Yazdır E-posta

Araf’ın göçmenleri 

Feyzullah MaraşlıGöçmenlik, genç intiharlar. Hastanede bitirilmek istenen bir isyan ve dünyaya atılan tekme. Soğuk ülke, soğuk akıl İngiltere’den... 

 

Barış YILDIRIM    

                       

“Arada kalanın türküsü / ölümden yakılır hep” 

Hulki Aktunç 

 

Bundan 10 sene, belki daha da önceydi. Henüz ‘gitmek mi zor kalmak mı zor?’, ‘yüreğinin götürdüğü yere git’ gibi klişeler ünlenmemiş, başımıza musallat olmamıştı. Ablam evde bir şarkı mırıldanıyordu: “Burası gibi değil gideceğim memleket / havası başka hava / denizi başka deniz.” Ben de ona başka bir şarkıyla cevap vermiştim: “Bu şehir arkandan gelecektir.”  

Aradan on yılı aşkın bir süre geçti. Ablam yaşadığı İstanbul ve okuduğu Ankara’dan sonra Erzincan, Bartın, tekrar Ankara, Fransa’nın küçük bir şehri ve Paris’te yaşadı, işi ve eğitimi gereği. Arada Avrupa’nın her yerini de gezme fırsatı buldu. Bense tatiller dışında burnumun ucunu çıkarmadığım İstanbul’dan Londra’ya geldim yaklaşık 4,5 yıl önce. Geliş o geliş. Ben de gezinme fırsatı bulduysam da İstanbul’a gidemedim tekrar. 

Londra’da geçen 4.5 yıllık sürenin en önemli sorunu işte bu gitmek-kalmak ikilemiydi. Gitmeyi düşününce kalmanın, kalmayı düşününce gitmenin ağır bastığı bir ruh hali. Ailenin süren bir dava nedeniyle pimpirikliliği, yapacak iş yokluğu ile harmanlanmış, ‘gider İngilizce öğreniriz’ diye kılıf bulunmuş bir yolculuk. Sonrası ‘okulumuzu okuruz paşalar gibi’ diyerekten başlayan bir iltica sürecine atılmış adım. Zira İngiltere’de yabancı öğrencilere okul parası iki kat ve ‘yerli’ (babamın memleketi) statüsündeki öğrencilerin de zaten yüklü miktarda harç ödediği düşünülürse, oturum almak daha cazip hale gelebiliyor. Peki yüksek lisans yapacağız da ne olacak? Aslında zihinden geçen boşluk, ‘yapacak başka şey mi var?’ şeklinde formüle edilse de, Oğuz Atay bu konuda daha haklı sanıyorum: “Kapitalist topluma yetenekli olduğumuzu göstermek için.” Ne oldu, 2 yıllık işsizlik, fiziksel ve ruhsal bitkinliğin ardından işte o okul da bitme noktasına geldi ve işin komik yanı, o kadar iç muhasebeye konu olan okul parası da hala ödenmiş değil. 

 

- Nesin sen? – Bu değil 

Benim hikayem, göçmenlik denilen şeyin anlatılmasına dair ufacık bir giriş bile sayılmaz, değil. Ama bir yandan da tüm göçmenlerin hikayesi birbirine benzer. Ben, bu tip kimlikleri üzerime alınmaya çok hevesli olmadığımdan, ‘niye geldin, niye kalıyorsun, ne olacak, dönecek misin?’ gibi dikenli sorulara off poff diyerek cevap verdiğim kadar, “ben göçmenim” gibi bir cevabı da aynı içtenlikle vermiyorum. Dün oradaydım, bugün buradayım ve bu böyle sürecek, belki. Şehrim arkamdan geliyor mu bilmem, ama benim onun peşini bırakmadığım kesin. Ya da tersi de en azından bu kadar doğru. İşte göçmenlik hikayesi bu desem, herkes inanır, ama bu sadece benim hikayem. Ve her insanın hikayesi birbirine benzer.  

Buradaki arkadaşlarımın büyük bölümü, aşağı yukarı 15 senedir burada olan insanlardan oluşuyor. Onların deneyimi, bilgisi bize yol gösterdi ve neler yapmamız gerektiğini de söyledi. Başka bir Avrupa ülkesinde bu topluluğu hazır bulmam imkansızdı. Bu nedenle belki de olabilecek en iyi koşullardı benimki. Arkadaşlarımın büyük bir bölümü gitmek ve kalmak arasındaki tartışmayı yaşamıştı ve yaşıyordu. Belki de sadece gitmek de olanak dahilinde olduğu için. Aralarında Türkiye’ye dönmeyi denemişler de vardı. Yapamamışlardı. Alışamamışlardı. Ama buraya alışmak için gösterdikleri direnci tekrar orada da gösterseler alışırlardı belki. Burada bir düzen kurulunca bırakıp yorucu bir belirsizliğe girmek kimsenin tercihi değildi. Bazı arkadaşlar ise buranın ‘nihilizminden’ muzdarip, yorulmuş ve bıkmışlardı. En yakın arkadaşlarım bu gruptakiler oldu. Londra’nın nihilizmi bizimkini dövüyordu. İkinci yılımdan sonra ‘acı çekme’ durumundan kurtulmuştum. Ancak bu kez işsizlikle uğraşmak gerekiyordu. O sorun da aşıldığında, artık Londra’nın nihilizminin bile para etmediği bir nihilizm mertebesine ulaştığımı düşünüyordum. Acı çekme isteğinden kurtulmuştum, ama hala yorgundum. Sadece ‘gurbette’ olmaktan değil ama hayat hep belirlenen sınırlar arasında tanımlandığından, onları kabul etmenin biraz dangalaklık kaçması nedeniyle hayatımla barışıp kendimi göçmen ya da arada kalmış ya da bilmem bir şeyler olarak görmüyordum. Evet, göçebe de sayılmazdım ama bir şey olacaksam göçebeyi tercih ederdim. Ama göçmenler sadece nihilistlerden ve dangalaklardan ibaret değildi. Bir de budalalar vardı. Dostoyevski’nin budalasından, soylu budalalardan. 

 

Seri intiharlar 

23 Mart günü Hürriyet gazetesinin internet sitesinde “Türk erkeklerinin gurur intiharı” başlıklı ve Ersin Kalkan imzalı bir haber yayımlandı. Hürriyet’i sevmeyen biri için ‘iyi bir haber’ olduğunu teslim etmek gereken bir haberdi, başlığı hariç. Haber, Londra’da yaşayan Türkiyeli toplum arasında birbirinin peşi sıra intihar eden ve büyük bölümünü 20 yaşın hemen altındaki ve hemen üstündeki gençlerin oluşturduğu seri intihar vakalarıyla ilgili. İngiltere’de 11 ayda 10 kişi intihar etmişti. Haber, bu gençlerin hikayeleri ve uzmanların görüşlerine dayanıyordu. 

Uzmanlara göre intihar nedenleri arasındaki temel faktör, Türkiyelilerin iflas etmiş yaşantısı. Türkiyelilerin geçimini temel olarak gıda sektörü oluşturuyor. Bu sektörde ise iş günü 12 saat civarında, çoğunlukla. Kebapçılar, restoranlar, kafeler, süpermarketler. Buraya gelmiş aileler, ne yapıp edip (ekonomi şöyle işler: kaçak çalışma, devlet yardımı, para istifi, yıllar sonra dükkan satın alma ve aileyi dükkana kilitleyerek tasarrufu boyutlandırma) durumu düzeltmek istediklerinden ve başka bir ülkede yaşamalarından, o ülkenin sosyal hayatına zerre ilgi göstermediklerinden bütün vakitlerini işe verirler. Çocuklar okula gider. İngiltere’nin okullarında en başarısız çocukları olan da bizim çocuklarımızdır. 8-9 yaşlarında kara gözleri ışıl ışıl parlayan çocuklar, iki dilli olmanın geometrisiyle zihinlerinin bir yanına ‘dışarıdan’ nasıl göründükleri sorusunu hep taşımaktadırlar. Onlar için ne Türkiye ne İngiltere’dir içerisi, ikisi de dışarısıdır. İçerisi ise İngiltere’de mahalleleri ve Türkiye’de ise kendi gibilerin en yoğun yaşadığı yerlerdir. 

Aileler, güya insanca yaşam isteğiyle eşinin dostunun evine sığınmacı olarak gelir ve ardından İngiltere’ye iltica ederler. Genellikle Kürttürler, Alevilerdir, eziyet çekmişlerdir. Sonra ilk iş, ülkenin yasal mevzuatını, hangi yardımın nasıl alınacağını öğrenirler. Sonra iş kurarlar, sonra orada çalışır, eve gider uyurlar. Büyük bölümü böyledir. Türk işletmeleri resmi ve dini bayramlarda açıktır. Eğer çocuk okumuyorsa, hemen dükkana verilir. ‘Doyduğum yer mi doğduğum yer mi’ sorusuna cevap aranır. Doyduğu yerdir, Türkiye’nin vermediğini İngiltere vermektedir. Ama bu kadardır. O kimseye bir şey verememektedir. 

Aileler bu hengameyle uğraşırken, çocuklar için seçenekler daha sınırlıdır. Onlar ya ailelerinin ya da akrabalarının işletmelerinde uzun saatler boyu çalışmakta, başka bir ülkede para yapmanın hıncıyla her şeyi istediği gibi yapmayı arzulayan patron-babaların ellerinde hırpalanmaktadırlar. Elbette ki herkes böyle değildir, ama istisnadır diğerleri. Anlı şanlı devrimci gazetelerin okurları, bu hayvanca sömürünün yapıldığı yerleri ziyaret eder ve gazetelerini satarlar. İşçilere de selam verirler ancak gelir olarak kullanacakları parayı tahsil ettikten sonra çeker giderler, patronlara bir şey demek akıllarından geçmez. Çalıştığınız kebapçıya telefon açıp beşinci kata sipariş verirler, siz siparişi götürürken ikinci bir kişi daha gelmiş ve onun da canı çekmiştir, sizi bir daha siparişe gönderirler, sizin de solcu olduğunuzu bile bile, şöyle demektedir aslında: “e ne yapalım kardeş, işte hayat”. Şimdi kafesini, restoranını açmış olan eski devrimciler, eski yoldaşları "operasyon yiyince" iki yüz bin sterlin borcu olmasa gidip mücadeleye gireceğini söylerler. Çocuklarsa kıyısından üstelik sırtı dönük bir şekilde ilişilmiş bir ülkede kendi hikayelerini merak ederler. Niye geldik buraya? “İnsanca yaşamak için.” Burada iki sorusu vardır çocuğun, daha öğrenmemiş kalbinin tüm şiddetiyle sormasının kaçınılmaz olduğu: İnsanca mı? Yaşam mı? 

 

‘Ekmek kazası’ 

Hürriyet gazetesinin haberinde konuşan uzmanlar, Türk ailelerinin uzun süre çalışmalarından dolayı çocuklarını ihmal ettiğini, çocuklarına eşyaları gibi davrandığını, hırpaladıklarını söylüyor ve Türklerin, Bangladeş ve Somalililerle birlikte göçmen toplumun en dibinde olduğunu belirtiyor. Psikolojik yardım da sunan Derman Vakfı’na başvuranların büyük bölümü intiharı düşündüğünü belirtiyor. Bunların hatırı sayılır kısmı da intiharı denemiş. Gazetenin verdiği rakamları aktarırsak, “482 kişiden 387’si intihar etmeyi düşündüğünü söylemiş, 66’sı daha önce intihar teşebbüsünde bulunmuş." 

Haberde, Londra’da yaşayan gazeteci İrfan Taştemur’un da bir anısı var. Şöyle: “Gençlerden biri bana, 'Ben yetim büyüdüm, annemle babam Londra’ya geldiğimiz gün öldü' dedi. Ben de, 'trafik kazasında mı' diye sordum. 'Yok' dedi 'ekmek kazasında...'"

Haberde ayrıca intihar eden gençlerin hemen tümünün ailelerine ait süpermarket ve kebapçılarda çalıştığı, tümünün kendini asarak intihar ettiği (bu, uzmanların, 'kendilerini ve toplumu cezalandırıyorlar' yorumuna neden oluyor) Londra’da yaşayan ve sayılarının 400 bini bulduğu tahmin edilen Türkiyelilerin yüzde 59’unun işsiz olduğu, yüzde 49’unun belediye evlerinde yaşadığı, yüzde 21’inin ise devlet yardımı aldığı ifade ediliyor. Bu işsizlik rakamı muhtemelen, kaçak çalışmayı da kapsıyor. Ancak Türk mahallelerinin ağzına kadar dolu kahvehaneleri, ki sigara yasağı da deliniyor bazılarında, bu istatistiği doğrulamıyor da değil. 

Londra’da yaşayan Kıbrıslı Türk doktor Teoman Sırrı da gençlerin intiharını Türk toplum yapısının namus vb. gerekçelerle şiddete açık yapısına ve çocukların kana yatkın bir şekilde büyümesine, maço bir toplum olduğumuz için sorunlarımızı açmamaya bağlıyor. Gazete de bu nedenle Türk erkeğinin gurur intiharı başlığını atmış. İntihar edenler ezici bir çoğunlukla erkek, zira kadınlar ya Türkiye’deki gibi evdeler ve çocuk büyütüyorlar ya da dışarıda çalışıyorlar ve çalışmaları onlar için ezici bir durum değil. Çünkü zaten bir nevi kölelikten kurtuluş anlamına geliyor. Ancak haberde konu edilmeyen ve son intihar olayı Kıbrıslı bir anneydi. Kıbrıslı Türkler ise göçmen liginin en üst sırasında yer alan, eskiden beri burada oldukları için topluma entegre olmuş ve para kazanmış insanlardan oluşuyor. Bu nedenle kadın intiharı belki de bu nedenle orada gündeme geliyor. 

Haberde tüm intihar vakalarının dokunaklı hikayesini bulmak mümkün. Tüm çocukların intihar öyküsü ayrı ayrı verilmiş. İntihar haberleri ilk duyulduğunda şehirde intiharların birbirleriyle ilişkili olabileceği söylentisi yayılmıştı ancak bu da asılsız çıktı. ‘Hiçbirinin birbiriyle ilgisi yok’ dendi. Dolayısıyla çocuklarımız neden kendini öldürüyor sorusunun cevabı da yok. Halk arasında uyuşturucuyu suçlama eğilimi de yüksek, ancak Londra’da gençlerin uyuşturucu kullanma oranı düşünülürse örneğin neden Kolombiyalıların ya da Arap gençlerinin intihar etmediğini cevaplamıyor bu nokta. Ama başka bir bilgiyle olaya farklı bir açıdan bakmak da mümkün. 

 

Gençler çetelerde birleşiyor

 Londra’da sadece intihar değil sorun. Aynı zamanda gençlerin arasındaki çeteleşme ve çatışmalar da giderek artıyor. Belki bir üçüncü dünya ülkesi için normal olacak ama sıradan bir İngiliz’i yerinden hoplatmaya yetecek bir sayı var elimizde. Bir yıl içinde 27 ‘teenager’ – İngilizce bilmeyenler için söylersek 20 yaşından küçük gençler için kullanılıyor bu kelime- vurularak ya da bıçaklanarak öldürüldü. Bunların içinde şu an hatırladığım en az 3 Türk genci de var. Gençler çeteler kuruyor ve bir nevi mahalle savaşına tutuşuyor. Güç gösterisi yapıyor ve intikam alıyorlar. Sadece Türklerden oluşmuyor çeteler, siyahlar ya da Yunanlılar da var, İngilizler de. Türk gençleri arasında da çeteleşmenin yaygın olduğu biliniyor. Belki de Londra gençlere iki seçenek sunuyor: öldürmek ve bu uğurda ölmek ya da kendini öldürmek. Belki de gençler Londra’nın nihilizmine kendi tarzlarıyla cevap veriyor. Bir tür egemen olma oyunu oynuyor ve bu oyun ne kadar gerçekse o kadar heyecanlı oluyor. Örneğin Irak savaşına benzetebiliriz bu oyunu. Egemenlik kurmaktan, hakim olmaktan başka bir yasa olmadığını biliyor çocuklar, bunu iliklerine dek hissediyor ve oyunlarını bu kurala göre oynuyorlar. Büyüklerin oyununu. Bu nedenle çete kurup, gözlerini kırpmadan 15 yaşında, 18 yaşında bir çocuğun katili olabiliyorlar. Ve işte bizim çocuklarımız, belki bunu yapabilecek durumda olmadıklarından, içlerinde doğan şiddeti dışarı değil de kendilerine yöneltiyor. Daha doğrusu baskın eğilim bu oluyor, çocuklar kırık kalplerine ayak uydurup, boyunlarını da kırıveriyorlar. Çıt diye, bu kadar… 

Londra’nın ya da İngiltere’nin nihilizmi ise elbette ki dünyanın en eski kapitalizmi olmasından ileri geliyor. Dolayısıyla dünyanın en papaz toplumu burası. Her şey sahte bir kuralcılık ve özgürlükçülükle kurulmuş, ama her şey dünyanın en büyük sermaye gruplarının, mali tekellerinin elinde. Onların şehri Londra. Onlardan biriysen, onların emrinde çalışıyorsan dünyanın en imrenilesi hayatlarından birini yaşıyorsun süsü verebilirsin kendine. Her gün bir başka ülkenin restoranında yemek yer, her Cuma akşamı bütün şehirle beraber barlara akın eder, her Pazar gününü işkenceye benzeyen bir sessizliğe çevirebilirsin. Saat 5-6 olunca işten çıkan ve dünyanın yanılmıyorsam ilk metrosu olan tüneli kullanan, oralara doğru koşturan kalabalıkla hamam böceği resmi verebilirsin. Her şeyin değil sterlinin pens (sterlin’in kuruşu) olarak değerini şappadanak söyleyebilirsin. Her şeyi hesaba kitaba vurabilir ve ardından akıl yürütüp, en güzelinin (yani en faydalısı) hangisi olduğunu söyleyebilirsin. Ve bu yaşam, biraz İngiliz olmayan herkes için cehenneme dönüşmenin eşiğindedir. 

 

Dostoyevski’nin budalası 

Gazete haberinde yer alan intihar edenler listesinde iki devrimcinin de adı bulunuyor. 

1959 Bursa doğumlu Recep Eriş, ODTÜ Elektrik Mühendisliği mezunu. Gazetedeki hikayesi şöyle: “Recep Eriş, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Dev-Yol davasından gözaltına alındı, beş yıl hapis yattı. Tahliyesinden iki yıl sonra 1987’de İngiltere’ye gitti. İntihar ettiğinde geride, 'Haziranda ölmek zor, biliyorum' diye bir not bıraktı. Eriş’in hiçbir akrabası yok İngiltere’de. Dostu yazar Abdullah Yılmaz’ın (69) anlattığına göre, Recep İngiltere’de kendine bir hayat kurmak için çok çalışmış. Okumuş, ütücülük yapmış, muhasebe kursunu bitirmiş, taksiciliğe başlamış, sonunda vergi mükellefi bile olmuştu. Eser adındaki sevgilisiyle mutluluğu da tatmıştı, mutsuzluğu da. Son olarak kendine küçük bir ev satın almıştı. Evin ödeme taksitlerinde sıkıştığı söyleniyordu ama intiharını buna bağlamak için elde yeterince veri yoktu.”

İntihar eden bir diğer devrimci ise 1960 Kayseri Sarız doğumlu Feyzullah Maraşlı. Tercüman gazetesinin ‘Eski Dev-Yol lideri Londra’da intihar etti’ başlığıyla ölümünü müjdelediği Maraşlı için Hürriyet, “1960’ta Kayseri Sarız’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni kazandı ama 12 Eylül’de Dev-Yol davasından gözaltına alınınca okulu yarım kaldı. 1988’de İngiltere’ye iltica etti. 1991’de evlendi, bir oğlu oldu. Sonra İskoçya’ya, Edinburgh’a yerleşti. Arkadaşları ona Feyzo Can diyordu. Yakın dostu Recep Eriş’in intiharından çok etkilendi. Geçen yıl temmuz ortasında bir gün tüm felsefe kitaplarını bir valize doldurarak Edinburgh’da Marks&Spencer mağazasının önündeki meydanda yaktı. Elbiselerini de çıkarıp ateşe attı ve 'dünyayı değiştirin' diye bağırmaya başladı. Polis tarafından hastaneye götürülüp tedavi altına alındı. 12 Ağustos 2007’de evinin sekizinci kattaki pencere demirlerine bir ip bağlayarak boynuna geçirdi ve kendini astı. Geriye iki satırlık bir not bıraktı: 'Artık dayanamıyorum. Eşim ve oğlum, beni affedin...'” bilgilerini veriyor.
 

çocuklar! ile bile muhbirler! ve bütün ahali!

hep birlikte, üç kez, bağırarak, yazınız

kurşunkalemle de olabilir

yort savul! 

 

Feyzullah Maraşlı’nın Hürriyet’te iddia edilen kitap ve elbise yakma ve dünyayı değiştirme şeklindeki eyleminden bahseden başka bir kaynak yok. Feyzullah öldüğünde, Londra’daki arkadaşları pek çok açıklama yaptı ancak bu konuya değinmedi. Hürriyet’in böyle bir ‘rivayet’ yayması da arkadaşlarının bunu gizlemesi de bana mantıklı gelmediğinden ben bu rivayeti gerçek olarak kabul ediyorum; bu nedenle öğrenip sorabilecek olmama rağmen, bunu yapmıyorum. Feyzullah’ın devrimci eyleminin tımarhanede kapatılmak istenmesi ama örneğin sekizinci katta kendisini o boşlukta asılı bırakarak dünyaya tekme atması bize şunu gösteriyor: aklın egemenliğinin ne denli kati bir tahammülsüzlükle kurulduğunu. Artık felsefeniz işe yaramıyor, işte bu mağazalar dünyanın ve insanın anasını belliyor, giymiyorum onun sattığı kıyafetleri deyip bir zerdüşt ateşi yakmaktan daha hakiki ne vardır dünyada? Ne olabilir? Ama artık uygarlıkta hiçbir boş nokta yoktur. Daha önce de psikolojik tedavi gören, intihar etme eğilimi olduğu bilinmesine rağmen önlem alınmayan ve hatta hastanede “öleceğin zaman haber ver” denen (zira Feyzullah’ın topluma artık hiçbir faydası yoktur) Maraşlı ile bize demektedir ki, ruhunuza sahip olun. Bir işe yarayın. Adam olun. Para kazanın, hayatınızı yaşayın. 

Bu gri dile karşı bütün çocuklar, çocuk ruhlular, budalalar ve bütün yort savullar birleşmiştir. Onlar, kurşun kalemleriyle idamlarını infaz eden kendileridir. Aralarında yalnız dangalaklar ve nihilistler yoktur. 

 

 
< Önceki   Sonraki >