bağlayan bir toplumun sonunun ne olacağını şimdiden yaşamın her alanında görüyoruz. Sivas’ta insanların binlerin alkışlarıyla diri diri yakılması, daha önceki benzer cinayetlere duyarsız ve tepkisiz kalmanın toplumda yarattığı moral tahribattan soyutlanabilir mi? Büyük kentlerdeki yargısız infazlara önce tepkisiz kalınıyor, sonra o duyarsızlık giderek her cinayet sonrası balkonlara alkışlarla bayrak asmaya dönüşüyor. Bu savaşta içimizdeki insanı yitirdiğimiz belli değil mi? Bir toplum için bundan daha büyük, bundan daha korkunç bir kayıp olabilir mi? Toplumsal psikolojimizde ve kültürel yapımızdaki yozlaşma ortada değil mi? Bakın artık insanlarımız spor etkinliklerine “ölmeye geldik” diye katılıyor, gençlerimiz konserlere elde bayrak “en büyük Türkiye...” diye gidiyorlar. Bu saldırgan milliyetçilik, bu şovenizm, zaten toplumsal genlerimizde var olan militarizmi nasıl da besliyor, ürkütücü değil mi? Bunun bedelini yine bu ulus, onun geniş emekçi yığınları ödemeyecek mi? Bu savaşın da körüklediği “milli birlik ve beraberlik ruhu”, emekçinin asıl ayırdedici insani özelliğini, emeğini yadsımasını, “sınıfsız ve kaynaşmış bir kitleyiz” aldatmacasına teslimiyetini ve dolayısıyla da bizzat kendi kendine, emeğine, yani içindeki insana ve hayata yabancılaşmasını getirmiyor mu? “Kutsal devlet” kavramı, sadece sermayenin ana aygıtını yüceltmiyor, ister istemez sömürüyü de kutsayarak, sınıf ruhunu köreltmiyor mu?” Ve bir hafta sonra yakarmışım “Ruhlarımız Ölmeden” diye: “Binlerce genç, Türk ve Kürt ne farkeder ki, ölecek. Ocaklar, umutlar, özlemler sönecek. Kardeşlikler düşmanlığa dönüşecek, ölen her gençle, kırılan her fidanla, yakılan her ocak, tarla, her köyle, bizim de içimizdeki insan yitecek. Türkle Kürdün arasına kurşun, top, bomba girdikçe ayrılıklar derinleşecek, kanın suladığı topraklarda ayrılık otları bitecek. Bunca şovenizm, bunca militarizm varken, Kürdün yüreğinde bunca özlem, bunca acı varken, Kürt Türk ne farkeder ki, bunca genç ölmekteyken, yüreğimiz nasırlaşırken, barışı nasıl bulacağız? Önce içimizdeki barışı? Öldürürken önce içimizdeki insanı, yüreğimizdeki sevgi nasıl yaşayacak ki?... Yakılan her Kürt köyünde kuşkusuz yarın yine buğday biçilecek, bugün Vietnam’da olduğu gibi... Ama ölen çocuklarımız artık hiç geri gelmeyecek ve bizi, önce kendimize, içimizdeki insana ve birbirimize düşman eden bu savaş lanetini hep üstümüzde tutacak, hala Amerika’da olduğu gibi... Beslerken içimizde bunca şovenizmi, bunca militarizmi, barışı, sevginin gücünü nasıl bulacağız? Sadece çocuklarımız ölmüyor; iki halkın kardeşliği ölüyor, içimizdeki insan ölüyor, sevgi ölüyor. Adil bir barış, hemen şimdi, ruhlarımız ölmeden, barış şimdi, hemen şimdi...” Şimdi belki soracaksınız, “yazdın da ne oldu” diye. “Başına gelenler, hapisler değil sorun, bir avuç devrimci sosyalist dışında, Türkler seni hain belledi, Kürtlerse şimdilerde dinlemek bile istemiyorlar” diyeceksiniz. Belki öyle ama, mücadelenin doğası bu işte. Yılmamak... Eleştiriden öğrenmek elbette ama, bıkmadan-usanmadan ve tutsak olmadan korkuya, söylemek doğru bildiğini...
“Söyledim ve ruhumu kurtardım” diyebilmek için hiç olmazsa...
İnsan kalabilmek için bu hoyrat dünyada...
29 Şubat 2008 NOT: Bu yazı Türk Askeri Birlikleri'nin Güney Kürdistan'a yönelik askeri harekatı sona ermeden önce yazılmıştır. Yazarımız Haluk GERGER, harekatın sonra ermesi üzerine, yazının devamı niteliğinde olan "Türk Sorunu" Sürüyor: Çöken psikolojik savaş ve sonrası başlıklı değerlendirmeyi kaleme almıştır.
Haluk GERGER 'in MAVİ DEFTER 'de yayınlanan, konuyla ilgili yazıları:
Yazarın bütün yazıları için: Haluk GERGER ARŞİVİ
|