Yazdır E-posta

İki kadın iki film:

Dogville ve Dönüş

Türkan Şoray ve Nicole Kidman 

Grace babasının gücüne iyiliğe yaslanarak direnmektedir. Gülcan, ağanın gücüne iyiliğe yaslanarak direnmektedir. Ancak ikisine de büyük darbeyi ‘iyi insanlar’ indirir.  

Barış YILDIRIM 

dogville2003 yapımı Dogville filmi, ‘dahi yönetmen’ Danimarkalı Lars Von Trier’in son üçlemesinin ilk filmiydi. Daha önce Avrupa üzerine bir üçleme film çeken yönetmen, bu kez Amerika üzerine bir üçleme projesi üzerine çalışmaya başlamıştı. Projenin ilk filmi Dogville, ikinci filme ise Manderlay’di. Üçüncü film ise Washington olacak. 

 

İsmi tuhaf gelen kasaba: Dogville 

Üzerinden zaman geçmesine rağmen Dogville, üzerinde konuşulmayı hak eden bir film. Hollywood sinemasına isyan bayrağı açan ve Dogma 95 filmiyle manifestosunu yayınlayan Von Trier, kamera kullanım tekniği, bütçe hacmi gibi açılardan ‘çağdaş’ sinemadan ayrılıyordu. Ancak Dogville ile birlikte yönetmen bu kez mekan anlayışında da bir devrime gitti. Filmin geçtiği yer koca bir kara sahneydi ve evler, köpek kulübesi, bahçeler sadece çizgilerle belirlenmişti. Gerçekte de böyle değil midir? diye düşünür insan filmi izlerken, bir sahnede o çizgilerin içinde filmin kahramanı Grace’e tecavüz edilirken, başka bir bölmede insanlar her şeyden habersizdiler. Baksa göreceklerdir, ancak bakmazlar. Sınır olduğuna inanmışlardır. 

Dogville, Amerika film üçlemesinin ilk ayağı ise şayet, Amerika’yı kuran kültürün bir teşhiri olarak rahatlıkla adlandırılabilir. Yaklaşık üç saatlik film, dış bir anlatıcının çarpıcı analizleriyle el ele ilerlemektedir.  

Dogville isimli bir kasaba vardır. Herkes ismini yadırgar ve İngilizcede bir anlamı yoktur. Ama Köpek kasaba demek istesek Dog village dememiz gerekirdi. Bu kasabanın sakinleri "iyi, yardımsever, çalışkan" insanlardır. Gelin onlara ‘halk’ diyelim. Bu halkın bir de entelektüeli, hep halkı için en iyisini düşünen, ne yapılması gerektiğini söyleyen, bu hakkı kendinde gören ‘aydın’ı vardır. Bu aydın bir gece kasabanın girişinde otururken silah sesi duyar ve ardından Grace (Nicole Kidman oynamaktadır kendisini ve Lars Von Trier’le oynamak isteyen enteresan bir Hollywood yıldızı portresi çizmiştir. Filmdeki başarısı çok etkileyicidir ancak çok yorucu olduğu için Manderlay’de oynamama izni koparmıştır yönetmenden) karanlıkların ardından çıkagelir. Peşinde silahlı adamlar olduğunu ve saklanması gerektiğini söyler. Ardından silahlı adamlar geldiğinde Tom, onu madene saklar ve silahlı adamlara da kimseyi görmediğini söyler. Tom’un mafya olduklarına inandığı kişilerin şefi, bir kartını bırakarak bölgeden ayrılır. 

 

Dogville günleri başlıyor 

Daha sonra Grace’in Dogville kasabasında kalıp kalmayacağına karar vermek için ahali toplanır. Onun kasabada kalmasının riskli olduğu, kendilerine neler verebileceği konusunda yapılan tartışmaların ardından Tom’un da çabasıyla iyi insanlar Grace’in kendileriyle kalmasına izin verirler. Ancak bu işin bir karşılığı olmalıdır. Bunu sağlamaksa Grace’e düşer. Kasabada iş icat ederek kendine bir türlü sosyal görevli rolü verir ve kimin neye ihtiyacı varsa ona yardımcı olur. İşler yolunda gözükürken kasabaya bir polis gelir ve Grace’in ‘aranıyor’ posterini asar. Bunun üzerine Dogville’in iyi insanları yeniden toplanır, Grace’i korumanın artan maliyeti üzerine kaygılıdırlar ancak daha fazla şey yapması karşılığı Grace kasabada kalacaktır, bu karar da yine gizli oylama ile yapılacaktır. Artık kasabada zor günler başlamıştır. Grace daha fazla çalışmaya başlar. Çalışmasının karşısında aldığı küçük bibloları biriktirmekte ve özenle saklamaktadır. En değerli şeyi onlardır. Ancak kasaba halkıyla problemler yaşamaya başlar. Önce çalıştığı okulda bir çocuğun kendisini tahrik etmesi ve bitmek bilmez ısrarları üzerine onu dizlerine yatırır ve poposunu tokatlar (seyirci de onla beraber tokatlar ‘eşşek sıpasını’ emin olunuz). Ancak çocuk yaygarayı koparır ve annesini Grace’in karşısına diker. Başta aynı çocuğun babası olmak üzere, kasabanın erkeklerinin bir kısmı, Grace’i taciz etmeye başlarlar ve kendisi gibi şehirden gelen bu adam Grace’e tecavüz eder. Artık Tom da onu kurtaramamaktadır. Halk, Grace’in bir nevi melek yüzlü şeytan olduğuna, kendilerine kötülük ettiğine, başlarına bela olacağına inanmakta ve ondan kurtulmak istemektedir. Grace’e tecavüz eden adamın karısı ise (Grace’i yok etmek isteyenlerin elebaşıdır kendisi) bir gün kocasını ayarttığı gerekçesiyle Grace’in evini basar ve o çok sevdiği bibloları teker teker kırar. Grace hıçkırıklara boğulurken, kadın yanındakilere şöyle demektedir: "Gözyaşlarını durdurabildiğinde diğerlerini kırmayın." Yaşanan tatsızlıkların üzerine, Grace’in kasabadan gönderilmesi fikri gündeme gelir. Bunun için taşımacılık yapan ve film boyu ‘bizim sektör’ lafı ağzından düşmeyen kamyonetçi, Grace’i para karşılığında kasada gizleyerek kasabadan götürmeye razı olur. Ancak kamyonet yolda durur. Polis yolu çevirmiştir ve artan maliyetin karşılanması gerekmektedir. Grace’in verecek başka parası olmadığından, kamyonetçi de kendisine tecavüz edecektir. Bu nokta önemlidir zira kamyonetçi Grace’e bir karşılığı tahsil etmek, artan riske boşuna girilmediğini göstermek için tecavüz eder. Öte yandan bu kamyonetçi, Grace’i ilk gördüğünde bir azizeye benzeten adamdır. Ancak o azize sanılan kişinin daha sonra bir genelev patroniçesi olduğu açığa çıkacaktır. Tecavüzün ardından Grace, polis aramasını aşamayacağı düşünülünce köye geri getirilir. 

 

Kibir ve rövanş 

Kasabada her şey soğuk bir akılcılıkla yürütülür. Kasabalı toplanır, fayda temelinde analizler yapar ve yapılması gerekeni belirler. Bu kez Grace’in dev bir tekere zincirle bağlanarak hapsedilmesi en verimli yol ve kaçınılmaz bir gereklilik olarak belirir. Bütün köy kendisine sırayla tecavüz eder. Sıra Tom’a geldiğinde Grace ‘bari diğerlerinden bir farkın olsun’ dediğinde Tom da boynunu eğerek dışarı çıkar ve kendisine kartı bırakan adamı arar. Mafya babası silahlı adamlarıyla kasabaya geldiğinde Grace’i zincirlenmiş görünce Tom neden buna ihtiyaç duyduklarını son derece akılcı bir şekilde anlatmaya başlar. Ancak gelen mafya babasının, Grace’in babası olabileceği aklından geçmemektedir. Grace serbest bırakıldıktan sonra babası ve Grace, arabanın içinde uzun bir süre konuşurlar. Filmin can alıcı yeri burasıdır. Babasının gücünü ve gücü kullanım tarzını eleştiren Grace babasının kibirli olduğunu söylerken, babası asıl kibirin bu gücü reddetmek, ‘basit insanlara’ hizmet etmeye çalışmak, azize olmaya çalışmak olduğunu anlatır ve Grace’i gücü bir kez olsun kullanmaya razı eder. Grace, gücün denetimini eline alır ve tüm kasabayı kurşuna dizer, kasabanın köpeği hariç. Dikkat çeken nokta Tom’u kendisi vurması ve biblolarını kıran kadının çocuklarını öldürtürken adamlarına kadın için ‘gözyaşlarını durdurabildiğinde çocuklarını öldürmeyi kesin” demesidir. Bütün kasabayı yok eder Grace, babasının da beklemediği bir ‘güç’tür bu. Sonra kaçmak için ABD’ye göç ederler. Bu kez de kölelik yasaklanmış olmasına rağmen, bundan haberi olmayan bir bölge bulur Grace ve oradaki siyah köleleri özgürleştirmeye çalışır. Onlara, Dogville’de öğrendiklerini, örneğin oylamayı öğretir. Ama bu ikinci filmin, üzerine Hollanda’da uluslararası bir felsefe semineri yapılan Manderlay filminin konusudur. 

İktidarın aşil topuğu 

Dogville’de gördüğümüz şey çarpıcıdır. İktidarın tepede değil, topuklarda olduğunu gözümüze sokan bir çarpıcılığı vardır filmin. Bu nedenle Nietzscheci felsefenin kapsamına sokabiliriz filmi, özellikle de Foucault’un. Akılcı toplum kendi faydacılığı için soğuk bir verimlilik ekonomisi uygular ve mekanizmalarını bu prensibe göre kurarken, sürekli oluşturduğu şey görünmez sınırlar ve boyun eğdirmedir. Hiçbir iyilik yoktur bu toplumda, her şey sahtedir ve bu nedenle terör üretir. Kendi ürettiği terör, kendisine döner. Bu toplumun aydını, kendi kendine halkı eğitme misyonu uydurmuş ancak halka boyun eğmekten başka bir şey yapmamış bir insandır. Herşey bir kibir sorunudur. Kimdir kibirli? Halkın kibirli olduğu kesindir. Basit insan olmak bir kibir işidir. Grace’in çizdiği azize portresi kibirdir, tanrı olmak istemektedir. Bir insanın tanrı olmayı istemesinden daha büyük bir kibir düşünülebilir mi? Grace’in babası da kibirli olmakla suçlanır. Zira o basit insan değil, aksine güçlüdür. Ancak temeldeki yasaya uygundur o, belki de kibirli olmamanın sonucudur filmde bulunduğu yer. Son olarak şunu söylemek gerekir ki Lars Von Trier’in hemen tüm filmlerinde azize kadın figürüne rastlamak olasıdır. Dalgaları Aşmak, Karanlıkta Dans’ta da ana kahraman azize kadındır ve bu figür ‘dahi yönetmenin’ katı bir Hıristiyan olduğu söylentilerine de yol açmıştır. Özellikle Dalgaları Aşmak’taki son sahne olan gökyüzünde çalan çanlar, bu imajı pekiştirmiş olsa gerek. Ancak kendisi belki de iflah olmaz derecede bir alkol tutkunu, porno film şirketi olan bir yapımcıdır da aynı zamanda. 

 

‘Dönüş’ün böyle mi olacaktı İbrahim?’ 

dönüşDogville’e benzer bir Türk filmi de vardır. Türkan Şoray’ın ilk yönetmenlik deneyimi olan ve başrollerini Kadir İnanır’la paylaştığı ‘Dönüş’ filmi. Filmde canlandırdığı karakterle Moskova Film Festivali'nde de en iyi kadın oyuncu ödülüne layık görülmüştür Şoray. Film bir köyde geçer. İbrahim (Kadir İnanır) ve Gülcan (Türkan Şoray) birbirlerini sevmektedir ve köyün ağası Gülcan’a göz koymuştur. Irgatlıktan kurtulmak için tarla alan bu iki genç, borçlarını peyderpey öderler. Ancak borçlu oldukları kişi tıpkı Dogville insanları gibi iyi ancak ağanın paralı elemanıdır. Dolayısıyla ağayla birlikte çalışır ve söz vermesine rağmen İbrahim’e biriken borcunu ödemesi için bastırır. İbrahim de başka yol kalmayınca Almanya’ya para kazanmaya gider.  Ağa, daha evlenmeden Gülcan’a gidip karısı olmasını istediğini söylemiş, hatta konutuna getirilmesi için emir vermiştir. Ancak Gülcan bunu reddetmiş, ağaya kafa tutmuş ve önce sevgilisi, sonra kocası olan İbrahim’e de bir şey söylememiştir. İbrahim, “Almanya’ya gideceğim” deyince de karşı çıkar Gülcan. ‘Yeni doğmuş bebemiz var’, ‘Almanya neresi?’, ‘ha bir saat ayrılık, ha bir yıl ne fark eder?’ diye sorsa da İbrahim, ‘tekrar ırgatlık mı yapalım?’ diyerek Almanya’ya gider. 

 

Irgatlıktan kurtulmanın bedeli 

Ağa bu sürede boş durmaz. Gülcan’ı rahatsız eder ancak Gülcan kürekle saldırınca ağa bu kez ‘kendi ayaklarınla tıpış tıpış geleceksin’ diye ant içer. Ardından Gülcan’ın tek geçim kaynağı olan tarlayı yakar. Irgatlık yapmak isteyen Gülcan’a ağanın telkiniyle kimse iş vermez. Yalnızca birkaç kadın kocalarından gizli hazırladıkları yemekleri vermektedir. Derken İbrahim gelir, Gülcan tam bütün sıkıntılar bitti diye düşünürken bu kez İbrahim’in medeniyet, sıcak su, şehirden etkilendiğini görür. İbrahim tekrar gidecektir Almanya’ya. Gülcan yalvarsa da dinlemez ve bir kez daha yalnız bırakır Gülcan’ı. Üstelik bu kez mektupları da keser. Gülcan’ın yazdırdığı bütün mektuplar cevapsız kalır. Bir gün köylüler kendi yazdırdıkları mektubu İbrahim’den geldi diye getirseler de Gülcan’ın durumu anlaması uzun sürmez ve köy öğretmenine başvurarak okuma-yazma öğrenmek ister. Gülcan’ın okula gidip gelmesi köylüler arasında dedikoduların yayılmasına neden olur. Bir gün ders sırasında okulu basarlar ve Gülcan’la öğretmeni itip kakarlar. Gülcan koşarak evine sığınır ve elinde silahla köylülerin içeri girmesini engeller. Köylüler de bir mektup yazarak durumu İbrahim’e bildirir ve gel namusunu temizle der. Olaylar bu kadarla bitmez. Gülcan, kasabaya inip İbrahim’e telgraf çekmek için sabah erkenden yola çıkar. Ancak tam köyün içinden geçen ırmak üzerinde ağanın adamlarıyla karşılaşır ve boğuşma esnasında oğlu suya düşer. Peşinden gitse de çocuğunun ancak ölüsüne ulaşır. Artık köylü ezik büzük bir şekide Gülcan’ın karşısındadır. Evinin önünde toplanmış “çocuğunu ver gömelim sen de Müslümansın, vermezsen evi yakarız” diye bağırırken, elinde silahla Gülcan “babası gelmeden gömülmeyecek. Her gün sabunlu suyla temizliyorum. Geleni vururum” cevabını verir. Ancak zaman geçince ve köy öğretmeninin ısrarıyla da bir gece oğlunu gömer. Daha sonra evinin önünde bir ateş yakarak İbrahim’in kendisine getirdiği her şeyi yakar. Tam bu sahnede ağa gelir ve ‘suç senin’ der Gülcan’a. “Eğer sözümü dinleseydin ne bebeğin ölürdü ne bunlar olurdu. Bak İbrahim’den de geriye bir şey kalmadı. Haydi benimle gel.” Gülcan yerinden kalkar ve yürümeye başlar, ağa da peşinden. Tam oğlunu düşürdüğü ırmağa gelir ki Gülcan çiftelisini doğrultur ve ağayı vurur. Ağa vurulurken, sahnedeki müzik hızlanmış ve bir cenk, bir kutlama havasına dönmüştür. Gülcan oradan ayrılırken yol kenarında bir kalabalık görür ve namusunu temizlemek için kasabaya çok istediği Volkswagen’iyle dönen İbrahim’in, yanındaki Alman karısıyla birlikte öldüğünü görür. Gülcan, İbrahim’in elini öper ve kaza yapmış arabanın yanında ağlayan, İbrahim’in oğlunu görür. Çocuk kendisine doğru koşunca onu da kucağına alır ve yoluna devam eder. 

Dönüş filminde de tıpkı Dogville gibi iyi insanlar vardır. Aradaki fark, Doğu ile Batı arasındaki farktır. Batı’da kurallar aklın kendisine, fayda ilkesine göre belirlenirken Doğu’da bu işi ya bir ağa, ya da tanrı figürü yapar; ama gerisi ve sürü ahlakı aynıdır. İkisinde de azize figürü olan, iki güçlü kadın vardır. Özellikle Grace böyle. Gülcan ise azizeden çok bir savaşçıya benziyor, daha doğrusu savaşçı bir azizeye. Filmin daha ilk sahnelerinde kendisine “kimlerdensin?” diye soran Ağa’ya “babamın bir ünvanı olamadı” cevabını verecek kadar güçlü, kocasına hiçbir şey söylemeyen, kendi meselesini kendisi çözmeye çalışan, tekrar ırgat olmaktan çekinmeyendir Gülcan. Kocası ise önce toprak sahibi olmayı sonra şehirli olmayı ister. Volkswagen araba hayali kurar ve onun içinde de ölür. Ağa ve dinle silahlandırılmış gerici halk boğar, fırsatını bulduğunda her türlü ahlaksızlığı yapar ve seni ahlaksız çıkarırken, kapitalizm parçalar, hayallerden bir mezar yapar. Ama gerçek mezar kazıcı Gülcan’dır.  

 

 
< Önceki   Sonraki >