|
Kriz ve inisiyatif Haluk YURTSEVER Kapitalizm, çelişkili ve krizli bir düzen. Kendisini var ederken çelişki ve krizlerini de sürekli olarak yeniden üretiyor. Çelişkileri uzlaşmaz. Krizi yapısal. Kapitalizm aynı zamanda dinamik ve esneme yeteneği olan bir düzen. Ölümcül çelişkilerine, döngüsel krizlerine rağmen yaşamını, gelişmesini bugüne dek sürdürebildi; sürdürüyor. Krizlerden de beslenerek yaşamını uzatıyor.
Kriz, sosyalistler için de kritik bir konu. Kriz çözümlemeleri doğru devrimci siyasetlere de, teslimiyetçi, kolaycı yaklaşımlara da kapı açabiliyor. Kapitalin temel itici gücü, güdüleyicisi kâr, çözümsüz çelişkisi ise ortalama kâr oranlarının düşmesi eğilimi. Kapitalizm, bugüne dek, üretim güçlerini yıkarak, sermayeyi yeniden yapılandırarak, pazarı derinleştirerek, yeni pazarlara açılarak, sömürüyü yoğunlaştırarak, kredi mekanizmalarını devreye sokarak, az gelişmiş ve orta gelişmiş ülkelerden kaynak aktarıp, metropollerdeki krizi bu ülkelere ihraç ederek ve benzeri yöntemlerle krizlerini ötelemeyi başardı. Ama ondan tümüyle kurtulacak bir çıkış yolu bulamadı.
Krizler kapitalizmin uzlaşmaz ve çözümsüz çelişkilerinin anlatımıdır. Ama sonunun geldiğinin kanıtı değildir. Daha açık söylemek gerekirse, kapitalizmin ekonomik krizleri kendiliğinden, otomatik olarak sistem krizine, devrimci durumlara, devrimlere, düzenin çökmesine yol açmıyor. Çökmediği sürece de kapitalizm soruna geçici ve ”tersinden” çözümler bulabiliyor. Krizlerle, devrimci durumlar arasında çok önemli bağ var, ancak bu ilişki her zaman bakışık değil. Çünkü devrimci krizler yalnız ekonomik değil, aynı zamanda siyasal, sınıfsal dinamiklerle, sürtünmelerle iç içe oluşuyor.
* * *
2007 yaz ortasından bu yana kapitalist dünya ekonomisi yeni bir krizin içinde. Konut kredileri alanından başlayan ve oradan yayılan ekonomik sarsıntının temelinde devasa büyüklüklere ulaşmış kredi türevleri köpüğü var. Bugün dünya piyasasında, dünya hasılasının yüzde 1000’i, yani 10 katı tutarında mali hareket, “kredi” deviniyor. Başka bir deyişle, piyasada dolaşan her 10 mali “değerin” yalnızca 1’inin gerçek karşılığı var. Gerisi karşılıksız.
Ekonominin temeli maddi-gerçek üretimdir. Borsalarda, hisse senedi kağıtları, şimdi e-belgeleri uçuşuyor, bir bilgisayar tuşuna basma aralığında büyük miktarlar bir cepten başkasına transfer ediliyor. Ama tüm bu mali işlem ve devirler dünyadaki maddi zenginliği bir gram olsun artırmıyor. Mali piyasalar, borsalar yoktan bir şey var etmiyor, yaptıkları tek şey, daha önce üretilmiş gerçek maddi değer ve zenginlikleri bir elden ötekine aktarmaktır. Kapitalizm bugün her zamankinden daha fazla asalaktır.
2007 yazında ABD’de başlayan kriz, ABD’de servet ve gelir eşitsizliğinin son 30 yılın tepe noktasına vardığı, Amerikan hane halkı üyelerinin harcanabilir gelirlerinin çok üstünde tükettiği, ABD’nin toplam borcunun 37 trilyon dolara (federal hükümet, tüketici, şirket ve diğerleri toplamı) ulaştığı, hane halkı borçlarının 2009 için kişi başına 24 bin dolar olarak öngörüldüğü, ABD cari açığının 850 milyar dolar civarında olduğu koşullarda mayalandı. 1994, 1998 ya da 2000’de krizleri gibi çeperde değil emperyalist kapitalist sistemin sinir merkezinden, beyninden başladı.
Yakın zamanlardaki üç kredi sarsıntısı dikkatle incelendiğinde görülen, kriz koşul ve etmenlerinin her seferinde biraz daha birikerek yeni krizleri hazırladığıdır. Krizleri öteleyen, hemen bütün yöntemler kaynayan kazanın altındaki ısının artmasına neden olmaktadır. Bugünkü krizin gerçek çapını, derinliğini sanayideki kapasite kullanım oranlarıyla, büyüme ve istihdam verileri ortaya çıktığında daha açık göreceğiz. Şimdiden bildiğimiz, 2007’nin ilk üç çeyreğinde % 4.9 olan ABD büyüme oranlarının 2007’nin son çeyreğinde % 0.6’ya düştüğü, inşaat piyasasındaki genel ekonomik etkinliğin % 25 oranında gerilediğidir. Tüm bilgi ve veriler bu krizin yakın zamanlardakilerden farklı, daha derin ve daha dipten olduğuna işaret ediyor.
Gelinen noktada eskisi gibi devam etme olanakları hızla tükeniyor.
* * * Ekonomik krizle, hegemonya ve enerji krizi iç içe, eşzamanlı gelişiyor. Bu iç içe süreçlerin altında, derininde ise kapitalizmin kendi teorik ve tarihsel sonul sınırlarını yaklaştıran, aynı zamanda dünyanın fiziksel-biyolojik yaşanabilirlik ortamını bozan varlığı ve etkinliği var.
Kapitalizm, üretim güçlerini sürekli geliştirerek canlı emeğe olan gereksinimi azaltıyor; canlı emek sömürüsünden ise vazgeçemiyor. Bu ikilemin kapitalizm altındaki “çözümü”, yığınsal işsizlik, işgücünün değişim değerinin, ücret ve emek haklarının, dünya çapında en alt düzeye doğru çekilmesi, sömürünün yoğunlaştırılmasıdır. Öte yandan, üretimin giderek daha az canlı emek kullanılarak yapılması kapitalist değer yasasına karşı işleyen, kapitalizmin varlık nedenini sorgulayan bir süreçtir. Kapitalizm hızla bu sınıra yaklaşıyor. Ama bu sistemin, daha ileri, daha insani bir düzene evrilme yeteneği yok. Kapitalizmin tarihsel ve pratik kullanım süresi teorik sınırına varmadan önce dolmuştur. Dünya nüfusunun yüzde 2’lik azınlığının dünya servetinin yüzde 50’sine sahip olduğu, 3 milyara yakın insanın açlık sınırında yaşamda kalmaya çalıştığı bir düzen pratik olarak yok edilmeyi hak etmiştir. Sermayenin doymak bilmez birikim hevesinin kırbaçladığı enerji gereksinimin ağırlıklı olarak fosil yakıtlardan karşılanması dünyayı biyolojik fiziksel sınırlarına dayandırmıştır. Bu düzen, bu soruna çözüm getirme yeteneğine de sahip değil. Daha çok artıdeğer elde etmeye endeksli, rekabet ve kâra dayanan bir sistemin doğanın yenilenme döngülerini dikkate alması olanaksız. Kapitalizmin yarattığı doğanın tüketilmesi sorununun üstesinden ancak merkezine doğanın bir parçası olan insanı koyan toplumcu bir düzen ve uygarlık gelebilir.
* * * Bütün bunlara, “gerici ara dönem” dediğim bugünkü geçiş sürecinde ortaya çıkan siyasal çelişkileri eklememiz gerekiyor. Başkaları da var; önemli olduğunu düşündüğüm ikisini özetlemeye çalışacağım. Birincisi kısaca şudur: Kapitalist üretimin, sermayenin hareketinin, artı-değerin gerçekleşmesinin, işgücü sömürüsünün dünya ölçeğinde gerçekleştiği bir zamanda devlet örgütlenmesi hâlâ ülkeler ölçeğinde, ulus-devlet biçiminde olmaya devam ediyor! Sermaye, artık hiçbir sınır tanımayan hareketiyle dünyanın her yerine nüfuz edip, ulus devletleri içeriden çözerken, emperyalist devletler ve kurumlar aynı zamanda dışarıdan bir etkiyle aynı süreci hızlandırıyorlar. Emperyalizm giderek tüm ülkeler için iç olgu haline geliyor, dünyanın tüm sermaye grupları emperyalistleşiyor, nesnel olarak ve dünya çapında devletlerarası çelişkiler ikincil, sınıflar arası çelişkiler başat çelişki durumuna geliyor. Öte yandan, ulus devletlerin küresel sermaye ve emperyalizm eliyle çözülme süreçleri karşı eğilimler, yeni çelişki ve çatışmalar doğuruyor. İkinci çelişki ya da yeni sorun, hegemonya krizinin yalnızca ABD hegemonyasının zayıflaması ve sorgulanması anlamında değil, bu kavramla ifade edilen ilişkinin içeriğinin değişmesi anlamında yeni boyutlar kazanmasıdır. Hegemonya krizi, sermayenin ulus ötesi hareketinin ve tek dünya pazarının gerektirdiği yeni siyasal örgütlenme düzeyine geçiş gündemiyle çakıştığı için eskisinden farklı bir içeriktedir. Bu kavganın hangi biçimler alacağını, hangi yöntemlerle yürütüleceğini söylemek şimdiden olanaklı değil. Geçiş döneminin barışçıl ve tek belirleyenli olmayacağı, belirginlik kazanmış ekonomik ve nesnel eğilimlerin düz, çatışmasız bir yoldan ilerleyemeyeceği ise kesin görünüyor. 20. yüzyılın başında olduğu gibi, 21.yüzyılın başında da dünya sisteminin kendi içinden patlaması daha büyük olasılıktır. Bu ise, devrimci olanak demektir. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), ABD’nin genel dünya stratejisinin çok önemli bir parçasıdır. Ortadoğu petrolün en önemli toprağı, petrol hegemonya kavgasının en önemli silahlarından biridir. ABD petrole, ulaşım yollarına egemen olmak, Avrupa ile Rusya’yı, Rusya ile Çin’i, Rusya ile Akdeniz ve Hint Okyanusu’nu birbirinden yalıtmak istiyor. Ortadoğu, sistemin çözümsüz çelişkisi olan ortalama kâr oranlarının düşmesi ve sermayenin değersizleşmesi eğilimlerine karşı kapitalizm açısından derinleştirilecek bir kapitalist pazar ve ekonomik etkinlik alanı olarak da öne çıkıyor. * * * ABD’nin Ortadoğu’daki 60 yıllık bağlaşığı Türkiye BOP’un kritik öğelerinden biridir. Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden sonra, zemini değişen Türkiye-ABD ilişkileri şimdi ABD’nin BOP’u üzerinden yeniden biçimlendiriliyor. 5 Kasım 2007’de yapılan, Genelkurmay İkinci Başkanı’nın da katıldığı Bush-Erdoğan toplantısı bu ilişkinin dönüm noktasıdır. Kapalı kapılar ardında nelerin konuşulduğunu, hangi kararların alındığını bilemesek de, o günden bugüne gerçekleştirilen sınır ötesi hava ve en son kara harekâtları, türban çarpışmaları, Türkiye ile Barzani yönetimi, AKP iktidarı ile TSK arasındaki ilişkilerin seyrinden belli sonuçlar çıkarabiliyoruz. Bir: Türkiye artık, reel ve aktüel olarak BOP denkleminin (Irak ve İran denklemlerinin) içinde ve “masada”dır. İki: Türkiye’nin BOP denkleminde ABD taşeronluğunu kabul etmesi ve Barzani yönetimine “hayırhah” yaklaşması karşılığında PKK’nın etkisizleştirilmesi konusunda ABD ile Türkiye anlaşmışlardır. Bu başlıkta AKP ile TSK arasında hiçbir tutum ve bakış farkı söz konusu değildir. Üç: Bu temelde, laiklik / ”ılımlı İslam” ikiliği ortadan kalkmamakla birlikte BOP ve Kürt sorunlarının öncelik sırasını almasıyla Türkiye’yi yönetenler açısından göreli olarak önemsizleşmiştir. Sol siyasal yelpazede ise siyasal aktörleri yerli yerine oturtamamaktan kaynaklanan bir karışıklık var. Şu saptama karmaşayı ve netleşme noktasını iyi anlatıyor: “Kemalistler iktidarmış gibi konuşuyorlar, ama iktidar değiller. Piyasacı İslamcıların dili, her daim muhalefetin dili, ama onlar da muhalefet değiller…Hadi artık topluca itiraf edelim: AKP siyasal iktidar partisidir ve artık anlaşılmalı ki, mevcut iktidar, AKP’den fazla bir şeydir.” (Metin Özuğurlu, www.sendika.org , 22 Şubat 2008) Böyle özetlenebilir. Buraya kadar söylenenlerin özetinin özetini ise şöyle bağlayabiliriz: Mavi Defter ’de Haluk Gerger’in yazdığı gibi kriz “kapıda” dır ve Sungur Savran’ın altını çizdiği gibi krize karşı “sınıfsal yığınak” yapmak gerekiyor. Çok boyutlu, katmanlı bir krizden söz ediyoruz.
Kapıdaki krize karşı “sol ne yapmalı?” sorusunun ve “yığınak” çağrısının hak ettiği karşılıkları bulmasının ise bugün esas olarak ideolojik ve siyasal billurlaşmadan geçtiğini düşünüyorum.
Sorunun özü, bence, solun, işçi sınıfının, sosyalizmin krize, döneme, tarihe hangi sözü söyleyeceği, gidişata hangi çizgiden müdahale edeceği noktasındadır.
Bu soruları yanıtlamaya giriş yapmak ve gündem ortaklığı olanlarla tartışmak üzere aşağıdaki saptama ve tezleri sunuyorum.
Bir: Solun bu topraklarda yeniden toplumsal bir güç ve etkiye ulaşması, sosyalizmi bir yeni düzen programı, düzenin karşıt siyaset kutbu olarak açık seçik ortaya koymaktan, toplumsal özne proletaryayla sosyalizmin siyasal sentezini yeniden üretmekten geçiyor.
İki: İşçi sınıfı ve sosyalizmden yüz çevirmiş bir solun ne kendisine ne de Türkiye toplumuna bir katkısı olur. İşçi sınıfının “değiştiğini”, “reel” durumda devrimci olmadığını, hatta “çürüdüğünü” öne sürenler, bilerek ya da bilmeyerek devrim ve sosyalizm yolundan vazgeçmenin utangaç, özürcü gerekçelerini üretmiş oluyorlar. Değişik sol çevrelerden gelen, “Kürt sorunu çözülmedikçe”, “militarizmin, şovenizmin etkileri kırılmadıkça”, “demokratikleşme“ gerçekleşmedikçe, “cumhuriyetin değerleri savunulmadıkça” işçi sınıfının bağımsız ve kitlesel hareketinin önünün açılmayacağını söyleyenler sorunu baş aşağı koyuyorlar. Tersine, bu ve benzeri sorunların aşılması işçi sınıfı ve sosyalist hareketin tarihsel inisiyatif üstlenmesine bağlıdır. Yaşamak için işgücünü satmaktan başka dayanağı olmayan proletarya, kendisini ücretli köleliğe, işsizliğe, zenginlik ve uygarlık dünyasından dışlanan bir yığın olmaya mahkûm eden koşullardan kurtulması bu sömürü ve zulüm düzenini değiştirmeyi zorunlu kıldığı için devrimci sınıftır. Devrimci gizil gücünün maddi güce dönüşmesi politikleşerek sermaye sınıfına karşı mücadele etmesine bağlıdır. Sosyalistler için siyasal mücadelenin bu bağı kurmaktan, işçi sınıfının gizil gücünü kuvveden fiile çıkarmaktan daha önemli bir önceliği yoktur.
Üç: Devrim ve sosyalizm, verili toplumu ve sınıfları ilgilendiren temel sorunlara tarihsel çözümler gösterebildiği ölçüde gerçek bir seçenek haline gelir. Türkiye bugün tüm sınıfları kesen fay çizgileri üzerindedir. Türkiye’yi emperyalizme tam teslim bir İslam cumhuriyetine dönüştürmek isteyenlerle, emperyalizmle “onurlu” ilişki temelinde laik/üniter devleti korumak isteyenlerin iki ucunda yer aldığı mücadelenin konusu, devletin ve düzenin kapitalist içeriği değil, dolayısıyla biz bu kavganın doğrudan tarafı değiliz. Ama bu kavganın dışında da kalamayız. Buradan bakıldığında antiemperyalizm, Kürt sorunu ve laiklik kritik başlıklar olarak öne çıkıyorlar.
Dört: Emperyalizme karşı mücadelenin önemi giderek artan, farklı uluslardan emekçileri, üstelik yalnız Türkiye çapında değil, bölge, hatta dünya çapında birleştirme gücü taşıyan bir eksen olduğu açıktır. Antiemperyalizmin bu birleştirici işlevinin yaşam bulması ise ilkesellik ve tutarlılık gerektiriyor. En başta, herkesin “kendi” emperyalist ve egemenlerine karşı kesin tutum alması gerekiyor. Örneğin, İsrail ve Kürt Bölgesel Yönetiminin “emperyalist ve işbirlikçi” olduğunu vurgularken, ABD’nin bölgedeki kritik bağlaşığı Türkiye kapitalist cumhuriyetini, kendisini bölmek isteyen emperyalizme karşı mücadele potansiyeli taşıyan bir özne olarak algılamak ve göstermek büyük bir aymazlıktır. Siyonist İsrail ve kukla Kürt devletinin emperyalizmin bölgedeki önemli bağlaşıkları olduğu, ABD’nin herkesi bölüp küçültmek istediği açık. Türkiye’nin emperyalizmin Ortadoğu’daki en önemli mevzilerinden biri olduğu BOP çerçevesinde emperyalist savaş makinesi olarak konumlandırılmakta olduğu da aynı derecede açık değil mi? Türkiye solcularının, devrimcilerinin öncelikli görevleri en başta bu emperyalist saldırganlığına karşı mücadele etmektir.
Beş: Bugün Kürt ve Türk halklarının birliğini koruyup geliştirecek tek ortak hedef, bu çerçevede ortak düşmana, emperyalist kapitalizme karşı mücadele etmektir. Emperyalistlerin Kürtleri, Arapları ve Türkleri daha fazla kırmasını, birbirine kırdırmasını önleyecek, bu halkların geleceklerini kendi ellerine almasını sağlayacak tek çare emek ve kardeşlik cephesinde buluşmaktır. Uzun erimde sonuç alacak tek doğru siyaset bu çizgideki ilkeli siyasettir. Türkiye sosyalistlerinin başta gelen görevi, Türkiye işçi sınıfını, emekçi halkını sosyalist siyasete, enternasyonal sınıf kardeşliğine kazanmaktır.
Altı: Antiemperyalizm kendi başına bir amaç, kimlik ve program değildir. Emekçi kitleleri kazanmak, emperyalizme karşı halkın birliğini sağlamak sosyalizm hedefini geri çekmeyi değil, öne çıkarmayı gerektirmektedir. Solun belli kesimlerinin benimsedikleri “demokratlık” ve “yurtseverlik” giderek siyasal kurguların türevi olmanın ötesine geçip, pratikte birincil kimlik referansı haline gelmektedir. Sosyalist kimliğin yerine demokratlık ya da yurtseverliği ikame etmeye çalışmak, bu çerçevede liberal ve ulusçu akımlardan nitelikçe farklı bir varlık ve etkiye sahip olunabileceğini sanmak büyük bir yanılgıdır.
Yedi: “Ulus” ve “yurt” kapitalist pazar ilişkisinin yarattığı burjuva topluma ait kavramlardır. Yurtseverlik, Marx’ın sözleriyle “mülkiyet duygusunun ideal biçimi”dir. İşçilerin ve sosyalistlerin yurdu bütün cihandır. Devrimci mücadele, burjuva kavram ve kategorilerin üzerine inşa edilemez. Yurt savunmasının geçerli olacağı tek koşul, açık askeri işgaldir. Sosyalistler onu bile kendi kimlik ve bayrakları altında, sınıf ve iktidar mücadelesi hedeflerine bağlı olarak yürütürler.“Ulusal çıkar” ya da “ulusal amaç” burjuvazinin egemenliğini ve sınıfsal çıkarlarını perdelediği, sınıf karşıtlıklarını yanıltıcı bir “ortak çıkar” potasında erittiği, bu temelde “tüm ulus”tan özveri isteğini meşrulaştırıcı bir işlev gördüğü için sosyalistler tarafından hiçbir durumda savunulamaz.
Sekiz: Avrupa Birliği ile eklemlenme üzerinden geliştirilen “demokratikleşme” ve son çözümlemede TSK’nin müdahalesine bel bağlayan “laikliği koruma” kurguları temelsiz ve geleceksizdir. Yüzde 46,7 oranındaki oyu “milli irade”, milli iradeyi otoriter-İslamcı bir devlete geçişin meşruluk gerekçesi sayan AKP’den demokrasi ummak ölü gözünden yaş beklemekten farksızdır. Kemalist statükoculuğa sarılarak Türkiye’nin siyasal bağımsızlığını ve laikliğini korumanın olanaklı olacağını düşünmek aynı derecede büyük bir şaşkınlıktır.
Dokuz: Bağımsızlık ve laiklik istemleri ancak, düzen ve sınıf kavramlarıyla ilişkilendirilmiş bir bütünlük içinde, toplumsal açıdan gerçekçi, anlamlı ve başarılı mücadele hedefleri olabilirler. O bütünlük, Kürt ve Türk emekçilerinin, ilerici aydın, genç ve kadınlarının ortak çıkarını, eşitlikçi ve özgür geleceğini yaklaştıracak olan antiemperyalist, antikapitalist mücadele birliğidir; ufku hiçbir ulus devlet sınırıyla sınırlı olmayan sosyalist cumhuriyet hedefidir.
On: Düzenin gücü ve güçsüzlüğü aynı noktadadır. Tehlikelerle olanaklar iç içedir. Solun günün ve güncelin ötesine geçerek, tarihsel inisiyatif üstlenmesi, devrimci bir toplumsal-siyasal birlik için ayrışma ve ayrıştırma bilinciyle davranması gerekiyor. Kapitalist/emperyalist sömürü, baskı ve zulmün tek tek sonuçlarına değil, kendisine karşı çıkan, bütünsel, somut durumun somut çözümlemesine dayanan, yeni bir dünya hedefinin nesnel, bilimsel öncüllerini ve dinamiklerini gösteren teorik-pratik eleştirel etkinliğin örgütlenmesi, bu temelde sosyalizmin bu topraklarda toplumsal/sınıfsal temelleriyle kaynaşmış maddi-pratik bir hareket olarak yeniden var edilmesi en temel iki kalkış noktamızdır.
27 Şubat 2008 |