|
Hükümranın kırbacı, arzunun gölgesinde Varolmak için güç üretmek... güç üretmek için yok etmek... yok etmek için kural koymak... kural koymak için meşru olmak... meşru olmak için gizlemek... Tüm bunları aynı anda yapabilmek için canavar bir zihin tasarlamak... Aynel ÖMER Bir söz vardır; ‘Bizans’ta oyun bitmez’ diye. Bu söz, belli ki kendisini Bizans olarak görmeyenler tarafından söylenmiştir. Ama aynı sözün bir başka versiyonu da vardır: “Osmanlı’da oyun bitmez.” Demek, Bizans için düşünülen Osmanlı için de geçerlidir. Muhtemelen Rus çarı için de benzer sözler söylenmiştir. Britanya İmparatorluğu’ndan söz etmeye bile gerek yok. Oyun nerede biter nerede başlar? Diplomasi, işte bu bitmeyen saray entrikalarının uluslararası yeni alanıdır. Çağımızın imparatorlukları da bu diplomasi alanında ‘oyunu bitmeyen’ güçlerdir. Diplomasi savaşın sınırlarını ifade ediyor olsa gerek. Savaşın bir biçimi olarak politika, diplomasi adını alıyor. Ancak ilişkiler o kadar karmaşık ki bazen politika biçimindeki savaş yetersiz kalıyor ama doğrudan savaş da durumu ifade etmiyor. İşte savaş ve diplomasi arasındaki bu ilişkiyi, oyunu bitmek bilmeyen güçler, aslında gladyo türü örgütlenmenin de gücünü kendisinden aldığı bir strateji ile kuruyor. Önce hesaplar, analizler yapılıyor. Sonra kimin ne yapabileceği hesaplanıyor ve ortaya bir döküm çıkarılıyor: şu olursa bu olur, şu aktör bu şekilde davranırsa biz de şunu yaparız. Ardından manüplasyon, yalan, dolan, spekülasyon ve sıra zor’a ya da güç’e gelene kadar bu oyunlar sürüyor. Burada önem verilmesi gereken, bu uluslararası oyunu oynamanın bazı güç hiyerarşilerini gerektirmesi. Örneğin Türkiye, bu türden oyunları kendi sınırları içinde cirit atarcasına oynamaktayken, uluslararası arenada, dünyanın geride kalan yüzde 90’ı gibi, çok da maharetli sayılmaz. Bu aslında maharet değil, güç meselesidir. Ve güç deyince de gerçek hükümran kendisini belli eder. İşte ABD böyle bir güçtür. Ve oyunun temel ilkesi, yok etmekten çok yaşamaya devam etmek, yaşamak için gerekli gücü temin etmektir. Yok etmek her zaman sanıldığı gibi bir içgüdüden değil; aksine çok planlı bir ekonomiden, stratejiden ileri gelir. Ama güç, doğada bir yerde değildir. Gücün bizzat üretilmesi gerekmektedir ve o gücü üreten hükümrandır; ya da tersten hükümran o gücü üretendir. Bu güç oyunu aynı zamanda hükümran için tehlikelidir de. Neticede kendisi için gerçek düşmanlar ve gerçek riskler yaratır ve onları oyuna davet eder. O gücü üretirken yok olmak, düşmanı yok etmeye çalışırken var etmek de olasıdır. Latin Amerika’nın sancısı Hugo Chavez’in "Latin Amerika’nın İsrail’i" diye nitelendirdiği ve bölgede ABD’nin tek müttefiki olan Kolombiya, komşusu Ekvator’da üs kurduklarını iddia ettiği FARC gerillalarına karşı sınır ötesi bir sıcak takip başlatır. Bizim de son zamanlarda çok duyduğumuz bu kavram, demek ABD’nin izninin olduğu her yerde rastlayabileceğimiz, ABD’nin bir çok müttefikine öğütlediği bir ‘statü’. Ne yapıyorsunuz burada: sıcak takipteyiz. O zaman haklısınız demektir. Kim size ne diyebilir? Neticede uluslararası hukukun tanıdığı (savaşın sonunda galip gelenin de diyebiliriz) verilmiş haklar vardır size. İddiaya göre FARC gerillaları radyoaktif madde ele geçirmeye çalışmaktadır ve Kolombiya bütünlüğünün teminatı Kolombiya ordusu, sınır ötesine geçerek bunu önleyecektir. Baskın gerçekleşir. Örgütün liderlerinden Raul Reyes ve 17 FARC gerillası Kolombiya ordusu tarafından katledilir. Kolombiya çatışma sonucunda gerillaları öldürdüğünü iddia ederken Ekvator yönetimi, devrimcilerin uyurken öldürüldüğünü ve enselerinden vurulduğunu savunur. Çatışmanın ardından Ekvator ve Venezüella, Kolombiya ile ilişkilerini kestiğini açıklar. Hatta bununla da kalmaz, 3 Mart’ta Venezüella, Kolombiya sınırına 10 tabur asker, savaş uçakları yerleştirir. Hugo Chavez ise, 44 yıl içinde öldürülen en üst düzey FARC yöneticisi olan Raul Reyes’i ‘iyi bir devrimci’ olarak tanımlar. Bu çok kurnaz plan, elbette ki uluslararası hukuk kurallarına uygun olarak dizayn edilen bir savaş girişimi. Öyle planlanmış ki, savaş çıkarsa ABD yanlıları mutlaka haklı olacak. Ama zaten bu uluslararası hukuk kuralları, ABD’nin sırf gövde gösterisi yapmak için atom bombası kullandığı bir savaşın ardından çizilmedi mi? Önemli olan bu değildir. Önemli olan, sınırların çizilmiş olmasıdır. “Sen hükümranlık hakkını kullan ve sıcak takip gerçekleştir, onlar sana saldırırsa ben de demokrasinin savunucusu olarak devreye girerim”. Hatta, “keşke onlar sana saldırsa”. Böylelikle ABD düşmanının da ne kadar ‘tüm evrensel değerlerin düşmanı’ olduğu kanıtlanır da hepimizin adına hükümran olan Birleşik Devletler devreye girer. İsrail Lübnan’ı ya da Gazze’yi yerle bir eder, ABD sorumlunun HAMAS olduğunu, halkının onu cezalandırması gerektiğini söyler. Hükümran savaşla yıkar, Avrupa uygarlığı ya da onun ruhu, daha sonra diplomasi için devreye girer; çatışmalara akıl, sağduyu getirir ve uzlaşma sağlar. Batı İmparatorluğu, işte bu hesap-kitap kurnazlığının uygarlığıdır, başa çıkılmaz görüntü, oyununun bitmeme hali bu kez onun için geçerlidir. Alçaklığın dipsiz kuyusu Hükümranın bitmeyen oyunlarına yine Latin Amerika’dan, Arjantin’den ama bu kez ‘domestik’ bir örnek verelim. Malum, Arjantin’de de 1976’da hükümranlık darbesi yapıldığında iktidar, ne kadar korkunç olabileceğini göstermek zorundadır. 12 Eylül Türkiye’sinin demokrasi sayılabileceği denli bir vahşet yaşatır Arjantin’in evlatlarına, hükümranın bu kanlı oyunu. Sadece devrimci tehlikenin savuşturulması yetmez, aynı zamanda devrimci değer ve pratikler (mesela Che gibi bir sembol) üreten devrimcilerin ve onların üretimde bulunmasını mümkün kılan ilişki ağı içindeki halkın hizaya getirilmesi gerekmektedir. Bu ancak, onların terbiye edilmesiyle olacaktır. Ama nasıl terbiye edilecektir halk? Bir insan nasıl öğrenirse öyle, arzu nasıl terbiye edilirse öyle. Eğer, küçük yaşta olmanıza rağmen anlamsız ve zararlı olabilecek bir arzuya sahipseniz (ne olduğu önemli değildir arzunuzun, önemli olan anne-babanızın kabul edemeyecek olmasıdır), ebeveynizin vereceği tepki muhtemelen şiddetli olacaktır. Zira sağduyu, izahat, mantık, mukayese arzu karşısında hep zayıftır. O hedef için ne yapılması gerektiğini söyler; ama arzu kendisini ifade edebileceği hedefin ne olacağını söyler. Akıl, ölçer, biçer, hesaplar ve kazanabileceği zaferi arzular. Arzu, arzuladığı zaferi kazanmaya koyulur. Ancak çıkarılmış derslerin kanlı birikimiyle (kanla biriken sadece sermaye değildir) uç veren bir arzu hizaya getirilir; eğer arzu şiddetsiz hizaya getirilir bir konum almış ise (örneğin Batı uygarlığında böyledir ve çocuklar hiç dayak yememelerine rağmen genellikle söz dinlemektedir) o zaman arzunun sahibinin yaşamadığını söylemek gerekecektir. Bu nedenle, en çok genç arzunun korkutulması zordur. Ama arzunun sahibi ders çıkardıkça, pişman oldukça, yani acı çektikçe; artık arzu da eskisi kadar cüretkar ve yaratıcı olmayacaktır. İşte Arjantin’in, Şili’nin devrimci evlatlarını uçaklardan baygın bir şekilde okyanusa, köpek balıklarına yem olarak atmak ancak burjuvazinin, hükümranın ders verme düşüdür. Kendi korkusundan kurtulma ayiniyle burjuvazi, en tarifsiz acı çeşitleri icat ederek bunlarla devrimcilere döl yataklığı eden Latin Amerika’yı hizaya getirmeye çalışmaktadır. Ama ne gam! Tüm detaylar kontrol altında Arjantin’de 1976-1983 yılları arasındaki darbe yönetiminde 30 bin kişi öldürüldü ya da kaybedildi. Plaze De Mayo annelerinin çığlığı, o darbeciler yok olduklarında dahi dalga dalga yayılmaya devam etti. Onlar haykırdıkça, darbenin ve darbecilerin alçaklıkları bir bir ortaya çıktı. Darbeden sonra halkı hizaya getirmek de yetmedi. Cunta, devrim mikrobundan toplumu tamamen temizlemeyi kafaya koymuştu. Aslında yapılan bütün vahşetler planlı-programlı, soğukkanlı bir stratejinin uygulanmasıydı. Halk, tarifsiz acılarla yola getirilir, ona ne olması, daha doğrusu ne olmaması gerektiği öğretilirken bir yandan da toplum devrimcilerin varlığını ve hatırasını sürdürecek her şeyden temizlenmelidir. Tüm bu vahşet, en az Hitler’in fırınlarda bir halkı yakmayı akıl etmesi kadar mantıklı, gerekli ve ekonomik bir uygulamadır. Belirli bir stratejiye bağlıdır: Arzunun dönüp gelmemesi... Arjantin’de bu cunta döneminde siyasi mahkumların 200 bebeği çalınmıştır ve elbette ki çocuksuz ailelere verilmiştir. Böylelikle devrimcilerin mikrobu toplumdan tam olarak temizlenmiştir. Ama, ailelerin gelecekte çocuklarını arama gibi bir istekleri olabilir. Buna da bir çözüm bulunur ve bu siyasi mahkumların bir bölümü öldürülür. Beslenmelerinden iyidir bu. Ama bununla da bitmez. Kabus hükümranın peşini bırakmaz. Plaza De Mayo Anneanneleri bu kez sahneye çıkar. İzler sürülür ve davalar açılır. Ülkede bugüne kadar evlatlık verilmiş 88 çocuk bulunur. Ve arada, hiç hesap edilmedik şeyler olur. Örneğin vicdanını yok edememiş bir emekli asker, mahkemede tanıklık yapmaya karar verir. Ama işte, olmaz ve emekli yarbay Şubat ayının son günlerinde evinde intihar etmiş olarak bulunur. Üstelik, emekli asker öldürülen ilk tanık da değildir. İşkenceci bir polisi mahkum ettiren bir işçi de 2006 yılında kayıplara karışmıştır. Ama kaybolduğu elbette ki gizlidir, polise sorarsanız muhtemelen dolaşmaya çıkmıştır o işçi. ‘Gelince üç kere vuran ruh ve vurulan...’ Ama olmadı. Hükümran, arzuyu söküp atamadı. O, beton kaldırımların arasında yetişen, öyle kendiliğinden ve şaşırtıcı bir şekilde yeşeren bir ot tanesi olarak, bir şeyin devamı ya da ardılı olarak da değil; hükümranın beton varlığı sürekli olduğu halde yerden başını göğe uzatır. Raul Reyes öldürüldü; 17 gerilla katledildi ve Latin Amerika’nın bu kaybı, kurulmak istenen hükümran sofrası için birer ‘aperatif’ niteliğinde. Ama hiçbir beyaz ışık, hiçbir gizli kapı, hiçbir gizli işkencehane ve karanlık krallık, kendisini yok edecek arzuyu sonsuza kadar betona gömemedi. Grinin arasında bir yeşillik hep boy verecek... Ernesto, Raul, Fidel ya da Cihan, Sinan, Taylan... 10 Mart 2008 |