|
Küresel buhran Gezegenin bugünkü hal-i pür mealinde dünyanın bir zamanlar hasım iki kutbunun mirasçısı coğrafyada seyreden bir despotizm ilk göze çarpan oluyor. Dünyanın geri kalanında umut vaat eden mücadeleler ve isyanlar ise henüz emekleme aşamasında diyebileceğimiz bir dönemden geçiyorlar. Bu sürecin en ağır bedelini ise emperyalizmin işgali altında kıvranan topraklar ödüyor. Dünya, toptan, tüm bunların ortasında, ağır bir iktisadi sistem krizine doğru yol alıyor. Kendi eliyle cüceleştirdiği “insan”ın alım gücünün ve hatta geri ödeme gücünün bulunmamasından kaynaklanan bir iktisadi daralmanın yarattığı buhran, küresel kapitalizmi zorluyor. Küresel kapitalizmin zorlanması, bir çıkış umudu verse de, en çok ezilen halklara ve emeği sömürülen sınıflara zulmediyor. Coşkun MUSLUK Dünya, toptan ağır bir bunalımın içinden geçiyor. Bir yandan büyük bir iktisadi buhranın içine girdiğimiz haberleri her yerde dalga dalga yayılırken, diğer yandan kan ve şiddet üzerine kurulu savaşlar tüm hızıyla devam ediyor. Nisan ayı bu iki yönlü gidişin aynen devam ettiği, bir anlamda hızını kesmediği bir dönem oldu. Ay başında gerçekleştirilen NATO toplantısı, dünyayı yöneten ve yönlendiren güçlerin politikalarında neler yapmak istediklerini tartıştıkları ve karara bağladıkları bir toplantı oldu. Toplantıdan çıkan kararlar, yönetici güçler için tatmin edici olarak nitelendirilemese bile, kuşkusuz, insanlık için hayra alamet kararlar da değildi. Ağır aksak da ilerlese, sürecin insanlık için daha derin bir krize doğru gittiği konusunda onurunu yitirmemiş değerlendirmecilerin hepsi hemfikir. Nisan başında çıkan haberler, ekonomik göstergelerin iyiden iyiye bir durgunluğa doğru yol aldığımızı işaret ettiğini duyuruyorlardı. Öyle ki, The Independent, ABD için “Büyük Buhran” başlığını tercih etmişti (David Usborne, “USA 2008: The Great Depression, The Independent, 1 Nisan 2008). Gelen haberler, ABD’nin kredi krizleri ile mücadele konusunda kapsamlı bir mali reform paketi hazırlığı içinde olduğu yönündeydi. ABD’nin merkez bankası FED’in bu konuda daha geniş yetkilerle donatılması ve gerekirse mali sistemin istikrarını tehdit edebilecek herhangi bir kurumu incelemeye tabi tutabilecek konuma getirilmesi öngörülüyor. Bunu, bir yanıyla, ABD içinde süren despotizmin bir diğer yeni aracı olarak da okuyabiliriz. Bu yolla, tekellerin hazzetmediği kimi orta büyüklükteki işletmelerin ve kuruluşların da tasfiye edileceğini tahmin etmek güç değil. Kaldı ki gelinen noktada dünyadaki ekonomik durgunluğun temel sorumlusunu küresel ölçekli tekellerin ve finans spekülatörlerinin dışında aramak da zaten asıl niyetin başkaca olduğunun bir kanıtı olarak sırıtıyor. Küresel kapitalizmin sınırlarını genişletme ve kuralsızlaştırma ihtiyacından kaynaklanan “sosyal devlet”in tasfiyesi ve neoliberal vahşileştirme operasyonlarından sonra bütün dünyada açlığın, fakirleşmenin, gelir dağılımındaki adaletsizliklerin ve hatta çevresel sorunların artması, bizzat bu büyük oyuncular tarafından IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar eliyle dayatılan politikalarla gerçekleştirildi. Şimdi üretim, yatırım ve istihdam gibi varlık nedenlerini kaybeden klasik kapitalizm, bitirdiği toplumlardan geri kazanamadığı sermayenin yokluğunda sıkışmaya başlamış bulunuyor. Kuveyt Emiri Şeyh Sabah el Ahmet el Cabir el Sabah’ın Türkiye’ye gelişinde 500.000 € harcayıp Suudi Arabistan Kralı’nı bile geride bırakması küresel kapitalizme yetmez hale gelmiş bulunuyor. Nasıl yetsin; bütün dünyada sermayenin kendini sürekli yeniden üretmesine yardım edecek, orta sınıfı bir kenara bırakın, tüketici yığınlardan bile söz etmek çok güç görünüyor. Haiti’deki açlık isyanları, ABD’ye yönelik bir isyan haline geliyor. Türkiye’de pirinç fiyatı, spekülasyon denen para oyunları nedeniyle dünyada bir yılda % 68 artarken, son üç ayda % 130 artıyor. Dolayısıyla, küresel kapitalizmin motor ekonomisi diyebileceğimiz ABD ekonomisi de bundan nasibini alıyor. FED eski başkanlarından Alan Greenspan “ABD’nin durgunluğa girdiğini” itiraf etmek durumunda kalırken, bizzat FED’in 17 Mart’ta gerçekleştirdiği değerlendirme toplantısının yakın zamanda duyurulan tutanakları da “ABD’de sert bir düşüşün yaşanabileceğini” not düşmek zorunda kalıyor. Küresel kapitalizmin bu açmazlarını aşmak için sunulan reçetelerde ise temel görev yine ulusal hükümetlere biçiliyor: IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn 7 Nisan 2008’de yaptığı bir açıklamada, “Krizi çözmek için uluslararası düzeyde hükümet müdahaleleri şart,” diyor. Küresel kapitalizm, aşındırdığı piyonlarına muhtaç olmaktan kurtulamamış gibi gözüküyor. Yeni isyan dönemi İnsanlığın 21. yüzyılın başında yüzleştiği bu derin geriye gidişin politik yansıması ise, yıllar yılı iki kutup olarak bilinen coğrafyada çatallı bir despotizm olarak tezahür ederken, dünyanın sürekli sömürülen geri kalanında ise bir nevi yeni isyanlar şeklinde gelişiyor. Haiti’deki isyanlar gibi Nepal’de de yakın zamanda gerçekleştirilen seçim, anti-Amerikan bir kampanyaya dönüşüyor ve Maocuların parlak zaferiyle sonlanıyor; Maocular monarşiye yavaş bir “Git!” çağrısını dillendirmeye başladılar. Latin Amerika’daki sol dalga, gücünden bir şey kaybetmeden yoluna devam ediyor; Chavez, akaryakıt tröstlerine karşı uluslararası mahkemeler önünde de haklılığını tescil ettiren kararları elde etmiş olmanın zaferini tadıyor. İran, 8 Nisan’daki “Milli Nükleer Enerji Günü” kutlamalarında 6.000 yeni gelişmiş nükleer enerji santrifüjünü kurma çalışmalarını başlattığını açıklarken bir hafta kadar bir zaman sonra Silahlı Kuvvetler Genel Komutan Vekili Tuğgeneral Muhammed Rıza Aştiyani’nin ağzından İsrail’e yönelik “haritadan silme” tehdidini yineliyor. Geçmişin hasım iki kutbunun egemen olduğu coğrafyada bugün süren despotizm, yine iki uçlu bir çatallanma şeklinde devam ediyor. İnsanlığın yeni Orta Çağ’ının en gözü kara temsilcisi olan Papa XVI. Benediktus, Evanjelizm ve türlü diğer mürteci dinsel akımların hakim olduğu bir ABD’de doğum günü kutluyor ve kürtaj vb. konularda irticai savaş tamtamlarına devam ediyor. “Preventive strike” (önleyici vuruş) ve “pre-emptive strike” (boşa çıkarıcı vuruş) gibi şiddetin hiçbir sebep yokken de birtakım bahanelerle uygulanabileceği doktrinlerin en azılı savunucusu olan mevcut ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın, cumhuriyetçi başkan adayı John McCain’in başkan yardımcılığına soyunduğu iddia ediliyor. İtalya’da her türlü cinsel ayrımcılık ve faşist söylemi kullanmaktan çekinmeyen bir sağ koalisyon, seçimlerden % 47’lik bir zaferle çıkıyor. Türkiye’deki dinsel gericileşmeyi ve emperyalizme yama haline gelişi de bunlardan bağımsız düşünemiyoruz. Fransızların % 55’inin Afganistan’a takviye askeri kuvvet gönderilmesine karşı çıktığı yapılan efkar-ı umumiye araştırmalarıyla ortaya konmuşken, yüzünü Atlantik’e dönmeye pek hevesli Sarkozy, ek asker gönderme kararı verdiklerini ve ayrıca 2009’da NATO’nun askeri kanadına uzun bir aradan sonra yeniden dönebileceklerini açıklamaktan geri durmuyor. Bir zamanlar “Doğu Bloku” diye adlandırılan coğrafyanın bugünkü mirasçılarının bir kısmı yeni Orta Çağ’ın ateşli birer neferi haline gelmek için can atarken, ana odak olan Rusya bu gidişe karşı bir çeşit mevzilerin müdafaası politikası güdüyor. Rusya, karşı tarafın içerisindeki mevcut birtakım çekincelerin de desteğiyle, son NATO zirvesinde göreli daha başarılı çıkan ülke oldu. Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyelikleri, Rusya’nın sert muhalefeti ve Almanya ile Fransa’nın çekinceleri yüzünden bir başka bahara kaldı. Rusya’nın burada oynadığı rol ise mevzilerini savunmak ve kendi despotizmini elinde kalan son kalelerinde koyulaştırmaktan başka bir şey değil; bu manada güç kazandığı doğrudur. Bu despotizm, Rusya’da muhaliflerin öldürülmeleri, Beyaz Rusya’da ise miting yapan liderlerin aylarca hapiste tutulmaları ölçüsünde koyu bir hal alabilmektedir ve ne yazık ki bu ülkelerde de ezilen sınıflar lehine herhangi bir iyileşmeden söz etmek mümkün gözükmemektedir. Ukrayna ve Gürcistan gibi ülkelerdeki despotizm ise, tersi yönde, diğer kampa hızlı bir geçiş arzusunu ihtiva ederek koyulaşmaktadır. Halkın yarısından çoğunun NATO üyeliğine karşı çıktığı Ukrayna’da renkli “devrim”lerden birinin önderi olan Başkan Aleksandır Yuşçenko ve güzeller güzeli Başbakan Yulya Timoşenko’nun güzide çabaları NATO üyeliğine şimdilik yetmese de yakın gelecekte bunun kuvvetle muhtemel olduğu görülüyor. Gürcistan ise Afganistan’a asker göndermeye bile hazır bekliyordu. NATO’ya şimdilik alınmamaları bu ülkelerdeki yeni despot iktidarlar için büyük bir hayal kırıklığı oldu. “Küresel konjonktür” ezilenlerin aleyhine Batı’dan bakmadığımız için açıkça işgal altında diyebileceğimiz bölgelerdeki durum ise öncekinden, daha iyi olmak bir yana, daha da acı bir hal almış durumda. Söylemde dahi olsa sürekli dillendirilen “özgürlük ve demokrasi” mefhumunun buralarda iyiden iyiye ucubeleştiğini söylemek mümkün. Afganistan’da Taliban her gün güç kazanırken kukla rejim de eski rejimin yasaklarını kodifiye etmekten geri durmuyor: Kadınların kamuya açık yerlerde dans etmesini ve makyaj yapmasını yasaklayan yeni yasal düzenlemeler bizzat Hamid Karzai rejimi tarafından bir bir gerçekleştiriliyor. Irak’ta ise direnişçi Şii kuvveti Mehdi Ordusu ile girilen çatışmaların tırmandırdığı olaylar dinmek bilmiyor. İşgal güçlerinin her gün gerçekleştirdikleri katliamlara yenileri eklenirken, ülkede derinleşen etnik ve sekter çatışmalar da daha şiddetli bir hal alıyor. ABD, taslağı 7 Mart’ta belirlenen yeni “Stratejik Çerçeve Antlaşması” ile Irak’taki işgaline süre sınırını ortadan kaldırırken sayısız insanlık dışı olaya karışmış özel güvenlik şirketi Blackwater ile de sözleşmesini bir yıl daha uzatmaktan geri durmuyor. Kan ve gözyaşı, bizim olan topraklarda, bize yabancı ellerle yürütülen politikalar sonucu her gün artıyor... Kabaca ortaya koyduğumuz tabloda, dünyanın bir zamanlar hasım iki kutbunun mirasçısı coğrafyada seyreden bir despotizm ilk göze çarpan oluyor. Dünyanın geri kalanında umut vaat eden mücadeleler ve isyanlar ise henüz emekleme aşamasında diyebileceğimiz bir dönemden geçiyorlar. Bu sürecin en ağır bedelini ise emperyalizmin işgali altında kıvranan topraklar ödüyor. Dünya, toptan, tüm bunların ortasında, ağır bir iktisadi sistem krizine doğru yol alıyor. Kendi eliyle cüceleştirdiği “insan”ın alım gücünün ve hatta geri ödeme gücünün bulunmamasından kaynaklanan bir iktisadi daralmanın yarattığı buhran, küresel kapitalizmi zorluyor. Küresel kapitalizmin zorlanması, bir çıkış umudu verse de, en çok ezilen halklara ve emeği sömürülen sınıflara zulmediyor. Ortaya koyduğumuz, Uluslararası İlişkiler disiplininin çokça sevdiği terimle tabir edebileceğimiz, “küresel konjonktür”, maalesef, insanlık için pek de hayırhah görünmüyor. 19 Nisan 2008 |