Önce bir dergi düştü posta kutumuza, mahpus duvarlarını aşıp. Adı “Eylül”… El yazısıyla yazılıp elde dikilerek ciltlenmiş. Kapağındaki çizimler de “içeride” unuttuğumuz, “yaşamakta direnenlerin” kalemlerinden çıkmış. Derginin logosu, demir parmaklıkların dışına uzanmış bir zafer işareti… Fotokopiyle çoğaltılıyor.[2] İçinde şiirler, öyküler, röportajlar, mektuplar… Üçer kişilik hücrelerinde kesif bir yalnızlığa, unutulmuşluğa mahkûm kılınmış 10 yıllıkların, 20 yıllıkların, müebbetlerin yaşama tutunan, “biz de varız!” diye haykıran sesleri…
“Yanmak da olsa artık aşk ile yaşıyorum.”[1] Önce bir dergi düştü posta kutumuza, mahpus duvarlarını aşıp. Adı “Eylül”… El yazısıyla yazılıp elde dikilerek ciltlenmiş. Kapağındaki çizimler de “içeride” unuttuğumuz, “yaşamakta direnenlerin” kalemlerinden çıkmış. Derginin logosu, demir parmaklıkların dışına uzanmış bir zafer işareti… Fotokopiyle çoğaltılıyor.[2] İçinde şiirler, öyküler, röportajlar, mektuplar… Üçer kişilik hücrelerinde kesif bir yalnızlığa, unutulmuşluğa mahkûm kılınmış 10 yıllıkların, 20 yıllıkların, müebbetlerin yaşama tutunan, “biz de varız!” diye haykıran sesleri… Ardından bir şiir kitabı… Diyarbakır mahpusu’ndan, 93’ten beri “müebbet”lik Enver Özkartal’ın Kırk Artı Bir’i. “Issızlığıma ver, bir de yalnızlığıma/ Düşlerimi yolladığımda alıp kokla/ Söyleme de kimselere/ Olur da bir gün gelirsem,/ Çıkarız dağlarıma/ Koşarız, avaz avaz avazlanırız/ Sesimiz yankılanır,/ Kaya kuşları harabe köylerden seslenir bize/ Darmadağınık olmuş bir coğrafyanın nasıl kendini/ Yenilediğini görüp seviniriz. Yenilenmeyen tek şey çocukların oyun alanlarında/ asılı kalmış kahkahaları ve sümüklü hâlleridir/ Geliyorum dedim ya yalnızlığa ver/ Düşlerimi yolluyorum/ bir de yalnızlığımı/ Başka şey kalmadığını, her yerin harap olduğunu/ Kimselere söyleme sakın[3] … Ve mektuplar… Hepsinde “T.C. … Nolu F Tipi Cezaevi Mektup Okuma Komisyonu/ GÖRÜLDÜ” damgası… Komisyon üyeleri belli ki işlerini ciddiyetle yapıyor, aldıkları ek ödeneği hak ediyorlar. Bazılarının kimi satırları karalanmış. Kapkara… (Işığa tutulduğunda, bazılarını seçmek mümkün oluyor. Sansüre takılanlar, genellikle “işkence”, “Kürt”, “direniş”, “gerilla” gibi “lanetli” sözcükler...) Evet, mektuplar… Hemen hepsinde bir şiir, birkaç dize, bazılarında özenle çizilmiş kara kalem resimler… Bazılarındansa, “komisyon” sansürünü her nasılsa atlatmış “firarî” bir sonbahar yaprağı, bir kurutulmuş çiçek düşüyor. Ya da boncuklarla işlenmiş bir kolye, bir bilezik, bir çakmak kılıfı… Yüzleşmemiz gerek, onları unuttuk… O uğursuz “Hayata Dönüş”ten sonra, onlarca canın etlerinden yükselen duman kokuları arasında bilincimizin, vicdanımızın derinliklerine gömdük hepsini. Öfkelerimiz, tepkilerimiz, insanlığımız dumura uğradı. O gün bugündür topumuz bozgundayız. Sonra Behiç Aşçı çıktı, ipince gövdesini ölüme yatırarak tepeden tırnağa bir çığlık oldu. Bir gün, beş gün, on gün, yirmi gün. Açlığının ellinci gününde miydi, altmışıncısında mı, birilerinin aklına ses vermek geldi. Yazıldı, çizildi, eskisine oranla çok daha zayıf da olsa, protestolar yükseldi. Ve Adalet Bakanlığı, bir elma şekeri uzattı önümüze. F Tipi sıkıyönetim gevşetilecek, tutuklu ve mahkûmlar haftada şu kadar saat birbirleriyle görüşebilecek, dışarıyla telefon görüşmeleri yapabilecek… vb. vb. idi. Derin bir “oh” çektik… Vicdanlarımız arınmıştı, günlük gailelerimize dönebilirdik. Ama mektuplar, kazın ayağının çok farklı olduğunu haykırıyor… Cezaevlerinin nasıl birer derebeylik gibi yönetildiğini… Tutsakların nasıl sağlıklı zihinlerden çıkması olanaksız keyfî baskıların, eziyetlerin hedefi hâline getirildiğini… Suyun bile bir “ıslah” aracına dönüştürüldüğünü… “Tecrit”tekilerin her vesilede mektup-görüş yasaklarıyla daha da koyu bir yalıtılmışlığa mahkûm kılındığını… Şovenizmin zirve yaptığı son birkaç ayda, “içeridekilere” nasıl “rehin” muamelesi yapıldığını… Sözü biraz “onlara” bırakalım mı? Noktasına, virgülüne dokunmadan… Ve malum “nedenler”le, ben de mektuplarıyla saklı olan isimlerini zikretmeden... “Benim böbreklerimden rahatsızlığım var, yememe, içmeme dikkat etmem gerekiyor. Ama burada sular öylesine berbat ki, musluğu açtığımda kokusu (suyun kokusu)insanı tiksindiriyor. Adeta göllerin dibinde kalan çürümüş su kokusu ve tadı var. Mecburi içme suyu satın alıyoruz ama idare aynı suyla yemekleri yapıyor. Anlayacağınız, her yönüyle sağlıksız bir durum mevcut. Birkaç gündür böbrek rahatsızlığıma mide rahatsızlığı da eklendi. Kimseye de söylemiyorum (zaten sistem bizi çürütmek için bunu bilinçli yapıyor). Arkadaşların üzülmesini istemiyorum…” * * * “Yıllardır düzenli suyu akmayan Tekirdağ F tipinde; çamurlu kuyu suyu içmediğimiz için kantinden parasını ödeyerek aldığımız 5 litrelik içme sularının petlerini aynı zamanda hücre ve günlük temizlik için su stokları olarak kullanıyorduk 7 yıldır. Bu süre zarfında bu pet şişelerimiz hiçbir sorun yaratmamışken bugün ‘idari tedbir’ denilerek önce hücrelerimize genel arama bahanesiyle girilerek saldırı eşliğinde bu petler toplanmıştır. İtirazlarımız (karalanmış) (karalanmış) ve (karalanmış) olarak bize iade edilmiştir. Devamında kantinden parasını ödeyerek içme suları tarafımıza verilmeyerek çamurlu kuyu suyunu içmemiz dayatılmıştır. Suyu dahi yaptırıma dönüştüren tretman politikasının bir sonucu olarak ortaya çıkan bir zihniyetle hapishaneler yönetilmektedir. (…) Yine 7 yıldır sorun olmayan sanatsal, siyasal çalışmalarımızda kullandığımız gazete-dergi arşivleri de idare tarafından zorla alınmaktadır. İtirazlarımız ise (karalanmış) ve soruşturmalar ile yanıtlanmaktadır. (…) Çarpık güvenlik anlayışı, kapalı bir sistemde hiçbir güvenlik sorunu yaratmamasına karşın bize onursuz bir şekilde ayakkabı araması dayatmaktadır. Ve 7 yıldır idare zorla kendisi ayakkabılarımızı aramaktadır. Şimdi ise, ‘kendiniz çıkarın’ denilerek telefon, sohbet, ziyaret ve revir hakkımızı gasp etmektedir. (…) Tecrit koşullarında tepkimizi ‘(karalanmış)’ şeklinde bir slogan ile ancak ifade edebiliyoruz. Bu tavra dahi tahammülsüz olan hapishane idaresi saldırganlığını yasalarıyla (Ceza ve İnfaz Kanunu, CİK) koruma altına alarak bizlere soruşturmalar açarak hareket etmektedir. Son 1 yıldır bu tür (karalanmış) protesto ettiğimiz için onlarca siyasi tutsak kapalı görüş cezaları ile cezalandırılmıştır. Tam 1 yıldır ailelerimizi bu yüzden göremiyoruz, görüştürülmüyoruz. Şimdi de aynı nedenle yeni yeni görüş cezaları verilerek yıllarca görüş yapmamızın önü kesilmeye çalışılmaktadır. Bunun yanında saldırıya uğrayan arkadaşlarımıza istisnasız bir şekilde hücre cezaları verilmektedir.” * * * “Mektubunuz gecikmeli olarak elime geçti, bunun nedeni malum nedenlerden kaynaklı mektup yasağıdır…” * * * “…Bir çoğumuz 2008 yılının da büyük bölümünde şimdiden açık görüşlere çıkamayacak şekilde disiplin cezaları birikmiştir. Ben de 2008 Mart’ına kadar şimdiden açık görüşe çıkamıyorum. Açık olanlar disiplin cezası şartına-tretmana tabi tutulduğundan çıkmıyoruz. Disiplin cezası olan çıkarılmıyor. Genelgede tanınan 10 saatlik -disiplin cezasına tabi tutulmadan- haftada bir bir araya getirilme de uygulanmadığından çıkmıyoruz.” * * * “…İşte tam da oluşan bu süreçten kaynaklı, bizlerin de buralarda başta ziyaret hakkı (!), sohbet hakkımız ve haftalık 10 dakika olan telefon hakkımız elimizden alındı!! Açıkça gasp edildi! Bu durumla beraber bizler ile beraber ailelerimiz de, daha da tecrit edilmiş oldu. Kaldı ki, aralarında benim de olduğum bir çok arkadaşımızın zaten görüş ‘men’leri yeni bitmişti. Yeni görüş cezalarıyla aylardır zaten hakkımız elimizden alınadursun, şimdi de alınmış oldu. Gerekçe ise, kurum içinde hücreye her giriş çıkışlarda bizlere dayatılan ayakkabı çıkartılmasıdır. Bizler bunu yıllardır kabul etmedik - edilemez de. Kurum içinde dahi defalarca aranıyoruz. Aramaya engel olmadığımız hâlde kendimiz de çıkartmıyoruz. İşte bu, yıllardır olan tavrımız gerekçe gösterilerek; şu an itibari ile hiçbir yere çıkartılmıyoruz!” “Bir grup arkadaşla beni Kırıkkale F tipi cezaevine sevk (sürgün) ettiler. (…) Burada bizi törenle karşıladılar. Durumumuz zaten basına yansımıştı, sağlık durumumuz yavaş yavaş düzeliyor…” * * * “Öyle anlaşılıyor ki daha önceden yazmış olduğum mektup, zindanların makus talihi olsa gerek, faili meçhule uğramış…Bu ellerde bu tür şeylerle çok karşılaşıyoruz. En ufak bir şeyde kaybolup gidebiliyor… Bizlerin durumu idare eder. Boyuna disiplin ezalarıyla haşır-neşir vaziyetteyiz...” * * * “Bilindiği gibi 22 Ocak 07 tarihinde 45/1 no.lu Adalet Bakanlığınca yayınlanan bir genelge neticesinde, başka bir sürecin başlayacağını uman birçok çevre olmuş, hatta zafer denilmiştir. (…)Sonuç olarak şu anki genel durum 45/1 no.lu genelgenin, adı geçen tretmanı kaldırmak bir yana, katmerleştirdiğini bildirmek zorundayım. Buna en iyi örneğin de şu an başta ziyaret-mektup ve hücre ‘ceza’ları olmak üzere, sohbet hakkımızın da keyfi gerekçelerle önüne geçildiğidir…” * * * “Nisan-Mayıs aylarında insanlık onuruna yakışmayan, tecriti daha da koyulaştıran bir dizi uygulamaları kabul etmediğimiz, karşı geldiğimiz, slogan attığımız, kapıları dövdüğümüz, pencerelere yapıştırılan resimleri yırttığımız gibi gerekçelerle bizlere bir yıla yakın cezalar verdi idare… Aslında günlük onlarca keyfi uygulama ile karşı karşıya kalıyoruz burada. Her uygulama ve hak gasplarıyla varolanın da gerisine, en dibe çekilmeye çalışılan uygulamalarla. (…) 5 aydır mektup yasağımız vardı. 10 Ekim 2007 tarihinde göndermiş olduğunuz mektubu da mektup yasağına verilen 2-3 günlük arada alabildim. 08 Kasım tarihinde ise yeni bir mektup yasağı daha devreye girecek.” * * * “Hapishane idaresi tarafından verilen panoya Yılmaz Güney’in, Che’nin, diğer sevdiğimiz insanların resimlerini takmıştık, ‘devletin panosunu - duvarını kendi terörist amaçlarınız için kullanamazsınız’ deyip resimlerimize ve yazılarımıza saldırıp, söküp yırttılar ve buna haklarının olmadığını, yaşam alanlarımız bizlere aittir dediğimizde de bizlere saldırdılar. Hücre arkadaşım da ‘madem biz kullanamayacağız, alın panonuzu götürün’ deyip önlerine koydu… Neler, neler, hapishane gündemlerimiz dışarıdan daha çabuk, daha çok gündemle değişiyor. Birbirimize duvarlar arkasından ‘merhaba, günaydın, iyi akşamlar’ dediğimiz pencereler kapandı, pencere camından birbirimizi görmeyelim diye posterlerle kapatılmış, vs. vs.” * * * “…Bulunduğumuz alanın Balkanlara yakın olması nedeniyle, havalar burada biraz daha sert geçiyor. Bazen kaloriferler yanmıyor…” * * * “Buralarla ilgili yöneltebileceğiniz her soruya açık olduğumu bildirerek, bir süre önce gerçekleşen bir intihar olayını özetlemek istiyorum sizlere. İsmini ‘Pırtık’ koyduğu hayali bir köpeği hücresinde beslediğini sanan, çok yoğun psikolojik sorunları olduğu hapishane idaresi ve personeli tarafından da iyi bilinen Mehmet Güçlü adlı bir adli mahkûmun 17 Ekim günü B1 Blok tek 25 no.lu hücresinde intihar ettiğini duyduk geçenlerde. Duyup da durmak olur mu? Hastahaneye yatırıp tedavisine uğraşmak yerine anti depresiflerle hücreye tıkılıp, tahliyesine çok kısa bir süre kala kendi canına kıymasına -ihmalleriyle- sebep olanlar hakkında suç duyurusunda bulunuyoruz bugün…” * * * “Burada 17 Ekim 2007’de Çarşamba günü adli hükümlü Mehmet Güçlü adında biri kaldığı B1 tek 25’te kendisini asarak yaşamına son verdi. Cezasına da az bir süre kalmıştı. Bu canı tecrit ve tecridi uygulayanlar aldı. Böyle onlarca insan intihar etti, kimi yaşamını yitirdi, kimi de kurtarıldı. Bu seferkisi kurtarılamadı. Çünkü tek kalıyordu, tecrit tek bırakmıştı hücrede. Tecrit uygulamalarına yenik düştü…” * * * “Kuşkusuz bunlar Diyarbakırları, Mamakları, Metrisleri görmüş bir memlekette ‘anlaşılır’, en azından ‘açıklanabilir’ şeyler. Koğuş döneminden farkı şu ki, şu an mimarî de bir saldırı aracı hâline getirilmiş durumda. Elbette geçmişte direnmişiz, yine direniyoruz/ direneceğiz, bu noktada bir problem yok. (…) (F tipi), tecritin bir ‘ıslah yöntemi’ olarak halkımızın gözünde meşrulaşmasıyla ilgili bir sorun. Bugün, ‘ıslah olmazsan sosyal temas hakkını elinden alırım’ diyen bir anlayış içme suyunu bir yaptırım aracına dönüştürebiliyor; bu bir bakıma olabileceklerin de habercisi. Örneğin Tayfun Talipoğlu’nun yaptığı F tipi güzellemesinde çarpıcı bir diyalog vardı: Tayfun Talipoğlu adlî bir mahkûma soruyor; ‘Koğuş sistemi mi rahat yoksa F tipi mi?’ Mahkûm yanıtlıyor; ‘Burası daha iyi tabii. İnsan gece istediği kadar oturabiliyor, isterse öğlene kadar yatabiliyor…’ Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek bir tarafa, sabah kalkıp iş yapmayı, gece insanların uyumasına saygı göstermeyi külfet gören bir anlayışın nasıl beslendiğini görüyor insan. (…) Tecritte mağlup olmanın bir diğer örneği de ne yazık ki intiharlar! Henüz Eylül ayında burada, Ekim ayı içerisinde de Edirne F tipinde birer adlî mahkûm intihar ederek hayatlarını kaybetti. Üstelik Edirne’deki arkadaşın cezasının bitmesine de kısa süre kaldığını oradaki yoldaşların mektuplarından öğrendik…” * * * Evet, AB patentli, F-tipi “devletin duvarları”nın gerisinde olup bitenler, daha doğrusu olup da bitmeyenler, böyle… “Devletlû”lar, yalnızlaştırılmış, tecrit edilmiş, sesleri kısılmış, çoğu sağlığını yitirmiş, benzi soluk, yaralı-bereli gençleri “tretman”a tabi tutuyorlar. Keyiflerince… Denetimsizce… Ola ki, sadistçe bir zevk duyarak… Belki de bu nedenledir ki, birkaç aydır mahpuslardan gelen mektuplarda adreslerinde, “Cezaevi” diye yazmıyor onlar. “Hapishane” diyorlar… Hapishane… “Cezaevi”nden “hapishane”ye geçişte bizim duyarsızlığımızın payı büyük. Mahpus mektuplarındaki gönderici adresinin “Zindan”a dönüşmemesi için olsun, bir şeyler yapamaz mıyız? 15 Aralık 2007 09:22:57, Ankara. DİPNOTLAR 0 Cahit Sıtkı Tarancı. 2 Eylül Dergi’si Aralık 2007’de dışarıda yayına başladı. 3 Enver Özkartal, “Dağların Işığısın”, Kırk Artı Bir, Diyarbakır, 2007. SİBEL ÖZBUDUN |