|
Bir köklere dönüşün hazin hikayesi Herkesin hakkı var da manken kızımızın mı hakkı yok konuşmaya? Üstelik en önemli siyasi figürlerinden birinin Çoban Sülü olduğu bir ülkede, çobanların siyasi yaşamı mevzu bahisse? Manken diye mi, kadın diye mi, saçmalıyor diye mi? Ama ya söylediği, kıvrandıran bir sancının patavatsızlığıysa... Barış YILDIRIM Aysun Kayacı, ‘Haydi Gel Bizimle Ol’ programında ilk göründüğünde, neler yumurtlamaya hazırlandığını pek kestirememiştik. Her manken gibi slikonları, öpüşmeli reklamlarıyla, fırtınalı çalkantılı aşklarıyla falan programdaki üç neslin en sonuncusu olarak karşımızdaydı. Sunucu Çiğdem Anad’ı ‘nötr’ sayarsak (ki kendisi Müjde Ar’la yanyana konmalı), Pınar Kür Cumhuriyet’i, Müjde Ar 70’leri, Aysun Kayacı da seksen sonrasını temsil ediyor aslında. Ama Aysun Kayacı’nın birden bire boyundan büyük laflarla ortaya çıkacağını hiçbirimiz tahmin etmiyorduk (Benim oyum dağdaki çobanla aynı mı olacak?). Gerçi Nazım Hikmet’in şiirini ezbere okuyabilince, biraz şaşırmıştık, ama ne de olsa tarih öğrencisiydi kendisi, pek sevdiğimiz kalıpların dışındaydı (nedir bizdeki bu manken önyargısı). Ama sarf ettiği son sözler, ‘vay anasını sayın seyirciler’ makamındaydı. Neler göstermedi ki bu sözler. En ağırını en sona saklayarak, sıralayalım. Sıfırıncısı şudur evvela, bu ülkede bırakın oy kullanmayı, Aysun Kayacı’nın bizzat ayağını toprağa bastığı ülkede 7 kez başbakan seçilmiş, ama maalesef bir kez Cumhurbaşkanlığı yapabilmiş, Türk halkının Baba diye andığı bir çoban Sülü, anıyla şanıyla Süleyman Demirel gerçeği vardır -kendisi darbecilerin en kadim dostudur, 60 sonrası tüm darbelerde bizzat dahildir sürece. Tayyip Erdoğan, rakiplerini ‘iki koyunu güdemezler’ diyerek eleştirmektedir. Yani çobanlık öyle yabana atılacak bir iş değildir. Peygamberler örneğin, özellikle de Yahudilikte, birer çobandırlar. Söz konusu olan Türkiye ise çoban dediğimiz karakter, yöneticilik deneyimi olan bir kişidir ve davar sürüsünden hareketle devlet yönetimine de talip olabileceğini düşünür. Öte yandan bu kimlikle Cumhuriyetçi seçkinler arasında daimi bir çekişme vardır. Demirel mesela, her daim CHP çevresinde kümelenen elit çevrenin burun kıvırdığı bir isimdir. O da Tayyip gibi, siyasi rakiplerini iki tane koyun gütmemiş olmakla suçlayarak, çobanlığını halkın katında deneyim olarak gündeme getirebilmiştir. Cumhuriyetçilerse bu çobanları çoban yapan sürüden hoşlanmaz, ama onları sürü olmaktan çıkarmayı da tahayyül bile edemez. İşte Aysun Kayacı’nın ağzından dökülen gerçek, Cumhuriyet’in bu iğrenen mesafeli tutumudur. Aysun Kayacı ‘elit model’i yanlış mı anladı? Birincisi, ‘benim oyum dağdaki çobanla aynı mı olacak?’ deyince, kendini ne sanmaktadır bu ‘hanım kızımız’? Yani, çobandan daha kıymetli olduğuna nasıl olmuş da kanaat getirmiştir? Hadi diyelim ki Aysun Kayacı, çobandan kıymetli, peki ya Seray Sever ne olacak bu durumda, onun hakkı kalmaz mı? Ayrıca, bu açıklamayı yaptığı programdan birkaç program önce, konuk Mor Ötesi grubunun solisti Harun Tekin “biz birkaç sene öncesine kadar ‘Mardin’deki adamın oyu bizle eşit mi olacak?’ dangalaklıklarını da yaptık” deyince, Aysun Kayacı neden ses etmemişti? İkincisi, açıklamadan sonra bir linç havası anında oluştu elbette. Bu kez yüzde-kırk-yedi’nin korkunç sesi gürledi: Aşifte sen de! Yüklendikçe yüklendiler, güçlü olanın gücünü kullanması gelenektendir bu memlekette. Sen de kimsin deyip geçmez güçlü olan, ezebileceği bir şey varsa onu ezmek yeğdir her zaman ve ezilebilecek olan buradaki söz değil onu tıslayan ‘yılan dil’dir, o yılan dil de kadınlıktır elbette, üstelik orasını burasını açan kadınlık. (Bkz. barış isteyen gelinlikli İtalyan sanatçının, tecavüzle yetinilmeyerek öldürülmesi, bu ‘gücüm yetiyorsa neden öldürmeyeyim’ duygusuna örnektir). Üçüncüsü, söylediği ne olursa olsun, mazlum pozisyonuna düşmeyegörsün bir kişi, hemen allanır pullanır, halkım ‘tamam, tamam’ der, ‘gel sen de’. Kendisiyle tartışan Müjde Ar, ya da pek bu tarz fikirlere sıcak bakmayan Çiğdem Anad, düşünce özgürlüğü savunuculuklarını daha da bileylediler Aysun Kayacı’nın yanında olarak; çok üstüne gidildiği için, hatta ne söylediğini bile unuttular. Zeki Alasya, ‘biz arkadaşlarla senin yanındayız’ bile dedi. Neymiş, Aysun hanım ağlamış, kırılmış. Ya çobanlar? Ya çobanlar? Sorun derin, sorun ağır, sorun büyük, sorun kocaman Tarihe meraklı, manken de olsa kızımız kendisi saraydan geliyormuş havalarıyla dağdaki çobanı beğenmezken oysa, belki işbilmez patavatsızlığından çok ama çok ama çok önemli bir soruna parmak basıyordu. Bir başka programda, insanların giydiği kürklerin çok çeşitli hayvanlardan sağlanmasını ‘hayvanlar için de demokrasi’ diye değerlendiren bu zat, çok önemli bir hakikate işaret ediyordu aslında. “Ne yani? Biz ilerleme, batılılaşma, çağdaşlaşma ve daha sayısız tonlarca ağırlıktaki ideallerimizi, şu çoban parçasının bizimle eşit olan oyuna mı teslim edeceğiz? Onu bir torba kömürle satın alırlar ayol?” Her şeyin tartışılmaya başlandığı günümüzde, esas tartışma budur ve bir köke dönüş işaretidir. Ancak gerçek anlamıyla hiçbir güç sahibi bunu dile getirmez -kökünü gizleme isteği, kökünün (halk arasında bu kısım başka şekillerde de anılır) açıkta kalması korkusu- bunu ancak cahil cüretine sahip bir insan dile getirirdi ve getirdi. Bu noktaya yine döneceğimizi belirterek, önce son sözün kuyusunu kazalım. İngiltere’de Magna Carta, kralın bazı haklarından toplum yaşamı için feragat etmesini sağlayan şu meşhur ilk demokratik sözleşme, 1215 yılında imzalanmış. Yani Osmanlı daha kurulmamışken. Bu sözleşme, onun yol gösterdiği bütün Avrupa hukuku, toplumsal sözleşme vs. hepsi, benzer şekilde kralın toplumla olan ilişkisinde ne yapacağını söylemiş. Bu yüzden Foucault, bu hukuka kralın sipariş ettiği hukuk der ve Avrupa’daki tüm hukukun kralın ne yapacağını ya da ne yapmayacağını söylediğini belirtir. Lakin, mesele şudur: modern toplumla beraber kralın kellesi uçmuş, yerine yeni bir toplum geçirilmiştir. Oysa bu başsız kral, aynen çalışmaya devam etmektedir. Nasıl olmaktadır da kralın başsız gövdesi aynen çalışmaya devam etmektedir?, soru budur. Konuyu biraz daha enteresan hale getirmeyi deneyelim. Baron, feodal düzende bir hiyerarşik sıfat. Vikont ile şövalye arasında bir ünvan(mış). Ancak modern kapitalist toplumumuzda bu artık büyük işadamları için kullanılan bir sıfat halini alıvermiş (teknoloji yazılara ‘bak seeeen!’ efekti verecek kadar ilerleyemediğinden maalesef, bu noktaları parantez açarak vurgulayabiliyoruz). Petrol baronları gibi örneğin. Çok uyanık, açıkgöz burjuvazi, feodal sistemi yerlebir ederken, onun pek ihtişamlı, kendisinin de ağzını sulandıran iktidarına sulanmadan edememiştir. Eskiden Kral’ın ve düzeninin gücünü simgeleyen ne varsa şimdi burjuvazinin hizmetindedir ve çok da farklı olmayan biçimlerle sürmektedir. Saray yoktur köşk, yalı vardır, hizmetçiler bu kez patronların emrindedir, çocuklar diğer ülkenin kralının ailesinden değil de diğer sermaye grubunun kızıyla evlenmektedir vs. ‘Yürü be Koç’um’ Bkz. Koç ailesi. Çocuklarının adını peygamberler ve halifelerden seçen bu aile (Mustafa, Ali, Ömer), hadi üniversite açıyor, envai çeşit firmaya sahip ve bunları kar için yapıyor diyelim. Ya müzesi niye var, Koç’un, ya da Sabancı’nın? (onlar da Ali, Ömer gibi büyük Müslüman isimleri tercih ediyorlar çocuklarına). Ne sergileniyor orada? Niye sergileniyor? Kim ki Rahmi Koç, kendi adına bir müze açabiliyor? (Bir kez de orkestra yöneteceğini okumuştum gazetelerde). Dünyayı da yatıyla gezip atv haber tarafından ülke karasularında karşılandıydı hatta iki yıl kadar önce. Hatta, muhabir kendisi yokken oğullarının holdingi çok iyi yönettiğini bile iddia etmişti. Neyse, tüm bu oyunda, tam burada açıkça bir padişahlık, krallık oyunu yok mudur? Devrilmiş kralın iktidarıdır burjuvazinin ağzını sulandıran, ve onu tepetaklak ettikten sonra bu duygusunu tatmine yönelir. Sonra yenileri çıkar ve eski burjuvaları tepelemeye bakar. Filmlerde çok gördüğümüz bir şeydir, tabandan yükselen bir çapulcu bir kez gücü ele geçirdi mi ilk ele geçirdiği şey ‘patron’un karısı, sevgilisi, metresidir. Mesele onun sahip olduğuna sahip olmaktır. Salkım Hanımın Taneleri’nde Zafer Alagöz’ün canlandırdığı karakter, ilk akla gelen örnektir. Ama güç oyunu bu kadar basit değildir. Burjuvazi tutkulu olduğu kadar, korkaktır da. Korkusu, bir tür temkinlilik halini alarak ona büyük hizmet verir, bir kültüre dönüşür, tutkusunu vıcık vıcık eder. O da ne yapsın, korkunun bulaşıcılığını kullanır burada. Bu korku kültüre dönüştüğünde Avrupa ve onun yavrusu Amerika demokrasisinin halini alır. Burada burjuvazi toplumsal bir devrimle, bir toplum olarak kralın yerini almıştır. Bu nedenle, bir mücadeleye de sahne olmuştur yığınlar arasında ve şöyle ya da böyle ortak bir kültürdür demokrasi. Bununla kastımız, Batı demokrasisinin ne yüce bir şey olduğu değil kesinlikle, aksine bu ortaklaştırma çabası dünyanın en aşağılık yalan ve vahşetine dayanır. Dikkat çekmek istediğimiz, yer değiştirmenin toplumsal bir tabanının olması. Bu geometri oyununun sahipleri elbetteki artık saraylarda oturacak yeni kişilerdir, ancak tabanın eskisi gibi olmasından da yana değillerdir, zaten bu mümkün de değildir. Ama Türkiye’de öyle olmamışır. Türkiye’de olanı Erol Evgin bir tv programında ‘muhteşem’ sıfatıyla şöyle anlatır: 28 Ekim gecesi bir toplantı vardır ve masada Mustafa Kemal’den başka kimse ertesi gün Cumhuriyet’in kurulacağını bilmemektedir. Bu kadardır. Padişah mühürüyle Samsun’a çıkılmış, padişahı, halifeyi ve ülkeyi kurtarmak için en büyük silahı canıyla savaşan bir halklar toplamına iddiaya göre ‘önderlik’ edilmiş, güç elde edildikten sonra da Cumhuriyet ilan edilmiştir. Demeye getirilmektedir ki bu önderlik sayesinde de Türkler Kürtlerden daha asıl bir unsurdur bu ülkede. Tabana ne kadar nüfuz etmeye çalışırsa çalışsın, hiçbir zaman bir toplumsal sözleşme halini almamıştır, aksine sürekli kurcalanmıştır. ‘Kurcalamayın’ dense de bir şey değişmemiştir. Örneğin, Kürtler sürekli olarak milliyetçilikle suçlanıyor. Peki bu konuda Cumhuriyet’in haklı olduğunu hiç düşünür müydünüz? Ben şimdiye kadar Kürtlerin yaptığına ‘total bir kimlik reddi’ falan gibi şeyler diyebilecekken birden Cumhuriyet’in ne demek istediğini anladım. Demek istiyor ki Cumhuriyet: “Güzel kardeşim, biz hiçbirimiz Türk değildik, Çerkez, Abhaz, Yahudi falandık, bunları bıraktık Türk olduk da sen niye Kürdüm diye tutturuyorsun. Bak dilimiz yeni, tarihimiz yeni, niye milliyetçilik yapıyorsun?" Zira Kürtler Türk olmazsa, Türk’ün egemenliği nasıl sağlanacaktır, diğerleri niye Türk kalacaktır ki, kerizler midir? Zaten bu sorun böyle de dillendirilir, “e o zaman lazlar da lazistanı mıkursun?” ‘Cumhuriyetinizin ayarını kurcalamayın’ Padişah’ın yerine kim geçti peki Cumhuriyet’te diye sorarsak, buna doğrudan ordu cevabını verebiliriz. Ya da dolaylı cevaplar da verebiliriz: Bugüne kadar kim hiç yargılanamadıysa... Bugüne kadar hiç değişmeyen kimse... Bugüne kadar yaptıklarından ötürü kim hiç hesap vermemişse... Hepimiz biliyoruz ki sorular uzatılabilir. Ama bir şey değişmez, yeni kral ordudur. Ordu ve onun güvenli bir saltanat sağladıkları. Geçen 90 yılda, ordu o kadar çok şey yapmış, yapmaya kalkmış ve yapmaya mecbur kalmıştır ki Cumhuriyet’in ayarının bozulmaması mümkün olmamıştır. Darbeler, sınıriçi-sınırdışı operasyonlar, fetihler (Kıbrıs), direktifler, çeteler, suikastler, yasaklar. Bunlar kısa vadede nasıl karşılanmış olursa olsun, daha sonra şu paydada birleşilmiştir: ordu kendi saltanatını koruyor. Bunu sarsmaya, halktan biri olarak kim oynadıysa kazanmış, ve dağdaki adamın da göbeğini kaşıyan adamın da desteğini almıştır. Ama Aysun Kayacı’nın ortaya koyduğu sorun gerçektir. Bu soylu idealler bu çapulculara mı kalacak? Bu gerçek bir tartışmadır. Diyelim ırkçılar ya da yobazlar yüzde 51 oy alırsa, ya da yüzde 47 her istediklerini yapabilecekler midir? Örneğin İtalya’da Berlusconi gibi bir adam üçüncü kez başbakan oldu. Rusya’da Putin, devlet başkanlığı süresi dolunca başbakanını devlet başkanı yaptı ve kendisi başbakan olmaya hazırlanıyor. Yani demokrasi denilen meretin suyu çıkarılalı çok oluyor. Ama kim çıkardı suyunu? Ve ne yapılmalı? Saf saf oy çoğunluğundan mı dem vurulmalı? Bu gerçek bir tartışma konusudur ve cevap elbette ki hayırdır, zira demokrasi bu değildir. İşte o zaman oy alan kadar oy verenin de tartışmaya açılması gerekir. Aysun Kayacı bunu becermiştir. Zira görülmektedir ki bu çapulcu tayfasının soylu ideallerle alakası pek yok, e ne olacak o zaman, vaz mı geçeceğiz bu soylu ideallerden? İşte Cumhuriyetçilerin kendi aralarında kısık sesle sordukları, Ertuğrul Özkök tarzında kıvrana kıvrana kamuoyuna tartıştırmak istedikleri bu, kast sistemini meşrulaştırabilir miyiz sorgusu. Peki, siz bunca yıl bu insanlara demokrasi diye atıp tutar, neler neler yuttururken, demokrasinin kendini yönetme biçimi olduğunu söylediniz ve bunun bir yalan olduğunu eklemeyi de unuttunuz. Yozlaştırdığınız, işinize geldikçe oraya buraya çekiştirdiğiniz, darbe yapıp askıya aldığınız sonra da değiştirilmesin diye bas bas bağırdığınız darbe anayasasının demokrasisinden mi şikayet ediyorsunuz? Şimdi dönüp bu yalanı nasıl düzeltmeyi umuyorsunuz? Elbette ki bu yalanı söylediklerini itiraf edemeyeceklerine göre yeni yalancılara sahneyi istemeye istemeye bırakacaklar; kendi yasasına boyun eğmenin zorluğu bu. Ya da ilahi bir kast sistemi beklentisinde olacaklar: en altta çobanlar, en üstte de en seçkin Cumhuriyetçiler. Dolayısıyla en rütbeliler. Onun altında sanatçılar, mankenler, doktorlar, öğretim üyeleri, Aysun Kayacı’nın yeri ayrı ama.... En altta da ayak takımı, parya diyebileceğimiz işçi-emekçi kesim. Yoksullar ve yobazlar, olmasa da olurlar. Ya da kıçı ‘güzel’ olmayan, göğsü silikon tutmayanlar, kezzaplanmışlar ve cüzamlılar. Bu öneriye Cumhuriyetçiler inanıyorum ki ‘fit’ olacaktır. Hani desek, kuralım bir kast sistemi, siz en tepede yer alın, rahat rahat yaşayın, emin olun bunu zaten hak ettiklerini söyleyeceklerdir. Yani mesele, Cumhuriyet açısından köklerine, saltanat isteğine dönüştür. Neden hak ediyorlardır, hak ettiklerini neden düşünüyorlardır peki? Aynı programda yer alan ve insanları edebiyattan soğutmak için büyük uğraş veren Pınar Kür’ü dikkatli takip etmek yeter bunun için. Sarışın yazarımız, bütün aydınlanmışlığı, İngiltere, Fransa, ABD’de okumuşluğu, kitap yazmışlığı, Galatasaray Lisesi-Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi evlat yetiştirmişliğinin yanısıra bir şeye daha sahiptir: 5 yaşında klasik müzik dinlemeye başlamıştır. Cumhuriyet idealinin en iyi örneklerinden birisi olsa gerektir kendisi. Kadın, yazar, öğretim üyesi, çocuğunu mükemmel yetiştirmiş, Atatürk kadını vs. ve dikkat, bu kadın 5 yaşında klasik müzik dinlemeye başladığını düşünmektedir. Yani kendi tercihiymiş gibi, yani sanki anası babası, ya da konaklarındaki dadısı-lalası ona dinlettirmemişler de klasik müziği kendisi tercih etmiş gibi, kızın başını 5 yaşında kapatmaktan çok farklı gerçekten de. Bu yaşam formunun özelliği, hiyerarşi severliğidir. Okulda da aile yaşamında da bir öncelikler listesi hep vardır ve bu liste şaşmadan uygulanmalıdır, yaşam bir prensip işidir. Akla, mantığa uygun olunmalıdır. Bir şeyler hep önce gelir. Alt edilen düşünce, ‘gericilik’e bakarak ne kadar ileride olunduğu düşünülür. Oysa düşünce tarzının yaşamı ne hale getirdiğine, ne kadar statükocu, benmerkezli, kendinden emin ve ibaret bir bakış açısı olduğuna, kendi dışındakileri yok saymaya ne kadar meraklı olduğuna bakılmaz. Bakın televizyondaki bol sayıda tartışma programlarına. Bir kenarda kemalistler diğer tarafta islamcı-AKP’lilerin olanlarına. Hepsinde Kemalistlerin İslamcılara iğrenerek baktığını göreceksiniz. Son örneğini stadyumdaki bir yaşlı türbanlı teyzenin yanına oturmayan subayımızla da gördük. Bu modernler, bilgi istifçileri, donuk halat ağları, demir perde yığınları ya da adına ne derseniz deyin, kendilerini istedikleri gibi görmelerine engel oldukları için halkı sevmezler. Halk, onları rezil eder, utandırır, mahçup eder, bir türlü ilerlemez, adam olmaz. Gazetelerin dilinde bu vardır, dünyaya rezil olduk, ‘aşağılık katil bizi rezil etti’, ama öldürülenle ilgimiz yoktur aslında, her şey bir imajdır, o bozuluyordur. Zira bizim modernlerimizin derdi, tattıkları iktidarı kaybetmemektir. Bu yüzden de kızarlar halka, kendilerine yakışmadıkları için... Biraz da sürüyle ilgilenelim Aysun Kayacı da bu zihinsel iklim üzerinden konuştu. Konuşur konuşmaz recm edildi, Müjde Ar’ın dikkat çektiği gibi kadın kimliği öne çıkarılarak. Ama mazlum rolünü pek sevdi Aysun Kayacı. Dostları ona destek verdiler. Çağdaşlar, modernler, halkı küçümsüyorlardı. Hani 1923’te adam etmeye, adam gibi görünmeye, adam gibi yazı yazıp okumaya zorladıkları, soyundukları, kurtarıcısı olmak istedikleri halkı... Yapamadılar ve şimdi bunun acısını halktan çıkarıyorlar, ‘neden adam olmuyorsunuz kardeşim?’ Zira soylu ideallerinin hiçbir suçu yok bunda, onları benimsememek aptallık, davarlık olabilir olsa olsa. Aysun Kayacı’nın kendisine gelirsek. Kenarın dilberi olmak mı suçtur yoksa kendini şu yukarıda saydığımız ‘elitin’ içinde nimetten saymak mı? dersek ben ikincisi suçtur derim, kendi adıma. Kenarın dilberi, düşük olmak, aşağı olmak, basit olmakla eleştirilir. Ama kendi içinde kim ne diyebilir? Ama ya ikincisi için? Hele hele de bu beton grubu, memleketin her köşesinden yeni bir lanet yerken. Çobanla kendi oyunun bir olup olmayacağını sorarken Aysun Kayacı, kendi oyuyla benim oyum arasında nasıl bir oran kuruyor bilmem ama, ben çobanın sürüsü ile halk arasında bir paralellik kurmaktan yanayım. Bu hem yüzde-kırk-yediler için geçerli, hem de eski-yeni padişahın tebası, en çok da Aysun Kayacı gibiler için geçerli. Son sözü ise dağlardaki çobanlar için ayırmak istiyorum. Prim alacak özel timlerin kurşunlarına hedef olmuş Kürt çobanlarını tartışmaya katmak istemiyorum, tamamen Aysun Kayacı’nın dimağındaki çobanı kast ediyorum. Suçu yok mudur bu insanların, ki bizim yok mu diye sorarım kendimize de, bugün yaşadıklarımızda, cevap açıktır: elbette ki. Nazım Hikmet’in ‘Akrep gibisin kardeşim’ şiirini hatırlayalım. Dilimiz varmaz ama suçun çoğu onundur. Akrep gibidir evet, ama aynı zamanda kardeştir de. Birbirimize karşı ayrı ayrı ve tek tek sorumlu olduğumuz, olsak gereken bütün kardeşlerimizden birisi. Ama önemli olan şudur: Bu kardeşlik haritasında suçun, suçluların değil, sadece hepimizin yaşamına birden kastedenlerin yeri yoktur. Ve biz, ancak yeni bir padişah olmaya heves etmeden, neyin bizi yeni bir padişah yapacağını görerek kraldan nefret ettiğimizde bu kardeşlik tam, eksiksiz ve cümbüşlü olacaktır, bugün, şimdiden... 19 Nisan 2008 |