Yazdır E-posta

Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman

 

 

Gebze’de tecavüze uğrayıp öldürülen İtalyan sanatçının katili ile Akdeniz Üniversitesi’nde devrimci gençlere ateş eten kılıçlı zorba. İlki cinayetinin haberini görüp “şerefsiz bizi AB’ye rezil etti” der, diğeri gözaltında vatanı savunur...

 

 

Aynel ÖMER

 

 

Pippa Bacca ismiyle bilinen İtalyan sanatçı, beyaz gelinliğiyle 8 Mart’ta bir barış yürüyüşü başlattığında, Türkiye’de barış isteyenlerin ve hava almaya çıkan kadınların kaderinden habersizdi muhtemelen.

 

Belki haberdar olsaydı da bir şey değişmeyecek ve sanatçı yürüyüşünü daha da büyük bir istekle gerçekleştirmek için yola koyulacaktı.

 

Kendisinden haber alınamadığı haberleri basında yer alınca, o tanıdık tatsızlığı hissettik. Kesindi öldürüldüğü, tabii tecavüze uğradıktan sonra. Öyle de oldu. Cesedi gömülmüş olarak bulundu.

 

Faşizmin kanlı kabuğu

 

Barış istemek, ölüm nedenidir bu ülkede. Ne kadar güçlü isterseniz, ölüm de o kadar yakındır. Ve lakin sadece devlet için geçerli değildir, sivil vatandaş da barış isteyene çok sıcak bakmaz. Ne barışı? Ortalığı bulandırmayın, yaşayın gidin işte, boş işlerle uğraşmayın vs. Ortalama faşizm, faşizmin kabuğu diyebileceğimiz bir yaşam alanıdır burası. Farklı olan istenmez, zayıf olan ezilir, değişikliklere gerek görülmez.

 

Gelinlik giymenin kaderi de farklı değildir. Gelinlik, mutlaka bekareti simgeler, kadının üzerindeki bir kölelik zinciri olarak. Gelinlikle girdiği evden, kadın kefenle çıkar. İkisi de temizliği simgeler, kadın eve temiz girer temiz çıkar. Babadan kocaya kocadan Allah’a. Bunlardan birisine karşı çıkmaya görsün, bunlardan birine karşı çıkıp hava almak için sokağa çıkmaya görsün, dışarısı onu beklemektedir. Başına neler geleceği belirsizdir. Memleketin bütün kızları, dışarıda başlarına gelebilecekler hakkında eğitimlidir, zira dışarıda baba-koca-Allah işbirlikçileri, aklı başa getirmek için devriyededir. Ve hele kaçan kadının üzerinde bir de gelinlik varsa, bu dışarıdaki bekçilerin aklına gelecek ilk şey, tecavüzdür.

 

‘Hadi tecavüz ettin, niye öldürüyorsun?’

 

İtalyan sanatçının yaşadıkları da farklı olmadı. İki tepki gördük memlekette. Birisi basınımızın utanmazlıkla, ‘bizi dünyaya rezil etti’ türünden yakınmaları. Onların aklı fikri bu konudadır: dünya ne der? Ne diyecek dünya, siz utanmadıktan sonra, dese ne olur? Olayı böyle değerlendirenler, hiçbir üzüntü duymamaktadır ve başsayfalarında cinsel taciz haberlerine devam etmektedir; tek sıkıntıları rezil olmuş olmaktır. Zaten katil de, televizyonda İtalyan sanatçının öldürüldüğü haberini görünce “kimbilir hangi şerefsiz yaptı, bizi AB’ye rezil etti” demiştir. İşte basınımız kadar samimidir kendisi. O işlediği suça rağmen bu rezil olma duygusunun arkasına saklanmayı akıl edebilmiştir. Kendisi, ülkemizi iyi tanımaktadır, sanıldığı gibi istisnai bir canavar değil, her şeyin farkında olan içimizden biridir. Gazetelerimizin durumu da farklı değildir. Cinselliği en tiksindirici hale sokarak, ucundan köşesinden ekleyebildikleri haberler, bunu görmek için yeter de artar bile. Artık Türkiye öyle bir hal aldı ki bu taciz ve tecavüz konusunda, herkes biliyor bunun milli bir adet haline dönüştüğünü. Genç kızlara laf atılmayan sokakları geçtik, yılbaşı kutlamaları turist kızlara toplu tecavüz girişimlerine dönüşüyor. Avrupalı kadınları ‘fahişe’ olarak değerlendiren, arzusunu gösteren ve ifade eden tüm kadınlara aynı şiddeti uygulamaktan çekinmeyen bir ülkede oluyor bütün bunlar. Ama basınımız, İtalyan ailenin edepli tutumuyla ‘oh atlattık vartayı’ edepsizliğine geçebiliyor hemen.

 

İkinci tepki ise şu: “hadi tecavüz ettin, niye öldürüyorsun?” Bir yanıyla, bu soru tabii ki kurbanın öldürülmesinin anlamsızlığını sorguluyor ama öte yandan da tecavüz etmenin ne kadar sıradanlaştığını anlatıyor. ‘Hadi tecavüz ettin’. Ne kadar da alıştığımız bir fikirmiş meğer, tecavüz. Erkek cinselliğinin bir cezalandırma aracı olmasını geçip, gerçek adalet ölçüsüne dönüştüğü bir ülkenin normal vatandaşları da bu durumu içselleştirmiştir artık. Tecavüz edilir, ederler. Her gün ediliyor, ‘neler oluyor bilmediğimiz, görmediğimiz’. Evden geçen genç kızların konu olduğu 80 sonrasının ‘dandik’ Türk filmleri, onlarla dalga geçen Arabesk filmi, gelinlikle kaçan bir kadının  kamyonda başlayan kahvede süren hikayesi mesela. Bu durumdaki kadın hak etmiştir, istemektedir, hem yollara gelinlikle düşüp, hem tanımadığı erkeklerden (mecburen) yardım istemekte, hem de birlikte olmayı istememektedir. Hayır, adalet yerini bulmalıdır. Erkek cinselliğinin bir tür adalet makamı olması sadece tecavüzle ilgili değildir. Bakınız, haksızlık yapan, kötü şeyler yapana talep edilen her ceza, sokakta erkek cinselliği formundaki bir küfür halini alır. İşlenen suç, ayıp arttıkça küfürün çeşitleri ve derinliği artar. Elbette ki bu adalet duygusu, hastalığın, güçlü olanın her istediğini yapmanın adaletidir. İşlenecek suç ne kadar büyükse, fail de o kadar baştan çıkar.

 

Suçlu katil olamayacağına göre?

 

İşte bu yüzden tecavüz yetmemiş, bir de öldürülmüştür gelinlikli sanatçı. Katilin ifadesine göre kadın beraber olmak istememiştir. Ama bir kez anlı şanlı erkeğimizde şehvetin uyanmasına neden olmuştur, giydiği gelinlikle, yollara düşmesiyle, yalnızlığıyla. (Kadının başını örtmesini de din bu nedenle ister). Bu şehveti uyandırdıktan sonra çekip gitmek yoktur, olmaz. Kırar direksiyonu büyük erkek, Ballıkayalar isimli, çocukluğumuzun okul gezilerinin favori mekanına doğru, kadına tecavüz eder, cezasını verir.

 

Sonra ondan kurtulma vakti gelmiştir, ne de olsa gidip kendisini şikayet edebilir. Boğuvermiştir, bu kadar, her şey bitmiştir işte. Kurtulmanın en iyi yolu, öldürmektir bu memlekette. Ebediyen susar ebediyen kurtulursunuz. Kimbilir nereden kalkmış gelmiş, anası babası da yoktur bunun, kimi kimsesi çıkmaz soruşturan, gelinliği giymiş kaçmıştır, böyle düşünür katil. Öldüreyim atayım şuraya. Ama senaryonun bu kadarı bile iyimser sanılır. Bunların  yanısıra, erkek katil, ‘öldürmenin mümkün olduğu bir durumda neden öldürmeyeyim’ diyerek işlediği suçla, bir başka suçu kışkırtır. Tecavüz eden niye öldürmesin ki? Tecavüz mümkündür, her şey uygundur tecavüz için, tecavüz edilir, öldürmek için de her şey müsaittir niye öldürmesin? Kadını öldürmüş, gömmüş ve arabasına binip çekip gitmiştir şoför. Yakalanınca da yüzünü kapatmaktadır.

 

Kimin gücü neye yetiyorsa, kim neyi yapabilecek fırsata sahipse yapar bu ülkede. Gerisi önemli değildir. Devletimiz, bu işi kıvırmayı bize çok güzel öğretmiştir. Rüşvetten tutalım, işimiz ve koşullarımızdan avanta sağlamaya kadar, siyasetten tutalım da memleket meselelerini çözme yöntemimizde hep bu vardır. Ya devlet katında, ya halk arasında erkekliğimizi, hastalıklı adaletimizi kurma ve gönendirmeye her daim fırsatımız vardır. Bu kültür, soru sormaz bile denemeyecek kadar kısırdır, soru sordurmaz. Akıl yürütmez, denileni anlamaz. Ne yapıldığına bakar ve ne yapıp yapamayacağını düşünür. Semboller onun için yeterlidir.

 

İte bak yattığı yere bak

 

Akdeniz Üniversitesi’nde alnındaki kılıç dövmesiyle gençlere kurşun sıkan katil faşist Ömer Ulusoy da aynı zihniyetin soyudur. Kurtlar Vadisi izleyerek kendi davranışlarına şekil veren gruptandır. Vatan için ne yapılmaz? Çatışma mı çıktı, hemen dalar üniversiteye. Kameralarda kurşunları tabancaya yerleştirirken görülür. Sonra tetiğe basarken. Vatanı teröristlerden korumaktadır kendisi. O kadar emindir ki bundan, “ite bak yattığı yere bak” sözü aklına bile gelmez. Adına facebook’ta gruplar kurulan, youtube’da methiyeler düzülen bu şahsiyet, zayıfı ezmenin, abalıya vurmanın bir diğer örneğidir. Nasıl olsa terörist deyince iş bitiyor, nasıl olsa her halkların kardeşliğini savunan solcu PKK uzantısı oluyor ve katli vacip oluyor. Nasılsa ordunun ve Cumhuriyet’in eli sırtımızda. Antalya’dan ‘PKK’lıları ve komünistleri temizleme’ kararı alabiliyor bu adamlar. Lise basıp, sağa sola ateş edebiliyor. Nasılsa Polat Alemdar, her bölümde 10-15 kişiyi mıhlıyor ve akıl almaz derinlikteki sözlerle vatanın nasıl savunulduğunu hayranlık uyandıracak şekilde anlatıyor. İşte karşınızda sinek gibi ezebileceğiniz, ezdiğinizde size hesabı sorulmayacak, büyük abilerinizin on yıllardır kıra kıra bitiremediği o devrimci gençler. Vurmayacaksın da ne yapacaksın? Haluk Kırcı, Abdullah Çatlı, Devlet Bahçeli’nin arabasını kullanarak 7 öğrenciyi boğazlayarak öldürmedi mi? Ama aynı ‘şerefli’ duruşu güçlünün karşısında da göstermeyecektir. Bacca’ya tecavüz eden zihniyetle bu zihniyet arasında pek fark yoktur. Birbirinin uzantısıdır, biri üniversitede diğeri sokakta, biri devlet katında diğeri halk arasında. İkisi de yapabileceği şeyi yapma, kendi haksızlığından düşünmeyerek kurtulma, soru sormama tutumunda korkunç derecede birbirine benzer ve kendi eylemini bir tür ilahi cezalandırma aracı olarak görür. İkisi de faşizmin en kanlı, en vıcık vıcık türünü ifade eder. Aralarındaki fark, katil tecavüzcüye ‘bizi dünyaya rezil ettiği’ için kızılırken, katil faşistin korunamayacağı için devlete teslim edilmesidir. Ama ikisinde de suçun aslı önemli değildir, suç aşılan farklı sınırlardadır, eylemin içeriğinde değil. Zira Ömer Ulusoy’un silahla ateş ettiği çatışma yine bir karşı görüşlü gruplar çatışmasıdır ve tutuklanan 7 kişiden 5’i solcudur. Olaylardan sonra Akdeniz Üniversitesi’ne karakol kurulurken, parmak izli kontroller yapılırken, Vatan gazetesi konuyla eğlenmektedir: Memati’ye parmak izli kontrol. Ama söyledikleri gerçektir. Dizinin kahramanlaştırdığı tipler, bizim yavru-kahramanlarımızın da tipleşmesine neden oluyor. Fakat söyledikleri eksiktir: Neden Memati de Polat Alemdar değil? Memati ile dalga geçilebiliyor da Polat Alemdar ağır mı kaçıyor?

 

Nitekim faşist katilin gözaltında yaptığı basın açıklamaları da bu fikrimizi doğruluyor. Önce “öldürmek için ateş ettim”, “ne pişman olacağım, yine yaparım”, (alkışlar, alkışlar kendisine) sonra “öldürmek için ateş etsem vururdum, ben keskin nişancıyım” (Veli Küçük poligonunda almış eğitimini muhtemelen) demeçleri, gazetelerle binlerce potansiyel ömerciğe ulaştırıldı bile.

 

Bu ülke, işte bu güç hortumcularının ülkesidir. Bu yüzdendir ki üzerinde karanlık eksik olmamaktadır. Fırsatını bulurlarsa yapamayacakları şey yoktur, ama yaptıklarını yüzüne söylediğinizde size saldırmaktan ve inkar etmekten de geri durmaz. Güçlüyü zayıflatmak, zayıfı düşürmek, düşürülmüşü tekmelemek, tekmelenmişi vurmak; ancak güçlüyken savaşmak, ne pahasına olursa olsun, ne duruma düşmüş olursa olsun konuşmak bu adamların kültürüdür. Arkalarında sadece derin devlet değil, devletiyle barışık olmanın talihsizliğiyle derin bir de kalabalık vardır. Bu kalabalık yüzyıllardır, umuda, kardeşliğe, barışa, eşitliğe, insanlığa ve aklınıza gelebilecek her şeye kan doğramakta, kılıçtan geçirmektedir. Ulusoy’un alnındaki Zülfükar’dan damlayan kan, o kandır.

 

21 Nisan 2008

 
 
< Önceki   Sonraki >