|
Patlayan tüp, dağılan ar damarı Adana’da tüp patlayınca hastaneye kaldırılan çocuklar, paraları ödenmediği için bir saat yanık acısıyla kıvrandılar. Aynel ÖMER Türkiye’de her gün bir vahşet haberine tanık olmak, ülkede vicdanın, insanlığın ne hallere geldiğini düşünmeye tekrar tekrar sevk ediyor bizi. Bu kez de geçtiğimiz hafta Adana’da bir işyerinde tüp patladı. İşyeri, bir tüp gaz bayiidir. 19 yaşındaki genç çalışan kendisine yardım etmesi için 8 yaşındaki yeğenini çağırır. İki genç tüpü motosiklete yerleştirmeye çalışırken, tüp düşer ve patlar. Bu kadardır 8 ve 19 yaşındaki iki gencin hayatının güvencesi. Tüpün, motosikletten düşme ihtimali kadar. Buraya kadarı bile genç çalışanların bu tip işlerde ne kadar güvenli, sigortalı, eğitimli çalıştıklarını sorgulamamız için yeterliyken, kanımızı donduracak türdeki bazı gelişmeler işin bu yanını gölgede bırakır. Çevredeki evlerin camlarının kırılmasını sağlayacak kadar güçlü olan patlamanın ardından çıkan yangınla beraber vücutlarının büyük bölümünde yanıklar oluşan iki genç, hemen özel bir hastaneye sevk edilir. İlk müdahalenin ardından yaralıların tam teşekküllü bir hastaneye sevk edilmesi gerektiği söylenir ancak yaralıların ailesi tedavi masrafı olarak istenen 230 YTL’yi ödeyemeyince bu kez gençler sevk edilmez. Ta ki polis devreye girip, 1 saat sonra yaralıların tam teşekküllü devlet hastanesine sevkini sağlayana dek. Bu süre içindeyse başta 8 yaşındaki çocuk olmak üzere yaralılar acılar içinde kavranır ve hastaneyi inim inim inletir. Çıkan haberlerin ardından başbakanın özel talimatıyla hastane kapatılır. Zira memleket bir padişahlık müessesine hep ihtiyaç duyar. Hastaneler, yasalardan korkmaz, ya da belirli bir yasa yoktur. Gerektiğinde başbakan girer devreye, özel hassasiyetleri nedeniyle. Ya bir başka başbakan, ya da aynısı, bir dahaki sefere devreye girmezse? ‘Sonuçta burası özel bir hastane’ Başbakan, daha bir kaç ay önce, hastanelerde kimsenin rehin kalmayacağını, vatandaşın gidip rahatça tedavi olacağını ve devletin parayı ödeceğini söylüyordu. Ama neticede ‘burası özel bir hastane’ idi; başbakanın "iyi niyetleri" yeterli değildi. Masrafta bulunmuşlar ve o masrafların karşılanması gerekiyordu. Çocuklar acı çekse de bu gerçeği değiştirmezdi: “burada kamu hizmeti mi veriyoruz? Paran yoksa ne geliyorsun kardeşim?” Bunu bir lokanta sahibi de otel sahibi de tatil sitesi sahibi de söyleyebilir. Her fırsatta ne kadar kutsal bir meslek icra ettiğini söyleyen doktorlardan biri olmaya gerek yok. İddiaya göre, hastane ambulans parası istemişti. (Bu bir gelenek artık Türkiye’de, trafik kazası geçiren bir arkadaşımı da ambulans şoförü yeterince cukkalamadan hastaneye götürmemişti). Bu yasa dışıydı ve padişah sözü dinlemeyen hastanenin kapatılması için de gerekçe bu olacaktı. Diğeri, yani çocuklar acı içinde kıvranırken para para diye tutturulması, yasal olarak değil, ahlaken suçtu. Ama on yıl sonra, belki ahlaken de tamamen meşru olacaktı. Olay buraya kadar belki de her hali yeterince vahşi olan kapitalizmin alıştığımız bir manzarası. Çok umrundaydı, o ya da bu işletmenin. Örneğin fırınlar, her aça bedava ekmek verse, bakkallar yoksullara peynir dağıtsa olur mu? Hadi neden olmaz diye sormayalım ve bildiğimiz karınca kararınca yoksullara yardımcı olmaya çalışan esnafların örneklerini sıralamayalım. Burada mesele ilke meselesidir. Ve her ilkeden bahseden işveren, yönetici söze ‘sonuçta’ diye başlar. Sonuçta bir iş yapıyoruz, sonuçta bir bilmem ne… Bu sonuçta vurgusu, bize bir şey gösterir: izahat çabası. Kişi, biraz da haksızlığının farkında olduğunu, en azından meselenin aslında başka bir şey olduğunu ifade edecek şekilde ‘sonuçta’ lafını ediverir. Bir itiraftır aslında bu sonuçta vurgusu. Siz kendinizi tutamazsanız, ya da niye tutayım diye düşünür aniden gerçeği söylerseniz, sorunuz şu olur: - Sonuçta darken? Başlangıçta neydi ki? - Yani hanımefendi, diyorum ki biz bir özel hastaneyiz. - Ama sonuçta değilsiniz, başlangıçtasınız? - Neyse laf salatası yapmayalım hanımefendi, paranızı ödeyin. - Kardeşim laf salatasını siz yapıyorsunuz. Lafa geldi mi her türlü erdemi kendinizde toplamış gibi konuşuyorsunuz ama işin en hakiki yanını tereddütle, ürkeklikle bir ‘sonuçta’ lafıyla iliştiriveriyorsunuz meseleye. Sonuçta yani, herkesin düşünebileceği gibi, aslında sizin hatırlatmanıza gerek olmadığı gibi, aslında olayın başka bir yönü daha olduğu gibi ve bunu söylemekten utanmayasınız diye sonuçta öyle mi? Bırakın bu oyunları. Çevir kazı yanmasın aman çocuk uyanmasın Bu diyalogun gerçekleşebileceğinin farkında olduğu için yönetici, işveren ya da iktidar sahibi sonuçta kalıbına başvurur. Ancak aileden ısrarla parasını isteyen kurum, polislerin araya girmesi üzerine yumuşar. Tabi araya girme önemli bir kurumdur Türkiye’de. İlke, olay, taraflar aynıdır ama araya hatırlı biri dahil olunca her şey değişir. Bilhassa güç sahibi, hele de biraz kötü duruma düşmüşse, hemen gevşer. Onu burada kötü duruma düşüren duygu ise insan ya da toplum olmanın yaslandığı ortak duygulara işaret eder. Ancak güç sahibi, bu durumu savuşturmanın da yolunu arar. Milliyet’in haberine göre Tıp merkezinin yetkilileri şöyle anlatır olanları: “Tıp merkezi yetkilileri ise, hastanelerinde yanık ünitesi mevcut olmadığı için kendileri sevk işlemini istediğini belirterek, 'Yaralıların ilk müdahalesi yapıldı. Acil bir durumları yoktu. Yanık ünitesi olan bir yere götürülmesi gerekiyor. Biz Adana Numune Hastanesi'ni önerdik. Doktorumuz baktı, yaralıların acil bir durumu yoktu. Kendi araçları veya ambulansla götürebileceklerini söyledik. Onlar, 112 Acil Servisinden ambulans istediler, ama ambulans gelmedi. Hastane masrafı 230 YTL tuttu. Burası sonuçta özel bir hastane. Yaralıların sağlık güvenceleri de yoktu. ‘Ödeme yapabilecek durumda mısınız?’ diye sorduk. Paralarının olmadığını söyleyerek taşkınlık yaptılar. Hastaların gideceği ambulans gelmeyince, sevk olunamadı. Bu yüzden geç kaldılar' diye konuştu.” Büyük adaleti isteyenler kuyruğu İşte bu kadardır. Falandı, filandı, sonuçtaydı, iki haftaya iyileşirdi, lagaydı lugaydı, olaylar kapanır. Tüpçünün olaya dahil olup olmadığı, gençlerin ve ailenin neden sigortasız olduğu, parayı neden tüpçünün ödemediği gibi sorunlar gündeme bile gelmez. Ya ölseydi çocuklar deseniz, o vahşi kapitalizmden şu cevabı alırsınız: ölseydi… Tuzla’da işçiler seri halde yarışa girmiş gibi ölürken, bakan çıkıp sendikalara kızma cesaretini kendinde bulmadı mı? Ya yüzde kırkyedinin hangi biri ‘oyumu bir daha bunlara vermem’ dedi bu çıkışma üzerine? Bu ülkede sosyalistleri şöyle eleştiren yüzde kırkyediden daha yüzde bir kesim vardır: eşitlik olmaz, bazıları çalışır, bazıları hükmeder, bu işin gereğidir. Üstelik bu adamlar, çalışanlar arasındadır. Ve bu iddiayı savunma nedenleri kanımca şudur: eğer aksini savunacak olsa savaşması, reddetmesi gerekecektir. Diğerlerinin, bu sözü söylediklerinin yanına katılması, hatta onları değiştirmesi gerekecektir ama ne gerek vardır, boş işlerdir bunlar (faşizmin döl yatağıdır bu hal). Bu yüzden söylediğini haklı çıkaracak yerden bakar yaşadıklarına. Ama şunu anlamaz, mevzu bu değildir ki, mevzu bu gerçek olarak düşündüğümüz şeyin iyi ya da kötü olup olmadığıdır. Sosyalistler bunu değiştiremeyecek olsa, o yanlışın parçası bile olsa, bunun savaşılması gereken bir şey olduğunu neden atlıyoruz? Daha kolay oluyor da ondan. Diğeri bizi yoruyor, zor iş doğru düzgün biri olmak. Öyleyse devam. Verin gençlerin eline vinçleri, doğalgaz borularını patlatsın, 12 yaşında engelli bir çocuğun canını alsın. Doldurun çocukları tüp bayiilerine bir tüpü düşürüp hayat boyu taşıyacakları bir yanığın izini, acıyla bedenlerine kazısınlar, tabii şanslılarsa. Başbakan onlara yalan söylesin, doktorlar merhem sürerken fiyatı kulaklarımıza fısıldasın. Devreye basın girince yalan söylensin, başbakan sözüne itibar edilmediğini görünce kızsın, kepenkleri kapattırsın. Küçük esnaf büyük patron tüpçünün hatası gündeme bile gelmesin. Devam. Biriken gazlar, yer kabuğunun altında alev alana kadar, adalet duygusu hepinizin gazını alana kadar devam. Devam, balık peşinden görünmez sınırları ihlal ettiği için Bulgar karasularında (ki kara bir sudur gerçekten) balıkçıları kurşuna dizmeye. Devam, sekizinde işe giden, yirmisinde evlenen, gemide güverte yolcusu, şosede yayan, ekmeğin, pirincin, şekerin, kitabın, kendisinden başka herkese yettiği, toprağında gölgesiz ve korkarım artık umutsuz büyük insanlık ciğerlerini temiz havayla doldurana dek, devam… 19 Nisan 2008 |