|
Rice’ın gezisi ve ABD’nin 'Latin Amerika planı' ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın Brezilya ve Şili'ye yaptığı "ziyaret", pekçok açıdan tartışmayı, üzerine düşünmeyi gerektiriyor. FARC önderlerinin katledilmesiyle başlayan ve Kolombiya'nın neden olduğu bölgesel kriz henüz sıcaklığını tamamen yitirmeden yapılan bu 'çıkarma', neyi amaçlıyor? ABD’nin Latin Amerika'ya dair yeni bir fikri mi var? Soner TORLAK yorumluyor. Soner TORLAK Geçtiğimiz hafta ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Rusya’ya yapacağı önemli ziyaret öncesinde Latin Amerika’ya şöyle bir uğradı. Kısa ziyareti süresince Brezilya’da devlet başkanı Lula da Silva ve Şili’de devlet başkanı Michelle Bachelet ile bu ülkelerin dışişleri bakanlarıyla ufak çaplı ama oldukça ciddi görüşmeler yaptı. Her ne kadar ABD medyası geziyi “bölgedeki sağlam müttefiklere yönelik elde edilmiş diplomatik bir zafer” olarak sunmuşsa da gerçeğin bundan oldukça uzak olduğu söylenebilir. Ancak Bush hükümetinin, artık topyekûn ABD’nin pazarı haline gelmiş Meksika’ya ve istikrarlı müttefiki Kolombiya’ya yönelik uyguladığı ısrarlı serbest ticaret dayatmaları (Kolombiya’yla yeni bir serbest ticaret anlaşması imzalanması yönünde sergilediği aşırı ısrarcılık), Venezüella ve Ekvador’a yönelik giderek sertleşen suçlama ve tehditleri ile beraber düşünüldüğünde Rice’ın Brezilya ve Şili’ye yaptığı bu “zamansız” gezi belirli bir anlam kazanıyor. Kısaca olan şu: “ABD’nin yeni bir fikri var!” ABD neden yeni bir fikre ihtiyaç duysun? Bir: ABD yönetimi, gözünü artık Latin Amerika’ya -yeniden- çevirmiş durumda. Özellikle Kolombiya-Ekvador arasındaki sınır ihlalinin tetiklediği ihtilafta Güney Amerika ülkelerinin Kolombiya’yı hep birlikte mahkum etmesi ve Amerikan Devletleri Örgütü (OAS)’ın 7 Mart Rio Grubu toplantısının ardından 17 Mart dışişleri bakanları toplantısında da Kolombiya’nın eyleminin, OAS tüzüğünün 19. ve 21. maddelerine dayanarak “açık ihlal” olarak değerlendirilmesi ve karar 34 üye devlet tarafından tamamen kabul edilmesi [1], ABD’nin bölgede ciddi bir hegemonya kaybına uğradığını açıkça ispatlıyor. İki: Venezüella ve Ekvador’un ABD’ye ve bölgesel projelerine karşı açıkça cephe almış olması, Arjantin’in ikinci Kirchner döneminde açıkça ALBA yanlısı bir çizgiye girmesi, yaklaşan Paraguay seçimlerinde kısmen kurtuluş teolojisine bağlı “yoksulların papazı” lakaplı eski rahip Fernando Lugo’nun [2], arkasında toplumsal muhalefetin büyük kısmını alarak anketlerde oldukça önde gitmesi ve elli yıldan fazladır ülkeyi yöneten sağcı Colorado Partisi’ni devireceğine neredeyse kesin gözüyle bakılması, aynı şekilde El Salvador’da Farabundo Martini Ulusal Kurtuluş Cephesi (FMLN)’nin on yıllardır ülkeyi demir yumrukla yöneten tek parti ARENA’yı devirmeye bu kadar yaklaşması, Peru’da Ollanta Humala’nın ve toplumsal muhalefetin hükümete uyguladığı yoğun baskı, Nikaragua’da belirli bir uzlaşma çerçevesinde de olsa Sandinistlerin iktidarı almaları, Guatemala’da Alvaro Colom’un başkan seçilmesi sonrasında ilk iş olarak Venezüella bloğuyla yakınlaşması ve eski diktatörlük davalarının askeri arşivlere dayanarak yeniden açılacağını ilan etmesi, hiçbir zaman ABD eksenine çok açık biçimde girmese de emperyalizmle başı bir şekilde dertte olan Uruguay’da, biraz da Brezilya ve Arjantin hükümetleri desteğiyle geniş bir sol cephenin iktidarı alması, Kosta Rika’da ABD’yle imzalanan serbest ticaret antlaşmasının yürürlüğe konup konmamasına karar verilmesi amacıyla gidilen referandumda solun %51-%49 oranlarıyla kaybetmesi ancak büyük bir toplumsal yarılma yaratmayı başarması, Meksika’da çiftçilerin çok örgütlü ve ciddi bir NAFTA karşıtı direnişi sürdürmeleri, Küba’da beklenenin aksine gerçekleşen Fidel sonrası döneme yumuşak geçiş [3] gibi siyasi gelişmeler de ABD’nin en azından kısa vadede bölgeye ciddi bir silahlı yaptırım uygulama olanağını azaltıyor. Üç: Özellikle Guatemala, El Salvador, Nikaragua ve Kosta Rika gibi tek tip üretim yapan ve bunu yüzlerce yıllık sömürge kanallarıyla ABD ve Meksika pazarlarına gönderen orta Amerika ülkelerinin, nam-ı diğer “muz cumhuriyetleri”nin imparatorluk hegemonyasından çıkması her ne kadar siyasi ve ekonomik açıdan ABD için çok ciddi bir kayıp değilse de, prestij açısından oldukça yaralayıcı olduğu da kabul edilmeli. Ancak ABD’nin kıtadaki sadık müttefikleri Meksika ve Kolombiya arasında fiziksel açıdan Güney’den kopartılmış bu ülkeler, sol bir eksene oturmaları halinde kartların yeniden karılmasına sebep olabilirler. Dört: ALBA ve ALBA Bankası’nın bölgede ABD eksenli ticaret antlaşmaları NAFTA ve FTA’nın alanlarını büyük oranda daraltması ve bu antlaşmaların işlevsiz hale gelmeleri, IMF ve Dünya Bankası’nın Latin Amerika’dan neredeyse tamamen sökülüp atılması, ALBA’nın “adil ticaret bloğu” adı altında yürüttüğü ülkeler arasında karşılıklı bağımlılığa dayanan ve küçük ülkelerin borç batağına sürüklenmeyecekleri bir finansal yapının -en azından- altyapısının kurulabilmiş olması gibi gelişmelerin ABD’nin bölgede yıllardır uyguladığı klasik finansal sömürü çarklarını işlemez hale getirdi. Öte yandan yine Güney Amerika devletlerinden müteşekkil Amerikan Devletleri Örgütü (OAS), And Devletleri Birliği (CAN) ve MercoSur gibi uluslar arası kuruluşlardaki ABD etkisi de inanılmaz ölçüde zayıflıyor. Beş: 2004 yılının kasım ayında Çin Halk Cumhuriyeti devlet başkanı Hu Jintao, Brezilya, Arjantin, Şili ve Küba’yla kırka yakın ticari antlaşma imzalayarak Şili’de düzenlenen Asya-Pasifik Ticari İşbirliği (APEC) Zirvesi’ne katıldı ve 2005’in ocak ve şubat aylarında bu sefer de Çin Halk Cumhuriyeti başkan yardımcısı Zeng Qinghong, kalabalık bir delegasyon ve işadamları grubuyla kıtayı ziyaret ederek, Venezüella’yla petrol ve konut inşaatı üzerine, Arjantin’le ulaşım, hidrokarbür, inşaat ve iletişim uyduları üzerine ve Brezilya’yla demir çelik, tarımsal ürün, petro-kimya, inşaat ve iş makineleri, havacılık ve hizmet sektörü üzerine onlarca ikili antlaşma imzaladı. Şili’yle hızla gelişen ticari ilişkiler sonucu Çin ve Şili arasında 2005 yılının kasım ayında kıta tarihinde bir ilk olmak üzere serbest ticaret antlaşması imzalandı [4]. Hemen belirtmekte yarar var ki, Çin bölge devletleriyle öyle “emperyalizme karşı bir arada mücadele” falan etmiyor, hatta Çin’in sadece aşırı gelişkin bir ekonominin ve yoğun bir nüfusun ihtiyacını karşılayabilmek adına yüzünü Latin Amerika’ya döndüğü bile söylenebilir. Özellikle petrol, çelik ve tahıl Çin için hayati önem taşıyor. Ancak bu ticaretle sınırlı görünen ikili ilişkilerin ABD’yi rahatsız etmemesi de mümkün görünmüyor. Özellikle Çin Halk Cumhuriyeti’nin ABD ambargosunu açıkça delerek Küba’nın Venezüella’nın ardından ikinci ticari ortağı haline gelmesi, ABD hükümetinin paranoyalarını azdırıyor [5]. 2005 yılı mart ayında New York Times’a konuşan cumhuriyetçi senatör Richard Lugar, “Senelerden beri (batı) yarıküre Birleşik Devletler’in önceliğinde değil ve Çin bizim Latin Amerika’ya yeterli dikkat göstermememizden yararlanıyor” derken, kongre üyesi Dan Burton ise daha şüpheci bir bakışla “Öyle sanıyorum ki, Çin’in batı yarıküredeki ekonomik, siyasi ve askeri etkisinin artması, önümüzdeki yıllarda Birleşik Devletler açısından bir meydan okumaya dönüşecek. Temkinli olmalıyız ve Çin iktidarının artmasını, dengelenmesi hatta kapsanması gereken bir unsur olarak algılamalıyız. Belki Çin’in faaliyetlerini, yerküremizdeki hegemonyacı bir iktidarın ortalığı basması olarak yorumlayacak kadar ileri gidebiliriz“ açıklamasını yapmıştı. [6] Temelde Latin Amerika’nın Çin’le geliştirdiği ilişkilerin en önemli katalizörlerinden birinin ABD’ye olan ticaret bağımlılığı alternatif bir kanal açarak azaltma ve hatta tasfiye etme niyeti olduğu da söylenebilir. Ve Çin Halk Cumhuriyeti, hammadde oburu dev bir endüstriyel merkez ve sürekli gıda ihtiyacı duyan oldukça kalabalık bir pazar olarak Latin Amerika’nın ABD’ye sattığı hammadde ve ara mamullerin hepsini satın alacak potansiyele de sahip. Öte yandan ulaşım ve dil gibi zorluklar nedeniyle Latin Amerika ile Çin arasındaki ticari ilişkilerin gelişmesi uzun bir zamana yayılacak gibi de gözüküyor. Altı: Son yedi senedir Ortadoğu’ya yoğunlaşan ABD savaş makinesinin, uzun süren savaşın ekonomik ve moral yönünden yıpratıcı etkisinin hissedilmeye başlandığı bu zamanlarda, özellikle Venezüella’nın Rusya ve İran’la ikili antlaşmalar çerçevesinde ordusunu ve teçhizatını modernize etmesi, Küba’yla geliştirdiği yakın ilişkiler (Venezüella başkanı Chavez’in ABD’nin tehditlerine karşılık olarak zaman zaman “halk milisleri, sokak sokak gerilla mücadelesi” gibi kavramlar kullandığı biliniyor), yakın tarihteki bir gerilimde bölge ülkelerine “anti-emperyalist askeri ittifak” çağrısında bulunması ve son olarak Kolombiya’nın gerçekleştirdiği sınır ihlalinde ordularına derhal emir vererek, bir savaşı göze almış olduğunu fiilen kanıtlaması gibi gelişmeler ABD’nin bölgede ciddi bir direnişle karşılaşma ihtimalini de güçlendiriyor. Yakın tarihteki çok önemli bir gelişme olarak Bolivya’nın Kosta Rika, Arjantin, Uruguay ve Venezüella’nın ardından, “Birleşik Devletler Amerikalar Ordu Okulu (SOA/WHINSEC)”na katılmaya son veren beşinci Latin Amerika ülkesi olması da dikkate değer bir değişim sayılabilir. Hele ki bu okulun, sol rejimlere ve toplumsal muhalefete karşı ordunun siyasal sisteme ABD çıkarları yönünde sıkça müdahale ettiği bir coğrafya olan Latin Amerika’da, eğitim verdiği ülke ordularının şu güne kadar yaptığı müdahalelerin, yüzbinlerce kişinin katledilmesine, yaralanmasına ve sürgün edilmesine yol açtığı ve bölgedeki ABD çıkarlarının korunmasında hayati bir öneme sahip olduğu düşünüldüğünde, Bolivya’nın bu hamlesinin ABD’nin askeri hegemonyasına karşı büyük bir darbe olduğu anlaşılıyor [7]. Yine ABD’nin 2003 yılında çıkardığı bir yasa, ABD’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi (CPI) ”yargılamasını kabul eden ülkelere askeri personel eğitimi vermeyi reddetmesi”ni öngörüyor. Bu kapsama giren ülkelerden 11’nin ise askeri eğitim için Çin Halk Cumhuriyeti’nden yardım almaya başladıkları biliniyor [8]. Ayrıca güncel olduğu için değinelim, Kolombiya’nın uluslararası arenadaki girişimlerinin ABD’nin bölgesel planlarından bağımsız olması mümkün görünmüyor. Bu planlara dair yeni girişimlerden biri de aslında daha “sınır ihlali” olayı olmadan çok önce ABD’nin bölgede askeri hareketliliği arttırmaya karar verdiğini ortaya koyuyor. Ocak ayının son haftasında Birleşik Devletler Deniz Operasyon Şefi Gary Roughead ve Birleşik Devletler Güney Komuta Subayı Jim Stavridis’in, Güney Amerika ve Karayipler’de konuşlanmak üzere Dördüncü Filo’nun yeniden aktifleştirilmesi çağrısında bulunması, Latin Amerika’nın sol iktidarları için ciddi bir tehlikenin kapıda olduğuna dair en somut işaretlerden biri sayılabilir.[9] ABD’nin bölgeye müdahale kanalları Bir: Öncelikle ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın neden Brezilya ve Şili’yi seçtiği üzerinde kısaca duralım: Rice’ın Kolombiya’nın ve dolayısıyla ABD hükümetinin bütün Latin Amerika ve Karayip ülkeleri tarafından kınanacağı OAS dışişleri bakanları toplantısından önce bu ziyareti gerçekleştirmiş olması tabi ki anlamlı ancak Rice’ın iki açıklamasından birinde FARC ve Venezüella hükümetinden bahsetmesinden de anlaşıldığı üzere, ABD hükümeti ufaktan karşı atağa hazırlanıyor. Burada Şili, bölgenin en zayıf sol hükümeti olması ve Brezilya da kıta ölçeğindeki dev ekonomik, toplumsal ve siyasi ağırlığı nedeniyle seçilmiş durumda. Şili’de Bachelet hükümeti, her ne kadar sola meyilli komşularıyla iyi geçinse de ürkekliği nedeniyle hiçbir ciddi adım atamıyor ve dolayısıyla ABD için kolay lokma. Bu arada Rice ile Şili dışişleri bakanları arasında imzalanan ve halka duyurulmamasına rağmen, ABD'nin Şili Büyükelçisi Simons'un ağzından kaçması sayesinde kamuoyuna da mâl olan “21. Yüzyıl için Şili-Kaliforniya Planı”nı da içeriğine yönelik henüz açık bilgiler olmasa da göz önünde tutmak önem arzediyor. Dolayısıyla kısaca ABD, ilk adımını kıtayı şöyle kabaca bir bölme denemesi yaparak atıyor. Bunu kenara not etmek gerek. İki: ABD hükümeti, bölgede biriken tarihsel ve sınıfsal çelişkileri sonuna kadar istismar edeceği sinyalini de vermekten hiçbir koşulda çekinmiyor. Bunun en son örneği, Bolivya’daki Morales hükümetinin felç edebilmek amacıyla güney eyalet valilerinin ülkeden ayrılma taleplerini açıkça dillendirerek, 4 Mart tarihinde de bu yönde referandum kararı aldırması oldu. Ülkenin doğalgaz rezervlerinin hemen hepsinin bu eyaletlerde bulunduğu da hesaba katılırsa, ABD’nin Bolivya’ya karşı hem ekonomik (Bolivya doğalgazı Morales tarafından 2005 yılında tamamen kamulaştırılmıştı) hem de siyasi atağı çoktan başlatmış olduğu görülür. Ancak biraz “kurgu”ya izin verilirse, Rice’ın Şili’ye uğramasıyla Morales hükümeti üzerinde gerçekleştirilebilecek bir istikrarsızlaştırma operasyonunu şöyle bağlayabiliriz: 1879-1883 yılları arasında süren Pasifik Savaşları’nda Bolivya okyanusla olan tek bağlantısını da kaybetti ve yapılan antlaşma sonucu ülke sahili Şili’ye ilhak edildi. [10] Bu, Şili halkı için tarihsel bir adaletsizliktir. 2003 yılında dahi “gaz savaşları”nı tetikleyen unsurlardan biri, Bolivya doğalgazının bir Şili limanı üzerinden ihraç edilmesidir. 2005 yılında iktidara gelen Evo Morales de çeşitli kereler, Bolivya’nın denize ulaşma talebinden vazgeçmediğini ancak bunu barışçıl biçimde diyalog ve işbirliği yoluyla gerçekleştireceklerini beyan etti. Şili’yle Bolivya son iki senedir, deniz bağlantısı olmayan Bolivya’ya belirli bir koridor toprak parçasının ya da ciddi liman imtiyazlarının verilip verilemeyeceğini tartışıyor. Dolayısıyla şeytan ayrıntıda gizlidir ve Rice’ın Şili gezisine bir de bu gözle bakmak gerekebilir. Üç: Brezilya’nın ALBA içindeki ve özellikle ALBA Bankası içindeki aktifliğini törpülemek, Rice’ın Brezilya ziyaretinin gizli amaçlarından biridir. Zira bir ALBA Bankası’nın var olabilmesi bile büyük oranda Brezilya ve Arjantin’in katılım göstermesine bağlı. Bu anlamda Brezilya’nın, kıtanın topraklarının ve GSMH’nın yarısına sahip olan bu dev ülkenin ABD yanlısı bir hükümetin eline geçmemesi bile başlı başına bir mücadele sebebi olacak kadar önem taşıyor. Zira Lula yönetimini en çok eleştiren (MST gibi) toplumsal hareketlerin bile seçimlerde İşçi Partisi’nin kazanmasını istemeleri doğal karşılanmalı. ABD hükümeti, kendi karşı ne denli hamleler yaparsa yapsın bu devi gözden çıkarmayı göze alamıyor. Dört: Latin Amerika’daki en ciddi çatışma başlığı, Kolombiya’nın Ekvador sınırını ihlal etmesiyle mart ayına da damgasını vuran “FARC ve Kolombiya hükümeti arasındaki savaş”. Kolombiya’nın FARC gerillalarını vurmak için Ekvador sınırından yasadışı biçimde 10 km içeriye girmesinin ABD’nin bölge projeleri kapsamında ufak bir “yoklama” olduğu konusunda bugün çoğu kişi hemfikir. Artık ABD bölgede eskisi gibi hoyrat adımlar atamayacağını anlamış durumda. Ancak gerilim sırası ve sonrası başta ABD başkanı George W. Bush olmak üzere birçok ABD yetkilisinin, son olarak Brezilya ve Şili ziyaretlerinde Rice’ın “FARC’la ve terörizmle mücadele” vurgusunu bu kadar sık tekrarlamasını, ABD hükümetinin bu kanamalı yarayı birçok kez daha kaşımayı göze aldığına dair bir işaret saymak mümkün. Beş: ABD’nin sürekli kullandığı ve bu aralar çok daha sık kullanacağı en önemli kozlarından biri de, her ülkenin kendi sınıfsal dinamikleri ve “sol yelpazenin çeşitli yerlerinde duran halkçı hükümetlere” muhalif cephelere maddi, manevi ve gerekirse askeri yardımda bulunmak. Burada Bolivya’nın adını bir kez daha anmamız gerekiyor. Morales hükümeti, düpedüz ülkeyi bölmeyi teklif edebilen ve ABD’yle doğrudan akçeli ve alengirli işler yürüten bir oligarşik muhalefetle karşı karşıya. Bunun dışında Venezüella’da da işlerin yolunda gittiği söylenemez. Sınıfsal olarak oldukça karmaşık bir zemine ve muğlâk ideolojik referanslara sahip olan Chavizm, Chavez’in her radikal çıkışında biraz sarsılıyor. Aslında, Venezüella’da “Bolivarcı Devrim” olarak tanımlanan süreç neredeyse doğaçlama bir yaratıcılık üzerinden yürüyor. Her ne kadar ABD destekli muhalefetin beli bükülmüş gibi görünse de (özellikle 2002-2003 çalkantıları sonrasında Chavez, ülke oligarşisini büyük oranda rantiye gelirlerinden mahrum bırakarak, ABD yanlısı muhalefetin palazlanmasına set çekti denebilir), Chavizmin sağ kanadında bulunan bürokrasinin belirli bir kısmının ağırlığını kısmen artırdığını söylemek için elde ciddi göstergeler de bulunuyor [11]. ABD’nin Venezüella’nın içinden bir atak yapma şansı hâlen sürüyor ve uzun zaman sürecek gibi de görünüyor. Öte yandan Paraguay, muhtemelen solun üzerinde uzlaştığı adayın kazanacağı seçimlere doğru giderken, ABD’nin görünmez eli Paraguay sokaklarında görünür olmaya başladı. Zaten gergin olan ülke siyaseti, Şubat ayının son haftası Tekojaja Halk Hareketi (MPT) başkanı olan köylü lideri Geraldino Rotela’nın San Juan Nepomuceno’da suikast sonucu öldürülmesiyle ve kardeşinin de ağır biçimde yaralanmasıyla oldukça şiddetlendi. MPT Uluslararası İlişkiler Sekreteri Ricardo Canese, cinayetten açıkça sağcı Duarte Frutos hükümetini sorumlu tutarak, hedefin en yakın adaydan %10 oranında önde giden Fernando Lugo’yu başkan seçtirmemek için halkın oy vermeye gitmemesini sağlamaya çalışmak olduğunu belirtti [12]. Paraguay hükümetlerinin ABD’yle olan tarihi bağları ise belki Latin Amerika ülkelerinin hiçbirinin bağlarının olmadığı kadar sıkı. Bu anlamda Paraguay seçimleri de ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik stratejisinin ne olduğunu ve şiddeti hangi yoğunlukta tuttuğunu görebilmek için bir laboratuar olacak [13]. Sonuç: Sonuç da giriş gibi kısa ve öz. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın Brezilya ve Şili’ye gerçekleştirdiği ziyaret, ABD hükümeti yetkilileri ve “şahin” gazeteciler tarafından sıkça dillendirilen “ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik kapsamlı bir strateji oluşturması ve harekete geçmesi” çağrılarına olumlu bir yanıt niteliği taşıyor. ABD hükümeti, kendinden bir sonraki hükümete ve eğer boşa çıkartılamazsa daha sonraki hükümetlere de devredecek bir kapsamlı planın açılımlarını yavaş yavaş yapmaya başlıyor. 20 Mart 2008 Dipnotlar: [1] Bkz. “OAS dışişleri bakanları toplantısından da Ekvador’a destek kararı çıktı” haberi, 19 Mart 2008, Latinbilgi, http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=1706, Bu 34 ülkenin dışında sadece ABD, kararın, “Kolombiya’nın askeri ve polisiye kuvvetlerinin Ekvador topraklarına saldırdığı” belirtilen dördüncü maddesine çekince koydu. [2] Değişim için Yurtsever İttifak adına seçime girecek olan Lugo hakkında bilgi edinebilmek adına, Fernando Lugo’yla yapılmış bir röportaj için bkz. http://ipsnews.net/news.asp?idnews=40961 [3] Fidel Castro sonrası dönemin niteliği üzerine, içinde Gabriel Garcia Marquez, Fidel Castro, James Petras, Raul Zibechi gibi birçok aydının yer aldığı kapsamlı bir tartışma için Bkz. “Küba’yı Savunmak ya da Bir Sokağın Köşesinde Dikilmek”, Kalkedon Yayıncılık/Latinbilgi Dizisi, Kasım 2007. [4] Bkz. Marc Saint-Upéry, Meydan Okuyan Sol: Bolivar’ın Rüyası ve Güney Amerika, İletişim yayınları, 2007. Saint-Upéry’nin kitabında Çin Halk Cumhuriyeti ile Latin Amerika ülkeleri arasındaki ticaret hacmi artışına dair çarpıcı rakamlar da veriliyor. Örneğin: 1990’da 91 milyon $ olan Şili-Çin ticaret hacmi, 2005 yılında 5 milyar $’a çıktı. Peru-Çin ticaret hacmi de benzer biçimde 1990’da 74 milyon $ iken 2004’te 2.4 milyar $’a, Venezüella-Çin ticaret hacmi ise 1990’da sıfır iken 2004’te 650 milyon $’a çıktı. Arjantin ve Brezilya’nın ise çok daha geniş bir karşılıklı ticaret ağı var. [5] Her ne kadar Fidel Castro ve Hugo Chavez, Çin Halk Cumhuriyeti ile geliştirilen ilişkileri anti-emperyalist bir ekonomik cephe kurulması çerçevesinde değerlendiriyorsa da, aslında bu kadar büyük umutlar beslemek için elimizde hiçbir ciddi veri bulunmuyor. ABD’nin serbest ticaret antlaşmalarıyla Latin Amerika ve hatta dünyaya dayattığı Pazar istismarının boşa çıkarılması adına Çin’in ticari girişimleri önemli bir yer tutuyorsa da, Çin Halk Cumhuriyeti’nin bütün bunları “sosyalist ya da anti-emperyalist” bir dış politika ve ekonomi perspektifine sahip olması nedeniyle yaptığına inanmak safdillik olur. [6] Bkz. Marc Saint-Upéry, Meydan Okuyan Sol: Bolivar’ın Rüyası ve Güney Amerika, İletişim yayınları, 2007, syf 301. [7] 1946’da Panama’da kurulan “Birleşik Devletler Amerikalar Ordu Okulu (SOA/WHINSEC)”, 1986’da Georgia’daki Fort Benning’e taşındı. 1996’da Pentagon tarafından hazırlanan ve insanlık dışı muameleler içeren eğitim yönetmeliğinin basına sızmasıyla okul bir kez daha dikkatleri üzerine çekti. Okulun Bolivya tarihinde de özel bir yeri bulunuyor: 1971-1978 yılları arasında ülkede canavarca bir askeri faşist diktatörlük rejimi sürdüren Hugo Banzer Suarez 1956 yılında bu okula öğrenci olarak girmiş ve eğitimini burada almıştı. Suarez iktidardan düştükten on yıl sonra, 1988 yılında da bu okulda resmi eğitmen olarak görev aldı. Öte yandan 2003 yılının eylül-ekim aylarında Bolivya’da “gaz savaşları” olarak bilinen iç karışıklık döneminde 67 sivilin katledilmesinden sorumlu olan ve 2006 yılında işkence, cinayet ve anayasanın ihlali suçlarından mahkum edilen General Juan Veliz Herrera ve General Gonzalo Rocabado Mercado da bu okulun mezunları. Okulun şöhreti Bolivya’yla sınırlı değil. 13 Ağustos 1985 tarihinde Accomarca Katliamı adıyla tarihe geçen, And dağlarında yaşayan 69 silahsız sivilin katledilmesi olayından sorumlu olan Telmo Ricardo Hurtado ve Juan Rivera Rondon da 1981-1982 yılında eğitimini bu okulda tamamlayarak mezun olanlardan. Kolombiya’da uyuşturucuyla mücadele eden polis timinden on tanesinin katlini gerçekleştiren ve uyuşturucu kartelleri adına çalıştığı kanıtlanan asker Byron Carvajal da “Birleşik Devletler Amerikalar Ordu Okulu (SOA/WHINSEC)” mezunu. [8] Bkz. Marc Saint-Upéry, Meydan Okuyan Sol: Bolivar’ın Rüyası ve Güney Amerika, İletişim yayınları, 2007 [9] Bkz. “Kilit Ülke: Kolombiya” yazısı, Mavi Defter, 11 Mart 2008, http://www.mavidefter.org/anasayfa/content/view/263/54/ [10] Bu olay Şili ve Bolivya arasında sürekli biçimde gerilim neden oldu. Öyle ki, iki ülke 1978 yılında ciddi bir krizin ardından aralarındaki diplomatik ilişkileri sona erdirdiler. Diplomatik ilişkiler yeniden Morales döneminde başladı. [11] Bkz. “Counter-Attack of the Bureaucrats: "Endogenous Right" vs. "False Left" in Venezuela / (Venezüella’da Bürokratların Kontratağı: “İçsel sağ, Sapkın Sola karşı”)” yazısı, 6 Mart 2008, Counterpunch ve Venezuelanalysis’te yayınlandı, http://www.venezuelanalysis.com/analysis/3247 [12] Bkz. “Paraguay’da seçimlere doğru şiddet patlaması haberi”, Latinbilgi, 1 Mart 2008, http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=1646 [13] Ne acı ki Paraguay, on yıllardır ABD’nin karşı-devrimci terör politikasının laboratuarı olarak işlev görüyor. Bkz. Benjamin Dangl’ın yazısı “Paraguay: Latin Amerika'nın yeni militarizmi için bir laboratuar”, Latinbilgi, 18 Ağustos 2007 http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=1233 |