|
Belgeselin verimli toprakları
Necati SÖNMEZ Belgesel festivaline katılmak üzere, Dostluk Treni (Filia Express) ile Selanik’e doğru yola çıkıyoruz. Gece yarısından sonra tren sınıra varıyor; pasaport, gümrük kontrolleri derken tren bir türlü kalkmak bilmiyor. Neden sonra, kondüktör gelip durumu açıklıyor: Yolculardan birinin çantasında eroin yakalanmış, hem de 2 kg! Tren en az 4-5 saat kalkmayacak… Bu bilginin üzerine, şu yorumu da eklemeyi ihmal etmiyor: “Böyle adamları asacaksın arkadaş. Başka çaresi yok bu işin!” Açıksözlü kondüktörümüze tam da, iki cümleyle pek güzel özetlediği bu zihniyete karşı bir film yaptığımızı, ölüm cezasının ne menem bir uygulama olduğunu anlatan filmimizin gösterimine katılmaya gittiğimizi anlatamıyoruz tabii. Gecenin bu saatinde böylesi bir tartışmayı kaldıracak mecalimiz yok… Tren 7.5 saat gecikmeyle tekrar yola çıkıyor ve hayat kaldığı yerden devam ediyor. Selanik’te sosyal güvenlik yasasına karşı çıkan işçilerin dönüşümlü grevi gündelik yaşamın her alanına sirayet etmiş; her gün iki saat elektrik kesintisi oluyor, gazetecilerin grevi nedeniyle basın toplantıları erteleniyor, vs. Bu arada, bizdeki gibi ‘yalancı münafıklar’ diye işçilere saldırmak hiçbir siyasetçinin aklına gelmiyor. (Ne de olsa, batıdan ahlaksızlık kapmış bir siyasi geleneğimiz var bizim.) Sokaklarda biriken çöpten dağların arasından geçerek ulaştığımız salonlarda, dünyanın gidişatına dair filmler izliyoruz, bir hafta boyunca. Dimitri Eipides’in önayak olmasıyla Selanik Film Festivali’nin içinden doğan ve kısa sürede Avrupa’daki belgesel festivalleri içinde önemli bir yer edinen Selanik Belgesel Festivali, 7-16 Mart 2008 tarihleri arasında 10’uncu yılını kutladı bu yıl. Nitelikli seçkisi kadar yan etkinlikleri, sinema dersleri, panelleri, seyirciyle sinemacıları kaynaştıran yönetmen söyleşileri ile dolu dolu geçen, yaratıcı belgeselle piyasa işi yapımlar arasında hassas bir denge tutturmaya çalışan, market bölümü ile işin ticari boyutuna da el atan derli toplu bir organizasyon… Türkiye’den bu yıl “İbret Olsun Diye” ve Hollanda ortak yapımı “Burhan Uygur: Sanatçının Tutkusu” filmlerinin yer aldığı festival, yine dünya belgeselinin hal-i pür melali hakkında fikir verecek bir çeşitliliğe sahipti. Karşımızda, Discovery-N. Geographic tarzının peşinden giden Joe Berlinger-Bruce Sinofsky gibi ‘marka’lardan, sosyal mevzulardan kahraman devşiren filmlere, muhalif/aktivist filmlerden, sinemasal tadından yenmeyecek yapıtlara kadar geniş bir yelpaze var. İşte birkaç örnek: Dominik Cumhuriyeti’nin şeker kamışı tarlalarında köle misali çalışan Haitili göçmenlerin trajedisini anlatan “The Price of Sugar”, onları ‘kurtarmaya’ soyunan ben-merkezci bir rahibin kahramanlığına bel bağlıyor ve bu şekilde tipik bir Hollywood senaryosunun kulvarında ilerliyor. Adına bir bölüm açılan Finlandiyalı belgeselci Arto Halonen ise, ‘Türkmenbaşı’ Saparmurat Niyazov’un baskıcı rejimini yatırımlarıyla besleyen kuruluşların peşine düştüğü son filmi “Shadow of the Holly Book”ta, çok saygıdeğer bir iş yapmakla birlikte Michael Moore’un bir karikatürü olmaktan kurtulamıyor. Bu arada, Türkiye’deki yatırımcıların da bizim medyadan öğrenemediğimiz ve anlaşılan öğrenemeyeceğimiz kirli ilişkilerini deşifre etmekten geri durmuyor. Biri Afganistan’dan diğeri Filistin’den namus cinayetleri üzerine, birbirine zıt iki yaklaşım örneği: “Stone Silence” ve “Maria’s Grotto”. Biri dışarıdan, diğeri içeriden birer bakış… Afganistan’a giden Polonyalı vatandaş, gerçeği ortaya çıkarmak için kötü ‘karakterlerini’ tam bir batılı sömürgeci tavrıyla sıkıştırırken (zaten filmde iyi karakter ara ki bulasın); Filistinli kadın yönetmen, her vakaya aileden biriymiş gibi hassasiyetle yaklaşabiliyor ve özellik kadın tanıklardan şaşırtıcı içtenlikle ifadeler alabiliyor. Gelelim, belgesel alanının sinemasal anlatım bakımından ne denli verimli topraklara sahip olduğunu gösteren festivalin yüzakı olan filmlere… Brezilya’nın Sao Paolo kentinde siyasi yolcuzluklar ile fidye için insan kaçırma vakaları arasındaki görünmez bağları görünür kılan ve bunu son derece yaratıcı bir şekilde yapan “Send A Bullet”; Çin’de inşa edilen devasa Three Gorges Barajının yol açtığı insanı depremleri bir kurmaca filminin duygusal derinliğiyle aktaran “Up the Yangzte”; cenneti bulma hayaliyle yurtlarını terkeden Afrikalı göçmenlerin dramını konu alan “Paradise-Three Journey in This World”… Bütün bu hikayelerde yaşamın çıplak gerçekliği, bir kez daha kurmacanın önüne geçiyor. 17 Mart 2008 |