|
Güç oyununda NATO zirvesi NATO zirvesinden haritalar içinden yeni bir harita çıkacaktı. Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO’ya katılımı, üye bile olmayan Rusya’nın itirazına takıldı. Barış YILDIRIM 2 Nisan’da Bükreş’te yeni bir NATO zirvesi gerçekleşti. NATO ülkelerinin devlet başkanları biraraya gelerek, iki eski Sovyet bloğu ülkesinin, Ukrayna ve Gürcistan’ın pakta katılımı konusunda görüşmeler yürüttü. Ancak Rusya, bu iki ülkenin pakta katılımına ve paktın doğuya gelişimine karşı çıktı. Ama Rusya NATO üyesi değildi ki... Dünyamızda işler nasıl yürüyor derseniz, hepimiz ama hepimiz biliyoruz ki ‘gücü gücü yetene’ ilkesine göre işliyor. Şu ya da bu açıdan, eğer güçlüyseniz, sırf kişiliğiniz arkadaşlarınızın gücünde kendini onaylatacak denli güçlüyse bile fikriniz alınacaktır. Eğer, güçlü olmaktan, fikir belirtmekten hatta kişilikli olmaktan imtina mı ediyorsunuz, fikrinize gerek duyulmayacaktır. Eğer hele söz konusu devletin ve dünyanın yönetimiyse, bu kuralın istisnası yoktur. Afganistan’ı düşünelim örneğin. 80’li yıllarda hem de sosyalist Rusya’nın işgaline ABD desteğiyle direniyordu. Yıl 2000’e gelince bu kez ABD onu işgal etti, kim bilir belki de Rusya el altından destekliyor şimdili Taliban direnişini. NATO’lulaştıramadıklarımız 2 Nisan günü başlayan NATO görüşmelerinde ana gündem eski Sovyet bloğu ülkesi olan Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya yeni üyeliğiydi. Malum, ikinci dünya savaşı sonrası Sovyetler tehlikesine karşı kurulan NATO hazretleri, üyelerinde gittiği kontrgerilla örgütlenmeleriyle ünlü. Türkiye de kulübün en gözde üyelerinden, NATO ne demişse yapmış bir ‘örnek ülke’. Malum, Sovyetlerden en çok tırsan kendileriydi. Yedi düvele Türk’ün gücünü göstereli daha 30 sene olmamışken, olası bir Sovyet işgalinden tırım tırım tırsıyordu. Yine malum güç ilişkileri ve onun bilinci insanı ne hale getiriyordu. Bakınız Türk insanı, olası bir ilahi adalet gününde ‘Allah cc’ye’ bile yalakalık yapmaktan çekinmeyecek bir raddededir. Clinton’u mecliste ayakta alkışlayan parlamenterlerimiz mesela, ne vardı Clinton’da o kadar alkışlanacak. Tüm bunlar şu kutsal bilgiye dayanmaktadır: adam güçlü. Bu güce tapınmayı Türk insanının her davranışında görebilirsiniz. Peki Türk insanı bu davranışı nereden edinmiştir derseniz, kendisi iktidar ilişkilerinin tam kalbine gözlerini dikmiştir cevabını verebiliriz. Kendi güçsüzlüğünü bilmek ile diğerinin gücünü bilmek, Türk kimliğinin kafası hep burada çalışmaktadır. Güzide ülkemizdeki ekonomik ve siyasal iktidar ilişkileri de bu güç ilişkileri arasındaki kılıç şakırdatma ritmini hızlandırdıkça kafamız giderek daha fazla ezilmekte. Tek başına fikrini doğru düzgün belirtemeyen, kalabalıkla biraraya gelince basbas bağıran bir ruh hali. Bu ruh halinin reisi cumhuru, NATO zirvesinin olduğu gece haberler sayesinde evimize konuk oldu. Ama sanılacağı gibi NATO zirvesiyle ilgili değil, zira kendisinin çok da önemli bir rolü yoktu muhtemelen toplantıda. Kendisi, yaverleri ve çeşitli bakanları falan toplantıdan koşmuş Fenerbahçe’nin aynı akşamki Chelsea maçının ikinci yarısına yetişmişlerdi, Bükreş büyükelçisinin rezidansına. Haberlerde de bu maçı izleyişleri, gollere sevinişleri ile falan vardılar. Maç sonrasında, nedense, birbirleriyle tokalaşıyor, ‘Cumhurbaşkanım iyi oynadık’ deniyor, Cumhurbaşkanı da bir iki yorum çaktırıveriyordu. Aynı şehirdeki NATO zirvesinde ise Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üyeliği görüşülüyordu. Bunda ilgi çekici olan şey, Rusya’nın bu üyeliğe karşı çıkmasıydı. Daha da ilginç olanı, bu itirazın diğerleri tarafından kaale alınmasıydı. Bir Fransa, bir ABD çıkıp da ‘sana ne kardeşim’ demiyordu. Öyle ya, iki ülke madem bir pakta katılacaktı, üçüncü ülkeye neydi ki? Zira Rusya kendisi de NATO üyesi olmamasına rağmen, bu toplulukla 6 aylık bakan düzeyinde toplantılar düzenleniyordu. Ama Rusya kendisine karşı düzenlenen oyunların farkında bir edayla ‘olmasss’ diyor başka bir şey demiyor. Basında yer alan haberlere göre ABD’nin çok da umrunda değilken bu tavır, Fransa ve Almanya ‘Rusya’yı şey etmeyelim’ hassasiyetindelermiş, malum gazı kendileri Rusya’dan alıyorlar ve Rusya’nın kafası atınca gazı kesiyor. Avrupa’nın konforu kaçıyor, sanayisi büzülüyor soğuktan, malumumuz. Haritanın haritası Demek ki olayların bir pakta katılım anlaşması ya da otopark ihalesi gibi bir şey olmadığını anlamamız gerekiyor. Zaten otopark ihalelerinde bile neler döndüğünü düşünürsek, Rusya’nın iç sesine anlam vermek de çok zor değil. “Ne işiniz var kardeşim benim sınırımda? Ben bu ülkeleri ağız tadıyla işgal edemeyecek miyim? Kosova’yı da aldınız himayemin himayesinden ama sizinkiler niye duruyor? Hak mı ulen bu, adalet mi?” diyor Rusya. Diğerleri de güne toplanmış kadınlar sanki onun altınlarının üzerine yatmak için bir plan yapmış gibi “yok vallahi Rusyacığım, kalbimizi kırıyorsun ama vallahi derdimiz seninle değil, biz bu ülkeler aramıza katılsın şey ediyoruz”. Savaşın rasyonellik yüzdesi sandığımızdan çok fazla ya da bu adamlar bizimle dalga geçiyorlar, ya da ikisi birlikte. Hepsi, yarın öbür gün çıkabilecek bir savaşa göre hareket ediyorlar ve yine hepsi, karşı tarafın da kendisinin de böyle yaptığını biliyor. Bir yandan Rusya’nın iki Karadeniz komşusunu kendi yanına alan, füze kalkanları kurmaya kalkan NATO ve ruhani lideri ABD, öte yanda Britanya nezdinde Batı demokrasisiyle kavgaya tutuşmuş Rus despotizmi. “Siz yapıyorsunuz demokrasi oluyor biz yapınca mı kötü oluyor” itirazı her ne kadar Türkiye’yi çağrıştırsa da Türkiye bu konuda radikal çıkışlardan çok fazla hazzetmiyor. ‘Siz anlaşın, bize uyar. Anlaşamazsanız da en güçlü kimse ona göre biz uyarız’. Eğer Rusya güçlüyse komşuluk ilişkilerimiz, ABD güçlüyse özgürlük, stratejik ortaklık vs. Bu kanlı hazırlıkta, söz konusu olan dünya nüfusunun hatırı sayılır bir miktarını ‘pof’ diye ortadan kaldırabilecek savaşlar söz konusu olmasına rağmen taraflar birbirleriyle bu ilişki türüne göre son derece rasyonel bir hat tutturabiliyorlar. Rusya diyebiliyor ki bu adımlar bize karşı. Yani ona şu dendiği zaman, “niye size karşı olalım”, “siz zaten şöyle emperyalist böyle sahtekarsınız” demekten başka şansı mı var Rusya’nın. Ya da tersi. Ama Rusya’nın bunu deme hakkı ve gücü var. Son yüz yılda iki imparatorluğu da çökmüş olan Rusya’nın hem de. Güçlü, öyleyse konuşuyor. Üstelik konuşmakla da yetinmiyor, engelliyor. Açıktan, bu iki ülke üzerinde egemenlik hakkı, en azından egemen olma olasılığı hakkına sahip olması gerektiğini savunarak hem de. Ona da bu iki ülke dahil, kimse ne haddine diyemiyor. Zira o da “sizin amacınız farklı mı?” diyebilecek güce sahip. Peki ne olacak? Kimin gücü yetiyorsa o kazanacak. Ya savaşın kendisi, ya da savaştan galip çıkacağına inanılan güç, kararını verecek. Kosova’yı nasıl aldılarsa bu iki ülkeyi de öyle alabilecekler. Bu hamlelere diplomasiyle karşı çıkmayan Rusya’nın savaş kozunu ‘zart’ diye oynaması da biraz zor. Zira o durumda karşısına yekpare bir ordu bulması da mümkün. Zira kendisinin kim için neyi savunduğu da belli değil. Emperyal bir arzu. Boyun eğmenin bilinci Türkiye, bu emperyal arzunun kalbinden pompalanan kanın kimyasını biliyor. Hem Osmanlı geleneğinden, hem Kürt ve diğer azınlıklarla olan ilişkisinden (çoğunluk ya da Türk-Sunni müslüman olmayanlar diyelim) hem de halkın devletiyle olan ilişkilerinden. Türk halkı, devletinin yediği tüm naneleri bilir. Rüşvet mesela. Başbakan’ın oğlunun ‘gemicikleri’, ABD’de işadamı parasıyla eğitim gören çocukları etkili oldu mu? Soralım cevabımızı alırız: “kim yemiyor ki?”. Yeter ki başbakan bir şekilde kendini savunsun. Ya da polisin haksız olduğunu, rüşvet aldığını, adam dövdüğünü herkes bilir. Ama polis öyledir, öyle olmalıdır. Denilecek bir şey bulur. Zira güçlü olan odur, kendisine nasıl olması gerektiğini söyleyecek halimiz yoktur. Zira değiştirecek gücümüz yoktur. Eğer bu ülke en güzel, en umutlu yıllarını ekonomik yıkıma rağmen 70’li yıllarda yaşadı, en güzel filmlerini o zaman çektiyse; ancak zenginliğin arttığı 90’lı ve 2000’li yıllarda rezaletin en dibine vurduysa, bunun nedeni de bu güce boyun eğme, güçsüzlüğünün bilincini kendinden güçlüye paspas, kendinden güçsüze de bir kılıç olarak kullanma sahtekarlığındandır. Ama güce boyun eğme, sadece Türk kimliği ile sınırlı değildir. NATO zirvesinden de anlayabileceğimiz bu güç oyununa Türk’ün ve Rus’un yaklaşımı belki de ‘dürüst’ olduğundan yaşanıyor bu sorun. Avrupa ve onun yavrusu ABD kadar kurnaz değiller, olamıyorlar. Orada çıkar ve güç ‘herkesin’ adına kullanılıyor ve bu kullanım alanı geniş tutuluyor. Ama Türkiye ve Rusya’da güç oyunu, ‘kör gözün parmağına’ bir kavrayışla sürdürülüyor. Bu nedenle belki de Rusya iki imparatorluk gömdü, Türkiye’de ise bir imparatorluk yok olurken, Cumhuriyet, tarihinin isyanına ve ağır sorunlarına karşı direnmeye çalışıyor. Ancak Amerika’yı ayak takımının kurduğu Britanya’nın İmparatorluğu dimdik ayakta. Güç ilişlileri yerin yedi kat altında sürdüğünden belki de. Belki de güç ilişkilerinin açıktan sürdürüldüğü yerde umut hala... 4 Nisan 2008 |