|
İki Bunuel filmi: Burjuvazinin İhtiyatlı Cazibesi ve Özgürlüğün Hayaleti İspanyol sürrealist yönetmen Luis Bunuel’in ‘Burjuvazinin İhtiyatlı Cazibesi’ ve ‘Özgürlüğün Hayaleti’ isimli iki filmi, sanıyorum ki yönetmenin sinemasına göz atmak için oldukça zengin. İkincisi, Salvador Dali’nin film arkadaşı Bunuel’in film anlayışını anlatmak, ilki Bunuel’in gözünden burjuvaziyi anlatmak için. Barış YILDIRIM Luis Bunuel, içinde çok ses getiren usturayla göz kesme sahnesinin de bulunduğu yaklaşık 10 dakikalık ‘Bir Endülüs Köpeği’ filmini, sürrealist ressam Salvador Dali ile birlikte çeker. Hatta çılgın ikili, filmin galasında detaylarını pek bilmediğimiz olaylar da çıkarır. Bunuel, ‘Burjuvazinin İhtiyatlı Cazibesi’ filmini ise 72 yaşında çeker. 72 yaşında, burjuvaziyi yerden yere vurmayı dehşetle isteyecek kadar güçlü bir hissiyata sahiptir kendisi. Çektiği filmlerde gerçekler, hakikatler, ezberlenmiş sıralamalar ve hiyerarşiler doğrudan ya da dolaylı hedefidir Bunuel’in. Bunu da Özgürlüğün Hayaleti isimli filmi gösterir bize. Tüm filmlerinde gerçek bir felsefe vardır. Hıristiyanlık birincil hedeflerden biridir ve felsefenin en ağır sorunlarını, şenlikli bir diyalog olarak bulabilirsiniz. Onun için hikayeyi anlatma sorunu yoktur. Bir kafede kadınlar oturur kahvelerini yudumlarken, üniformalı bir asker birden gelir ve acı hikayesini anlatmaya başlar. Hikayenin anlatanı, öznesi, birden hikayenin nesnesi haline dönüşüverir. Bu nedenle Bunuel filmleri için bu dönüşümün şenlikleri nitelemesini kullanabiliriz. Bunuel’in sinema festivali İkinci filmden başlayalım. Bu filmi anlatmak hayli zor. Zira filmin bir ana güzergahı yok. Tam elinize geldiği anda film, bir başka hikayeye dönüşüyor ve diğeriyle olan kesişmesi, filmin anlatımını imkansız hale getiriyor. Örneğin film yolda yürüyen bir kadından başlıyor, sonra o kadının selam verdiği bir başka kadınla devam ediyor, daha sonra o kadın başka bir yerde bir şey yapıyor ve hikaye başkasına akıyor. Film bu akış halidir, belki de özgürlüğün hayaleti de yine bu akıştır. Bazense olmadık zıtlaştırmalar, tersine çevirmelerle sınanıyor film. Örneğin, bir grup işadamı ‘kaka’da biraraya gelir. Hepsi klozetlere oturmuş kakalarını yaparken dünya meseleleri hakkında konuşurlar. Birisi Barselona sokaklarını kaplayan yiyecek kokusundan ne kadar tiksindiğini anlatırken, diğeri kalkar ve buluştukları yerin özel bölümüne gidip, yemeğini yer. Küçük bir bölmede oturur ve memnuniyetsiz ifadelerle yapması gerekeni yapar. Her şeyin tersine dönmesi mümkündür filmde. Tuvalete gitmek ile yemek yemenin zevki ve sosyal statüsü bile. Filmle ilgili anlatacaklarımıza gelirsek, küçük bir kız çocuğu, dadısıyla parka oynamaya gitmiştir. Dadı, parkta meslektaşıyla konuşmaya dalınca yabancı bir adam küçük kıza yanaşır ve biraz şüpheli hareketlerde bulunduktan sonra, birkaç tane fotoğraf verir, “ama büyüklere göstermeme” şartıyla. Kız eve gidince anne ve babası resimleri görür, kızı odasına gönderir, dadıyı işten kovar ve resimlere bakarlar. Bakıp tahrik oldukları, dadıyı kovdukları resimler manzara resimleridir. Erkek, kendisini iyi hissetmediğini söyleyip doktora gittiğinde ise akciğer kanseri olduğunu öğrenecektir. Daha sonra kabuslar görmeye başlayacak, her uyandığında odasında hindi, horoz gibi hayvanlar görecektir. Hatta bir defasında postacı gelip kendisine mektup bile verir. Bunu psikoloğuna anlattığında psikolog “halisünasyon görmüşsünüz” der. “Ama” der adam, “postacının verdiği mektup yanımda”. Doktor bunu çok enteresan bulur ki yukarıda mevzu bahis ettiğimiz kadın babasının ölmek üzere olduğunu söyleyen bir mektupla içeri girer. Doktor bu kez o mektubu alır ve kadına iki hafta izin verir. Film, kadınla devam eder. Postacının getirdiği mektubun akıbetini asla öğrenemeyiz. Ancak filmin ilerleyen sahnelerinde, aynı diyaloglarla bu kez aynı isimli ama başka bir adama yeniden akciğer kanseri teşhisi konur ve ikinci adam da ilki gibi kendisine sigara teklif eden doktoru tokatlar. Bu arada kadın yola çıkar, bir trenle babasının yanına gitmek istemektedir. Bir otelde konaklar kadın, otelde kimler yoktur ki... Bir grup rahip (kendileri kumarbaz ve içkicidir), sado-mazo ilişkileri ve kamçılarıyla bir çift ve daha alakasız başkaları. Sado-mazo çift diğerlerini odalarına davet eder ve hiç beklemedikleri anda kırbaçlı gösterilerini sahnelemeye koyulurlar. Konuklar hiç beklemedikleri bu gösteri karşısında utançla dağılırlar, sanki kendileri çok normal insanlarmış gibi. Bu filmin önemi, konusunun bütünlüğünden çok üslübuna dayanmaktadır. Filmde bir şey olmamaktadır, ama film vardır. Bunu sağlayan şey, Bunuel’in sinemasıdır. Burjuva neden bu kadar ihtiyatlı? ‘Burjuvazinin ihtiyatlı cazibesi’ isimli filmde ise hikaye başkadır. Burada bir konu vardır ve konumuz burjuvazidir. Filmde bir grup burjuva etrafında, burjuvazinin yaşamı ele alınır. Şunu peşin söyleyelim. Burjuvazi film boyunca yemek masasındadır. Ama biraradayken. Sürekli biraraya gelir ve yemek yerler. Bir diğer dikkat çekici özellik, burjuvaların sürekli bir kaygı halinde olmalarıdır. Sürekli tetiktedirler, sürekli bir tedbir durumu vardır filmde, sanki başlarına bir gelecek vardır da ondan korkarlar. Eğer şüphelendikleri bir şeyler varsa hemen ortadan kaybolmayı tercih ederler. Sürekli beraber oldukları insanlara çok da saygıları yoktur. Sürekli gizli işler çevirmektedirler. Örneğin, filmin etrafında geçtiği grubun üyelerinden bir konsolos, aynı zamanda diplomasi kurallarından yararlanarak ülkede uyuşturucu ticareti yapmaktadır. Diğerleri de benzer nitelikte farklı işler. Bu kişiler sürekli bir araya gelir ve yemek yerlerken olmadık işler de olur. Bunların birisinde, savaşa giren ordunun evde ağırlanması gerekir. Ordu, savaşa gitmeden önce burjuvazinin evinde ağırlanır. Yemeklerini yer ve biraz esrar içerler. Hatta kendileri kokain partileri yapan burjuvalar bu duruma biraz sinirlenir ve disiplin açısından doğru bir hareket olup olmadığını sorarlar. “Ne var" der askerler, "ABD ordusu da içiyor?”, bir burjuva atılır: “Demek bu yüzden Vietnam’da başarısız oldu.” Ancak askerlerin tavrı, burjuvazinin olanaklarından yararlanma, lezzetli yemekler yemenin tadını çıkarma üzerine kuruludur. Sonra savaş başlar. Seslerden burjuvazi rahatsız olmakta, yüzünü buruşturmakta, komutanlar arada gelip rahatsızlık için özür dilemektedir. Savaş sürmektedir. Bir diğer sürpriz ise burjuvalarımızın yemek yerken, önlerindeki perdenin birden bire açılması ve ortaya onları seyreden yüzlerce kişinin çıkmasıdır. Birden tiyatro sahnesinde bulmuştur kendisini burjuvazi ve nereye kaçacaklarını şaşırmışlardır. Grubumuzun temel ortak duygusu takip edildikleri ve izlendikleridir. İçlerinden konsolos olanı haklıdır da. Devrimci bir kadın militan, konsolosun evinin önünde oyuncak satarken, arkadaşlarına gösterir onu konsolos: “Murcia’dan beri peşimde.” Sonunda evine de gelir konsolosun bu militan. Ancak uyanık konsolos fark eder ve genç kız kapıda beklerken, arkasına çıkarak kızı tuzağa düşürür. Malum, burjuvazi arkaya çıkmayı çok sever, bu tür kurnazlıkların ustasıdır kendisi. Konsolos, tacizle karışık olarak üst aramadan sonra kıza ikramda bulunur. İçki ikram eder, kız bardağı alır yere atar, ‘vahşidir’. Sonra konsolos fikirlerini söylemeye davet eder kızı, kız konuşmaya başladığında yüksek bir siren sesi onun yerini alır. Hiç bir şey duyulmaz ancak konsolos konuşmaya başlar: “Sizinle aynı fikirde değilim”. Daha sonra kızı ‘yüksek erdemi’ gereği serbest bırakan konsolos, pencereden adamlarına seslenir: götürün. Kızı arabaya bindirir ve götürürler. Film, İspanyol yönetmenin doyasıya dalga geçtiği bir şölen halini alır. Burjuvaziyi aşağılamanın en etkili yollarından biridir bu. Dayanılmaz cazibesi, riskleri, korkuları ve sonu. Hepsi bu filmdedir. "Özgürlüğün hayaleti" filmine gelince. Onca badireyi atlattıktan sonra film, çatışma ve savaş sesleriyle son bulur. Bir devekuşunun, insanlığın yarattıklarına şaşkın bakışları eşliğinde. Ancak filmdeki festival tadı, seyircide baki kalır. 20 Nisan 2008 |