|
Benim adım Surp Haç Akhtamar'ın Surp Haç Kilisesi'nin hikayesi... "Kendi" dilinden...
Özlem ERTAN
Benim adım Surp Haç. Uzun, çok uzun zaman önce temelleri atılmış bir kiliseyim. Beni yaratan halkın dilinde Surp Haç’tır (Kutsal Haç) ismim. Kendimi bildiğimden beri Van Gölü’nün ortasındaki minik adanın üzerindeyim. O ada ki, kötü biten bir aşk hikâyesinden, Ah Tamar efsanesinden almıştır ismini. O yüzden eskiden “Akhtamar adasındaki Surp Haç Kilisesi” diye bahsederlerdi benden. Bir süredir “Akdamar Kilisesi” ya da “Akdamar Müzesi” diyorlar. İsmim neden değişti anlamıyorum, sormadım hiç gelip gidene. Belki de efsaneler değişti o zamandan beri. Bilmiyorum ki...
915-921 yılları arasında Vaspuragan Ülkesi’nde hüküm süren Ermeni Ardzruni Hanedanı’nın Kralı I. Gagik, Manuel isminde bir mimara yaptırtmış beni. Beni oluşturan taşlar özenle yontulmuş ve yerleştirilmiş üst üste, sonra süslenmiş bedenim kutsal kitaptaki öyküleri, av sahnelerini ve insanların gündelik yaşamını canlandıran rölyeflerle. İnsanlar benim içimde toplanmışlar, ellerini ve yüreklerini açarak dualar okumuşlar Tanrı’ya.
Yüzyıllar boyu önemli ve kutsal bir yapı olduğumu bilerek seyrettim yüce dağların karlı doruğunu ve efsaneler yaratan Van Gölü’nün berrak sularını. Ben bir kilise ve Patriklik merkeziydim o zamanlar. Bir bilseniz, ne güzel, ne ihtişamlı günlerdi. İnsanlar akın akın bana gelirler, toplanırlar, güzel sesleriyle huzur veren ilahiler okurlar ve dua ederlerdi. O güzel sesleri duymayalı çok uzun zaman oldu. Seneleri tam olarak hesaplayamadım ama yanılmıyorsam 90 yıldan fazladır kahredici bir sessizliğin içindeyim. Ben bir insan değilim. Kanım, canım, ruhum yok ama özlemeyi bilirim. Bu duyguyu artık ezberledim.
Doğuşumun üzerinden bin yıldan fazla bir süre geçmiş. Bu süre içinde ne kadar çok şey görüp geçirdiğimi tahmin edersiniz. Bana hayat veren kutsal sözleri ve ilahileri duymadan geçen son 90 küsur yıl, hayatımın en zor dönemiydi diyebilirim. Beni var eden yaratıcılarım Kral Gagik ve mimar Manuel, bana bir kimlik vermişlerdi: Ben bir kiliseyim. Görevim, inanan Hırıstiyanlar’ın bir araya gelip dua edecekleri bir mekân olmak. Bu benim varlık nedenim. Ben bunun için inşa edildim. Şimdi varlık nedeni ortadan kaybolan ruhsuz bir taş yığını gibi hissediyorum kendimi.
Aslına bakacak olursanız, birkaç sene evveline kadar çok daha acınacak haldeydim. Zavallı bedenim yabani otların saldırısına uğramış, hırpalanmış, yıkık bir viraneydi. Sonra bazı insanlar geldiler ve beni onarıp güzelleştirdiler. O insanlar geldiğinde nasıl da sevinmiştim… Eskisi gibi güzel sesli, aydınlık yüzlü insanların dualarıyla huzur bulacağımı zannetmiştim. Ama olmadı. Şimdi yıkık dökük bir virane değilim ama hâlâ huzura eremedim.
Geçen yıl burada bir sürü insan toplandı ve benim müze olduğumdan söz ettiler. Bunu duyunca şaşırdım ve üzüldüm. Çünkü ben bir kilise olarak inşa edildim. Bu benim varlık nedenim. Ancak içimde okunan dualarla hayat ve huzur bulabilirim. Onlara müze değil kilise olduğumu bağıra bağıra söyledim ama ne yazık ki beni duymadılar. Keşke bir insan olsaydım, ağzım, dilim olsaydı ve derdimi anlatabilseydim. Gerçi benim kilise olduğumu ve üzerime eskiden olduğu gibi haç takılması gerektiğini söyleyen bazı insanlar da konuştu o gün burada, ama diğerleri onları dinleyecek mi bilmiyorum. Ancak ben hâlâ beni anlayacaklarından umutluyum o yüzden bıkıp usanmadan fısıldıyorum sözlerimi esen rüzgâra, kıyılara dokunan sulara... Onlar alıp getirsinler diye insanlara.
Benim adım Surp Haç, ama haçım yok benim. Ben bir kiliseyim ama cemaatim yok benim. Van Gölü’nün ortasındaki minik adada yapayalnız kalmış, yaşlı bir bekçiyim. Eğer bir gün yine kilise derlerse bana bileceğim ki yok olup gitmedim, kimliğimi yitirmedim.
|