Burjuva "hak(sız)lar" yalanına dair Yazdır E-posta
Temel Demirer

Güneş onu hak etmeyenlerin de üzerine doğuyor; evet, güneşin altında yaşamayı herkes hak etmiyor; kimilerine “acaip” gelse de ben böyle düşünüyorum...

Güneşin altında yaşamayı hak edenlerden yana olanların, güneşin altında yaşamayı hak etmeyenlere karşı olmasında ya da doğrunun taraflılığında şaşırtıcı ne olabilir.

“Yeryüzünde gün ışığına
layık olmayan nice insan var,
ama güneş her gün doğar.”

Güneş onu hak etmeyenlerin de üzerine doğuyor; evet, güneşin altında yaşamayı herkes hak etmiyor; kimilerine “acaip” gelse de ben böyle düşünüyorum...
Güneşin altında yaşamayı hak edenlerden yana olanların, güneşin altında yaşamayı hak etmeyenlere karşı olmasında ya da doğrunun taraflılığında şaşırtıcı ne olabilir?
Saklayacak, sözümü sakınacak değilim: Nefret ettiğim, öfke duyduğum doğrudur!
Güneşin altında yaşamayı hak etmeyecek kadar büyük kötülüklerin sahiplerinden nefret edip, onlara öfke duyarken; “Öfke büyük bir güçtür. Kontrol edebilirseniz, bütün dünyayı harekete geçirecek bir güce dönüşebilir,” diyen Swami Sivanada’yı unutmuyorum...
Tıpkı “Erdem, bir kötülüğü yapmamak değil, işlenmiş kötülükleri bağışlamaktır,” diyen Cicero’yu unutmadığım gibi...
Ancak itiraf etmeliyim: “İşlenmiş kötülükleri bağışlamak” konusunda yeterince “erdemli” değilim!
Spartaküs’den bugünlere uzanan tarihsel taraflılığımla, nasıl olabilirim? Mesela Spartaküs ve yoldaşlarını çarmıhlara çivileyen kötülükleri “bağışlamamı” benden kim, ne adına, hangi “erdem” için isteyebilir?
İngiliz sömürgeciliğinin Tarlakuşu’nu katlettiğini nasıl “unutabilirim”?
“Şu an H-Blok’tayım, bana baskı ve işkence yapan, beni hapseden, insanlıktan çıkartmak isteyenlere boyun eğmeyi ve değişmeyi reddediyorum. Tarlakuşu gibi ben de değişmiyorum. Bana zulmedenlerin değiştirmek istedikleri, politik görüşlerim ve prensiplerimdir. Onlar benim bedenimi zaptettiler ve değerlerime saldırdılar.
Eğer sıradan bir tutsak olsaydım, benimle bu kadar uğraşmayacaklar, isteklerine uyacağımı bilerek davranacaklardı. İki yıllık ceza indiriminden de yararlanamadım. Umursamıyorum. Elbiselerim çıkarıldı ve aç bırakıldım, dövüldüm, işkence gördüm ve tıpkı bir tarlakuşu gibi ölüm endişesiyle yüzleştiğim kirli, boş bir hücreye kilitlendim.
Aynı küçük arkadaşım gibi en vahşi yöntemlerin yatıştıramayacağı özgürlük ruhuna sahibim. Tabii ki öldürülebilirim, fakat hayatta kaldığım sürece, ben benim, bir savaş mahkûmuyum ve bunu kimse değiştiremez,” diye haykıran Kuzey İrlanda’da Long Lesb Mahpusu’nun H-Blok’undaki ölüm orucunun 66. gününde öl(dürül)en IRA mahkûmu Bobby Sands’ın -önünde hâlâ saygıyla eğildiğim anısını- nasıl unutabilirim?
Ya kadim dostum Neco’nun Diyarbakır zindanında katlini?
Ya ölüm oruçlarını?
Ya “hayat(ımız)a kasteden 19 Aralık (“operasyonu” değil!) harekâtını, vahşetini?
Evet, evet ben taraflıyım, yazacaklarım taraflıdır; hem de Aydın Öztürk’ün,
“Senden de bir yürüyüşü saklıyor bu meydanlar
senden kalan bir ses bu gökyüzünde
giderken çiçekler açmamıştı -olsun
seni çiçekli dallarına anlatacak ağaçlar
bir kayıp ilanı gülüşünü unutturur mu hiç
inan ki senden uzun yaşamayacak
boğazını sıkan telin devamındaki o zalim el”
diye haykıran “Cumartesi Anneleri... Anımsamanın Zaferi” dizelerinde dile getirdiği kadar; buna itirazı olan(lar) varsa okumasın beni!

I-) İNSAN HAK(SIZLIK)LARI (MI?)!


“İnsanlara neyi eksik diye değil,
hâlâ neyi kaybolmamış diye bak!”

İnsan hak(sızlık)larından durmadan ve ısrarla söz edilen yaşa(tıl)dığımız kesite en uygun betimlemenin “vahşet”; insan hak(sızlık)larının ise, kuru/ karşılıksız metinler olduğundan şüphe duymuyorum...
Sürdürülemez kapitalizmin insan(lık)ı, topyekûn yok oluşun sınırında yaşamaya mahkûm ettiği koordinatlarda, insan(lık) ekolojik kıyamet tehdidiyle sarsılırken, “insan hakları”ndan söz etmek ne kadar sahicidir?
Kanımca küreselleşmenin bugününde “insan hakları” gerçeğinden, pratiğinde çok, “mışlı” geçmiş zamandan, tarihten söz etmek daha uygun olur.
İlk insan hak(sızlık)ları bildirisinin XVIII. yüzyıl sonunda Fransız Devrimi sırasında yayınlandığı biliniyor. Ancak insan hak(sızlık)larının kapsadığı alanlar bu ilk bildirgenin ardından değişti, ilk hâlinden farklılaştı.
İlk bildirge, beyaz-Avrupalı-erkek-mülk sahibi kesimleri “insan” olarak görüyor ve hakların tanımı buna göre yapılıyordu. Bildirgeye ilk tepki kadınlardan geldi ve kadın hakları mücadelesi o zamanki insan haklarının cins ayrımcılığına dayalı özünü sorgulayarak ezilen cinsin de haklarının tanınmasını, sonra da eşitlik temelinde, hukuki bir biçime sokulmasını gündeme getirdi. İnsan hak(sızlık)ları, burjuvazinin “Eşitlik, özgürlük, kardeşlik” sloganının cisimleşmiş ifadelerinden biriyse, mülk sahibi-burjuva-erkek-beyaz bir insanı model alıp onun haklarının ifadesi olmamalıydı. Ama bunun için dünya tarihinde bir dizi mücadelenin yaşanması gerekiyordu.
Daha başlangıcından, eşitlik ilkesine aykırı bulunarak eleştirilen insan hakları kavramı böylece toplumsal mücadeleler, ulusal politik çıkarlar, uluslararası çelişki ve çatışmalar arasında şekillendi ve her zaman sınıf ilişkilerinin o güncel boyutunu yansıttı. Tabii ki, olanaksız bir sınıflar arası eşitlikten çok, mevcut sınıf egemenliğini güçlendirmeye yarayan manevralara dayanarak.
II. Emperyalist Savaş’tan sonra kurulan BM’nin “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” de ağırlıklı olarak “Soğuk Savaş” denge(sizlik)lerinin izlerini taşır.
İnsan hak(sızlık)larının evrenselliği ilk kez 1948’de “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”yle ilan edildi. XVII. ve XVIII. yüzyılda insan onuruna dayalı insan hakları anlayışı doğal hukuk akımının öncülüğünde şekillenmişti. 1776 Amerikan bildirgesi ve 1789 Fransız bildirgesinden sonra bu haklar ulusal belgelerde de tanınmaya başladı. XIX. yüzyılda insan haklarının burjuva özgürlük anlayışı temelinde oluştuğunu görüyoruz. XX. yüzyılda ise anayasalara sosyalist özgürlük anlayışı yansımaya başladı.
Burjuva özgürlük anlayışı bugün, kişi özgürlüğü ve siyasal haklar ama aynı zamanda mülkiyet hakları gibi birinci kuşak insan hakları dediğimiz hak ve özgürlükleri içerir. Buna karşılık sosyalist özgürlük anlayışı sosyal, kültürel ve iktisadi haklara vurgu yapan, eşitliği öne çıkaran anlayışın ürünüdür.
İnsan haklarını somutlaştıran, somut bir eşitlik anlayışını tanımlayan sosyalistler, Marksistlerdi. XIX. yüzyıldaki eşitlik anlayışını sorgulayarak gerçekleştirdiler bunu... Yani burjuva insan hak(sızlık)larının bir mülkiyet sorunu olduğunu ya da Cengiz Güleç’in dikkat çektiği üzere, “Serbest Piyasa ve İnsan Hakları”nın içi içe geçtiği gerçeğini! 
Yani şu örnekleri yaratanların kim olduğu unutulmadan!
ABD’nin 11 Eylül sonrası uyguladığı sistemden feyz alan Japonya, terörle mücadele gerekçesiyle ülkeye giren yabancıları fotoğraflayıp, parmak izlerini almaya başladı. Ülkeye giren yabancılardan iki parmak izi almakla yetinmeyen ABD ise artık 10 parmak izi alacak...
Çad’da 103 çocuğu Avrupa’ya götürmeye çalışırken gözaltına alınan dokuz Fransız, yedi İspanyol ve iki Çadlı 30 Ekim 2007’de suçlanarak tutuklandı. Çad’ın Abeche kenti savcılığından alınan bilgiye göre, sorgu yargıcının karşısına çıkan altısı yardım kuruluşu “Arche de Zoe/ Zoe’nin Gemisi” üyesi dokuz Fransa vatandaşı, çocuk kaçırma ve dolandırıcılık suçlamalarıyla tutuklandı. Çad köylerinden toplanan çocukların, Fransız ailelere 4 bin ila 8 bin 600 dolar karşılığında evlatlık verileceği anlaşıldı...
Nijerya’da yetkililer ABD merkezli ilaç devi Pfizer’a karşı ülkede henüz onaylanmamış bir ilacı çocuklar üzerinde denemek, bu yüzden çocuk ölümlerine ve ağır bedensel zararlara neden olmakla suçlanıyor...
İngiltere’nin, Hindistan’da sömürge gücü olduğu II. Dünya Savaşı döneminde yüzlerce Hintli asker üzerinde ölümcül hardal gazıyla gizli deneyler yaptığı ortaya çıktı...
Hz. Muhammed karikatürlerini ifade özgürlüğü adına cansiperane savunan Danimarka’da terörist tişört davası gürültü kopardı. Kolombiyalı FARC ve Filistinli FHKC sempatizanı solcuların üretip sattıkları tişörtler yüzünden terör sponsoru olmaktan yargılanıyor. Grup, terörü seksi göstermekle de suçlanıyor...
Vb’leri, vd’leri gibi!
Kaldı ki “İngiltere’de çocuk mahkûmlar, copla dövülebilecekken... Çocuk hapishaneleri gardiyanları, 18 yaşından küçük mahkûmları copla dövme izni için Adalet Bakanlığı’na başvurdu. Bakanlıksa sadece 18 yaşından büyüklerin copla dövülmesini öngören tüzüğü inceleyeceği yanıtını verdiği”  koordinatlarda “hak(sızlık)lar” konusunda karşımıza çıkan bu tabloda şaşırtıcı olan ne olabilir ki?

I.1-) NELER OLUYOR NELER?

“İnsanların çoğunda adalet sevgisi,
adaletsizlik korkusu yüzünden vardır.”

Dünya böyle de Türkiye farksız mı? Adaletsizlik açısından elbette değil!
Adalet, adaletsizlikten ötürü vardır; o hâlde sıkça adaletten söz edip, adaletsizliği meşrulaştırmak yerine “adaletsizliğin nedeni”ni ortadan kaldırarak, adalet ihtiyacını, ona bir daha hiç gereksinim duymayacak tarzda karşılamak gerek... diye düşünen birisi olarak;
Aristo’nun, “Adalet önce devletten gelir”...
Burke’nin, “Kötü yasalar zulmün en berbat şeklidir...”
Herakleitos’un, “Halkın, kent duvarları için olduğu kadar kanunları için de savaşması gerekir...”
“Kanunların Doğası” başlıklı yazısında Marcus Tullius Cicero’nun, “Kanun, her şeyin en kadimi ve aslı olan doğa ile ve iyiyi savunan ve kötüyü cezalandıran doğanın standartlarıyla uyum içinde olmak koşuluyla, adil olanla adaletsiz olan arasındaki ayrımdır...” 
türünden “genellemeleri”ni ciddiye almam...
Bunun yerine; her hukukun, yaslandığı sınıf realitesiyle bir hukuksuzluk olduğundan şüphe duymadığım için:
Alfred E. Smith’in “Hukuk, demokraside azınlıkların haklarını ve özgürlüklerini koruma aracıdır”...
Paul Valery’nin “Bir devlet, yaşayan ve kendine karşı çıkanı ne kadar koruyabilirse o kadar güçlüdür”...
Tacitus’un, “Bir devletin yıkılışıyla birlikte yasaları da çoğalır”...
sözlerini daha “çok” önemserim...
Ama bu konuda, “Adaletin olmadığı yerde ahlâktan söz edilemez,” diyen Montaigne’ye hak veren birisi olarak, “...‘Saf’ bakışı yakalamak zor değildir, imkânsızdır,”  derim...
“Neden” mi?
İşkence ve hak ihlâllerinin raporlara sığmadığı Türkiye’de  bunun yanıtı gayet açıktır:
Son günlerdeki örneklerden hareketle hızla ve sorarak sıralarken önce İnsan Hakları Vakfı’nın yayımladığı basın duyurusunu okuyalım: “Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nda yapılan ve polislerin keyfi uygulamalarına yol açacak yetkiler içeren değişikliklerin gündeme gelmesinden bu yana, keyfi gözaltı uygulamalarında, işkence ve kötü muamele iddialarında büyük artış gözlenmektedir. Bu süreç, Türkiye’nin üç ayrı ilinde ve yalnızca on beş günde üç kişinin yaşamını yitirmesiyle sonuçlanmıştır”!
Üç kişi mi? Hayır daha fazlası!
Siz hiç bir insanın tekmelenerek, öldürülebileceğini düşündünüz mü? Hem de bir polis tarafından ve ortada bir neden yokken... Ama...
Feyzullah Ete’yi göğsüne tekme atarak öldüren polis Ali M.’nin iddialara göre bu ilk vukuatı değildi. Daha önce de çok kişiyi dövmüştü. Hatta gezdiği sivil polis aracının plakasına atfen mahallede “HIY” korkusu yayılmıştı. Ete’nin ön otopsi raporunda ise göğsünün altında beş santimetrelik darp izi olduğu, kanında alkol ve uyuşturucu çıkmadığı belirtildi...
Ya, ya siz “Dur” denmeden kurşunlanmaya ne dersiniz?
İzmir’in Bornova İlçesi’nde, polisin ‘Dur’ ihtarına uymadığı iddiasıyla açılan polis “uyarı” ateşi sonrası başından vurulan ve komaya giren ve sonunda yaşamını yitiren 20 yaşındaki Baran Tursun’un, arkadaşlarının anlatımına göre  bulundukları araca sadece arkadan selektör yapıldı, ne megafon ne de siren uyarısı duyuldu...
Veya vurulup, felç edilerek, “şüpheli” ilan edilmek?
17 yaşındaki Ferhat Gerçek, 7 Ekim’de sırtından vuruldu. Hastaneye kaldırılan Gerçek tüm çabalara karşın felç oldu... Yenibosna’da Yürüyüş adlı derginin satışını yaparken polislerin müdahalesi üzerine kaçmaya çalışırken sırtından vurulup felç olan 17 yaşındaki Ferhat Gerçek’in “şüpheli”, tetiği çektiği belirlenen polis memurunun ise “mağdur” sıfatıyla ifadesinin alındığı ortaya çıktı...
Ya da Beyoğlu Emniyet Asayiş Büro Amirliği’nde, bir polisin silahıyla öldürülmek kulağınıza nasıl geliyor?
Beyoğlu Emniyet Asayiş Büro Amirliği’nde Nijeryalı Festus Okey’in 20 Ağustos 2007’de polis kurşunuyla öldürülmesiyle ilgili dava dosyasını inceleyen Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi avukatları, adalet skandalı koparmaya aday bir belgeyle karşılaştılar. Bu belgeye göre, Festus Okey’in öldürüldüğü gece hazırlanan “olay yeri zabıt tutanağı”nı düzenleyenlerden biri, olayın sanığı polis Cengiz Yıldız’dan başkası değildi. Yani daha açık bir ifadeyle, polis Yıldız, önce Festus Okey’i silahıyla vurmuş, ardından da bu olayın soruşturmasında görev üstlenmişti. Üstelik sanık Yıldız ve ekip arkadaşlarınca düzenlenmiş bu belge, delil olarak dosyaya konulmuştu. Dosyadaki belgeler, polislerin Okey’in vurulmasını savcılığa üç saat geç haber verdiğini ortaya çıkardı...
Ayrıca Nijeryalı Okey’in gözaltında ölümüyle ilgili delillerin karartıldığı iddiaları güçleniyor... Nijeryalı sığınmacı Festus Okey’in ölümüne neden olan polis memuru C. Y., suç delili silahını mahkeme kararıyla geri aldı, aynı birimde görevine devam ediyor... 
Ve İçişleri Bakanlığı’nın talimatıyla İstanbul’da inceleme ve soruşturma yapan müfettişler, Nijeryalı Festus Okey’in emniyette polis kurşunuyla ölümünde “kasıt olmadığı”, Polonyalı Dariusz Witek’in intiharında ise polislerin “denetim görevini yerine getirmediği” yönünde rapor hazırladı...

2006’DAN 2007 EKİM’İNE GAZETELERE YANSIYAN POLİS ŞİDDETİ22
9 Ağustos 2006 - Üniversite öğrencisi Volkan Polat, Avcılar’da iki grup arasında yaşanan kavgadan sonra, olay yerinden kaçmaya çalışırken kendisini kovalayan sivil polislerin kurşununa hedef oldu. Polat’ın, polisleri karşı gruptan sandığı ve arkadaşını cep telefonundan arayıp “Beni kovalıyorlar, ateş ediyorlar” dediği belirtildi.
27 Ağustos 2006 - Balıkesir’de polisin kontrolünde alkollü çıkınca kaçmaya çalışan Halil Bulut, araca açılan ateş sonucu öldü. Resmi açıklamada, polislerin arabanın tekerleklerine ateş açtığı ancak, Bulut’un göğsünden vurulduğu bildirildi.
3 Ekim 2006 - Adana Ceyhan’da “dur” ihtarına uymayan Murat Kasap öldürüldü. Yakınları, Kasap’ın ehliyeti olmadığı için kaçtığını, yanındaki arkadaşının polislere, “Ben onu size getiririm, ateş etmeyin” demesine rağmen polislerin ateş açtığını öne sürdü.
12 Aralık 2006 - Adana’da bir arabadan hırsızlık yapmaya çalıştığı öne sürülen Uğur Çetin polise ateş açıp kaçmaya çalışırken, polis Y.K. tarafından sırtından vuruldu.
14 Mart 2007 - Bahçelievler’de hırsızlık yaptığı öne sürülen bir kişi öldürüldü. Resmi açıklamada, polisin “dur” ihtarında bulunduğu bu kişinin, kendisini bekleyen arabaya doğru koştuğu, bu sırada arabadakilerin polise ateş açtığı ileri sürüldü.
7 Nisan 2007 - Ankara’da polis memuru İ. A. çocuğunu görmek için gittiği kayınpederinin evinde eşini, 2 yaşındaki oğlunu, kayınvalidesi ve kayınpederini öldürüp intihar etti.
11 Mayıs 2007 - Fındıkzade’de sivil plakalı arabadaki bomba imha uzmanı ekip, “dur” ihtarına uymadığı öne sürülen arabaya ateş açtı, Aytekin Arnavutoğlu öldü. Polis B.E. tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
17 Haziran 2007 - Hırsızlık iddiasıyla gözaltına alınan 24 yaşındaki Mustafa Kükçe, üç karakol gezdirildikten sonra Ümraniye E Tipi Cezaevi’nde öldü.
10 Ağustos 2007 - Taksim Polis Merkezi’de dövülüp yola atılan Mehmet Nezir Çirik’in dalağı alındı.
20 Ağustos 2007 - Nijeryalı Festus Okey, Taksim Polis Merkezi’nde polis tarafından vurularak öldürüldü.
29 Temmuz 2007 - Avukat Muammer Öz, Moda’da kimlik soran polisle tartışınca dövüldü; burnu kırıldı.
18 Eylül 2007 - Polonyalı Dariusz Witek, Yabancılar Şubesi misafirhanesinde intihar etti. Kimse görmedi.
7 Ekim 2007 - 19 yaşındaki Ferhat Gerçek, Yenibosna’da Yürüyüş dergisi satarken çıkan arbede sonrası polis kurşunuyla vuruldu. Felç oldu.

İçişleri Bakanlığı’nın 2007 yılı başındaki araştırması, 5 yılda 122 polisin intihar ettiğini, 869 polis memurunun da psikolojik tedavi gördüğünü ortaya koydu. Çeşitli suçlara karışan 1294 emniyet mensubu meslekten ihraç edilirken, 328 polis istifa etti. Araştırmada, üniformanın verdiği ciddiyet nedeniyle psikolojik destek almaktan kaçındığı belirlenen polislerin, ayrıca sürekli olarak suç ve suçlularla uğraşmanın verdiği bunalımla depresyona sürüklendiği ifade edilmişken;  “Polisin orantısız güç kullanımı, yetkililerin dediği gibi ‘münferit’ değil, giderek yaygınlaşan bir uygulamadır...”
Ve “Hatırlarsınız 22 Temmuz seçimlerinden hemen önce Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu değiştirilmiş ve polise daha rahat silah kullanma yetkisi tanınmıştı. Polisi aşırı yetkilendiren bu kanuna CHP itiraz etmemiş, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de bir gün bile bekletmeden onaylamıştı,”  notunu düşerek, örneklemeye devam edelim!
Dikkat çeken kimi başka olaylar şöyle: Otomobiline aldığı bir kadına sarkıntılık yaptığı iddiasıyla gözaltına alınan Ahmet Arslan nezarethaneye konuldu. Arslan 24 saat boyunca güvenlik kamerasıyla izlenen nezarethanede iddiaya göre kendisini kazağıyla astı...
21 yaşındaki Gökhan Belgüzar’ın da Bakırköy Osmaniye Polis Karakolu’nda tutulduğu nezarette kendini astığı öne sürülmüştü. Belgüzar’ın kendini astığı anda aynı nezarethanedeki bir başka zanlının hiçbir şeyi görmediğinin, “uyuduğunun” açıklanması dikkat çekmişti...
Edremit’te gözaltına alınan Özgür Ünal’ın emniyetteki ölüm nedeni de intihar olarak duyuruldu...
İzmir’in Bornova ilçesinde Haşim Balık da nezarethanede ölü bulunmuş, ölüm gerekçesi açıklanırken “parkasının iç cebine sakladığı kemerle kendisini astığı” iddia edilmişti...
Aydın’da, Aydın E Tipi Cezaevi’nin çevresindeki evlerin aranması sırasında, polislere arama izni soran Resul Aydemir (29) adlı işçi, polisler tarafından dövüldükten kısa bir süre sonra ölmüştü...
Sapanca Güldibi Mahallesi’nde bir prefabrike evi gözetlediği iddiasıyla gözaltına alınan Ahmet Şahin’in de nezarethanede “eşofman lastiğiyle kendisini astığı” öne sürülmüştü...
Devam edelim: Çanakkale Emniyet Müdürlüğü’nde hırsızlık iddiasıyla gözaltında tutulan Hakkı Çangı adlı kişinin 4 Haziran’da nezarethanede kendini astığı belirtildi..
İzmir Alsancak Polis Karakolu’nda hırsızlık iddiasıyla gözaltında tutulan E.T. (26) adlı gencin 6 Haziran’da kendini astığı belirtildi...
14 Haziran’da İstanbul Sarıgazi’de polisler tarafından şüpheli olarak yakalanan, Dudullu ve Acarlar Karakolu’nda tutulan Mustafa Kükçe, 15 Haziran günü tutuklanarak konulduğu Ümraniye Cezaevi’nde yaşamını yitirdi. Kükçe’nin gözaltında işkenceye maruz kaldığının tıbbi raporla doğrulandığı ve yakınları tarafından morgda çekilen fotoğraflarla vücudundaki izlerin belgelendiği belirtildi...
Bu olayların çoğu örtbas edildi, geçiştirildi. Tıpkı Diyarbakır’ın Pirinçlik Jandarma Karakolu görevlileri tarafından 17 Aralık 2006 tarihinde gözaltına alındıktan sonra yaşamını yitiren Şemsettin Yavuzkaplan adlı çocuğun (16) ölümüyle ilgili açılan adli soruşturmanın takipsizlik kararıyla sonuçlanması...
İşsiz kalan sürücüler, Gaziantep Büyükşehir Belediye binasına girmek isteyince biber gazıyla durduruldu. Polisin sıktığı biber gazından babalarına destek olmak için onlarla gelen çocuklar da etkilendi...
İstanbul Emniyet Müdürlüğü, kelepçelenerek trafik polisinden dayak yiyen Posta Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Mehmet Coşkundeniz’i suçlu buldu... 
Vb, vd’leri örneğinde olduğu gibi...
Yani John Stuart Mill’in, “Bir düşünceyi susturmak, yaşayan kuşaklar kadar, gelecek kuşaklara karşı da düpedüz haydutluktur”; Epiharmus’un, “İnsan düşünce ile görür ve duyar”; Sokrates’in, “Size ne yapacağınızı söyleyebilirler ama ne düşüneceğinizi asla,” uyarılarının unutturulduğu koordinatlarda; burjuva “hak-hukuk” (ya da “guguk”) tam da böyleyken; egemen şiddetin cezasız kaldığı, cezasız kalacağı da artık bir burjuva “kaziyesi”dir...

I.2-) İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ

“Kendimi yargılamak için
benim kendi yasalarım
ve mahkemem var.”

Aslı sorulursa, bunların böyle olmasından çok, bunların sorgulanıp karşı çıkılmasının “suç” sayıldığı TCK 301’lerinin Türkiye’sinde “5N 1K”yla konuşmak, yasaklıdır.
Örnek mi? Yeni Türk Ceza Kanununda yer alan Madde 125: Hakaret... Madde 126: Mağdurun Belirlenmesi... Madde 132: Haberleşmenin Gizliliğini İhlal... Madde 214: Suç İşlemeye Tahrik... Madde 215: Suçu ve Suçluyu Övme... Madde 216: Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik ve Aşağılama... Madde 217: Kanunlara Uymamaya Tahrik... Madde 218: Ortak Hüküm... Madde 219: Görev Sırasında Din Hizmetlerini Kötüye Kullanma... Madde 220: Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma... Madde 222: Şapka ve Türk Harfleri... Madde 225: Hayasızca Hareketler... Madde 226: Müstehcenlik... Madde 237: Fiyatları Etkileme... Madde 239: Ticari Sır... Bankacılık Sırrı veya Müşteri Sırrı Niteliğindeki Bilgi veya Belgelerin Açıklanması... Madde 260: Kamu Görevinin Terki veya Yapılmaması... Madde 277: Yargı Görevi Yapanı Etkileme... Madde 285: Gizliliğin İhlâli... Madde 286: Ses veya Görüntülerin Kayda Alınması... Madde 288: Adil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs... Madde 298: Hak Kullanımını ve Beslenmeyi Engelleme... Madde 300: Devletin Egemenlik Alametlerini Aşağılama... Madde 301: Türklüğü... Cumhuriyeti... Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılama... Madde 304: Devlete Karşı Savaşa Tahrik... Madde 305: Temel Milli Yararlara Karşı Hareket... Madde 306: Yabancı Devlet Aleyhine Asker Toplama... Madde 313: Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine Karşı Silahlı İsyan... Madde 318: Halkı Askerlikten Soğutma... Madde 319: Askerleri İtaatsizliğe Teşvik... Madde 323: Savaşta Yalan Haber Yayma... Madde 327: Devletin Güvenliğine İlişkin Bilgileri Temin Etme... Madde 329: Devletin Güvenliğine ve Siyasal Yararlarına İlişkin Bilgileri Açıklama... Madde 330: Gizli Kalması Gereken Bilgileri Açıklama... Madde 334: Yasaklanan Bilgileri Temin... Madde 336: Yasaklanan Bilgileri Açıklama... Madde 337: Yasaklanan Bilgileri Siyasal veya Askeri Casusluk Maksadıyla Açıklama... Madde 339: Devlet Güvenliği ile İlgili Belgeleri Elinde Bulundurma... Madde 341: Yabancı Devlet Bayrağına Karşı Hakaret” suçları ile ilgili hükümler ifade özgürlüğünü kısıtlar ve engeller...
Örnek mi? Emin Bal, 4 Ekim’de muhabir olarak izlediği bir PKK’lının cenaze töreni sonrası çağrıldığı savcılıkta “Neden bize bu tür konuları söylemiyorsun” sorusuna, “Gazeteciyim, yapamam” dediği andan beri “sanık” sıfatını taşıyor. Suçu, cenazede atılan PKK ve Abdullah Öcalan yanlısı sloganları ihbar etmemek... Hakkında, bu suçu düzenleyen TCK 278. maddesi gereğince bir yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı...
Örnek mi? Örnekten çok ne var!
Bunların ışığında Max Horkheimer’ın şu sözünü hatırlatmak istiyorum: “Sözde kendisinden kaynaklandığı şeyler için bile olsa, düşüncenin sigaya çekildiği yerde barbarlığın başladığı sınır yer alır.”
Ya da Immanuel Kant’ın sözüyle, düşünce özgürlüğünün “tüm özgürlüklerin kalkanı” olduğunun altını ısrarla anımsatmalıyım.
Veya Pascal’ın, düşüncenin insan için değerini gösteren şu şiirsel sözlerini: “Yeryüzünde en kırılgan şey olan bir kamıştır insan yalnızca. Ama düşünen bir kamış... Onu yok etmek için tüm evrenin kendi kendini donatması gerekmez. Hafif bir rüzgâr, bir su damlası onu öldürmeye yeter. Fakat evren onu yok edecek olsa bile, insan kendisini tahrip eden şeyden daha asildir. Çünkü o, öleceğini bilmektedir. Tüm evrenin onun üzerindeki üstün gücünün ayırdındadır. Ama evrenin bundan hiç haberi yoktur. İşte tüm onurumuz düşünmekte yatmaktadır...”
Nihayet Washington DC Amerikan Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde hukuk profesörü olan Herman Schwartz’ın ifadesiyle, “Bizi insan yapan şeylerin temel bir parçası olan hakikati aramak, tabularca sınırlandırılmamalıdır. Kutsal sayılan kişileri eleştirmek onlara zarar vermez... Demokrasi daima bir deney olduğu için riskli ve zordur, birilerini her zaman rahatsız eder. Fakat, insan onuru ve eşitliğe vurgusuyla demokrasi tek yaşam biçimidir ve ifade özgürlüğü de onun ayrılmaz bir parçasıdır; ifade özgürlüğünün olmadığı bir hayat bir anlamda fakirleşmiştir...”
İçinde debelendiğimiz totalitarizmin, böylesi bir fakirliği yarattığından ya da ifade özgürlüğünden çok; ifade özgürlüğü cezalarının konuşulduğundan kimin şüphesi olabilir?
“İyi de ya hukuk, yargı, vs. mi?”

II-) HUKUK, YARGI, VS. Mİ?

“Hukuk hepimizin karşısında eşittir;
ama biz hukuk karşısında eşit değiliz.”

Bilindiği üzere resmi tarihte Mezopotamya’daki “Hamurabi Yasası” ya da Romalıların ünlü “12 Levha Yasaları”, hukukun “tedvini”nin (yasalaştırılması) tarihte bilinen ilk ünlü ve önemli örnekleri olarak anılırsa da; bu hukukun bir sınıfın iktidarını pekiştirme aracı olduğundan söz edilmez...
Oysa sınıflı toplumlarda devlet; egemen sınıfın diğer sınıf ve toplumsal katmanlar üzerindeki baskı aracıdır; tıpkı hukuk(suzluğ)u gibi...
Devlet, egemenliğini düzenlediği yasalar, güvenlik güçleri, adli ve idari örgütlenmesi eliyle kullanır.
Yasalar hukuka uygun olduğu, herkese eşit olarak uygulandığı, idari kurumlar, güvenlik güçleri ve yargı kurumları uygulamalarında herkese eşit davrandığı ve hukuka uygun tutum aldığı ölçüde demokrasinin varlığından söz edilebilir. Bu durumda bile demokrasi iktidarı elinde bulunduran sınıfın adıyla anılır.
Bu gerçeği hasır altı etmeden devam edersek, şu tür maruzatların gerçek yaşamla ilişkisi olmadığını görürüz...
Örneğin, “Hukuk, fikir ve ifade özgürlüğü ile toplumu sarsan, geleneklere, yerleşmiş inançlara, yaygın kanaatlere ters düşen, aykırı olan fikirlerin de korunması gerektiği görüşündedir,”  türünden teorik yanılsamaların burjuva iktidarında pratiği mümkün değildir...
Çünkü “hukuk(suzluğ)u” tarafsız ol(a)mayan kapitalist yargı bağımsız değildir; olamaz da! Kaldı ki şu tür bir hamasetin de konuyla ilintisi yoktur: “Yargı bağımsızlığı ile ilişkilendirilen kamusallıkların tümü korunmaya muhtaç haklardan oluşur. Hukuk güvenliği olarak adlandırılan temel güvencenin içi insani değerlerle oluşturulurken bu değerler kaderine terk edilmez. Bir koruma alanı oluşturulur ve bu alanın bekçiliği adına kurumsal mekanizmalar oluşturulur. (...)
Bir hukuk devletinde yasamanın başlıca işlevi, sınırlı iktidar kullanımı yaratarak temsil ettiği bütün yurttaşların haklarını korumaktır. Yasamanın bir diğer işlevi bütün haksızlıklara karşı devlet örgütünü yasallık yoluyla harekete geçirmektir. Bir başka işlevi ise bütün toplumsal güç ve iktidar odaklarının kamu yararı ile uyumlu hâle getirilmesidir. Yasa koyma yetkisinin halkın temsilcileri tarafından kullanılmasının kısa anlamı budur. Parlamentolar bu yapısal süreçleri gerçek kılarak tarih sahnesine çıktılar. Kutsal ya da zorba emre karşı verilen insani çıkar savaşımının sonucu olarak insan haklarının ortaya çıkışında parlamentolar kilit özellik kazandı.”
“Göz kamaştıran betimlemeler”le insan hak(sızlık)ları ve hukukun üstünlüğünden söz ederek, “Yargıç özgürlüklerin güvencesidir,” falan demek; “parlamentoların gücünden söz etmek”; ya da vd.’leri...
Bu sözler, demokrasinin özünde bir devlet biçimi olarak iktidara denk düştüğünü “es” geçen yanılgılardır!
İnsan hak(sızlık)ları ve hukukun üstünlüğüne dair “parlak nutuklar” atılabilir; atılıyor da! Ancak “so what/ yani”?!
Evet Herakleitos’un, “Adaletsizliği bir yangından daha çabuk önlemeliyiz”; W. Watson’un, “Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun”; Amyot’un, “Adaletin hâkim olduğu yerde silahın yeri yoktur”; Walter Savage Landor’un, “Geç kalan adalet adaletsizliktir”; Anatole France’ın, “Adalet ancak hakikatten, saadet ancak adaletten doğabilir”; Kur’an’ın, “Allah, hak ve adaletle idare edenleri sever” türünden “dictum”lara yabancı değiliz; ama...
Unutulmasın: Bir toplumsal düzene yaslanmamış ve dolayısıyla da o toplumsal düzenle sorgulanmaktan kaçınamayan hukuk ve yargı yoktur ve de olmayacaktır.
O hâlde hukuk ve yargının “değeri” toplumsal düzenin sorgulanmasıyla anlam kazanır...
Bu bağlamda Jacques Vergés, ‘Savunma Saldırıyor’ başlıklı yapıtının girişinde şöyle der: “Suçsuz bir toplum, gülsüz bir gül fidanı gibidir: Tasavvuru imkânsız. Çelişki varoluşunun tam koşuludur, suç da hayatın kendisine, değişmesi için çaktığı bir sinyal. Uruffe papazınınki gibi tek bir cinayet, kilise mensuplarının o zor bekâret sorununu, konsillerden önce ivedilikle ortaya attı, tıpkı Liége’deki ötenazi davasının tıp ilkelerinin, eşzamanlı bilim ve ticaret gelişimine ayak uydurmasını önerdiği gibi...”
Yine Jacques Vergés’nin ifadesiyle “Adalet, ister ilah gibi süslensin, ister paçavralara bürünsün, yönetici sınıfların emrindeki şu işlevini değiştirmez: Yasanın çiğnenişiyle ortaya çıkan toplumsal çelişkileri bu sınıfların lehine çözmek...”
O hâlde bir sınıfın egemenliğini pekiştiren hukuk ve yargı açısından, “Adalet bir arzu nesnesidir. Temelinde bir buyruk, bir zorunluluk değil; bir istek vardır,”  demenin de; Alain Badiou gibi, “Adalet, eşitlikçi siyasi düsturun felsefi adıdır... Adalet, devletin ya da toplumsal düzenin olmak şöyle dursun, kopuş ve düzensizlik hâlinde işlerlikte olan ilkeleri adlandıran şeydir,”  diye tanımlamanın pratik bir karşılığı yoktur...
Nihayetinde suçu toplum(sal yapı) hazırlar, birey de işler...

II.1-) MARİFETLERİYLE YARGI: DÖRT ÖRNEK!

“ağzın yemekle doluyken nasıl
şarkı söyleyebilirsin?
elin altınla doluyken nasıl
dua için açabilirsin?”

Marifetleriyle yargıdan söz ederken Yasemin Çongar imzalı, “ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 6 Mart 2007 tarihinde yayımlanan yıllık insan hakları raporunda, ‘Türkiye’de yürütme, zaman zaman yargı bağımsızlığını baltalamaktadır. Hâkimlerle savcılar arasındaki fazlasıyla yakın ilişki adil yargılanma hakkını engellemeyi sürdürmektedir’ denildi,”  habere gönderme yapacak değilim; öncelikle bu topraklardaki hukuksuzluğun bir yanında “made in USA” damgalı olduğundan; sarhoşun şahidinin meyhaneci olamayacağından şüphe duymadığım gibi; ben belkemiksiz neo-liberal bir “sivil toplumcu”, ikinci cumhuriyetçi olmadığım için, Soros’ların “demokrasi ihracı”na da karşıyım hâlâ...
Tıpkı marifetleriyle burjuva Türk yargısına da karşı olduğum gibi...
Nasıl olmam?
Bu topraklarda yaşanan bir Susurluk’un, Şemdinli’nin “hukuk(suzluk)”la nasıl da buharlaştı(rıldı)ğını bilmeyen var mı?
Bizdeki malum “hukuk(suzluk)” en büyük pislikleri bile maharetle anında aklar!
İşte “yorumsuz” dört örnek; gazetelerden aktarmakla yetiniyorum!

II.1.1-) MARİFET I...

“Deforme olmuş insan
hep kendini yakışıklı
gösteren aynalar bulur.”

Birincisi; Napolyon’un, “Yurdu kurtaran adam, hiçbir yasayı ihlâl etmiş sayılmaz!” sözünü veya “raison d’état/ hikmet-i hükümet”i kanıtlıyor...
Sözü Baskın Oran’a bırakıyorum:
“E. Korgeneral Altay Tokat, hakkında açılan son davada da aklandı. Bu olağanüstü olay tarihe kalsın diye bir özetlemek istiyorum. Başka bir şey de yapmayacağım. Gerekmiyor.
Olayın ‘bomba’sını 27.07.07 tarihli Yeni Aktüel’de gazeteci Semin Gümüşel patlattı: ‘Ben de bomba attırdım’. Altay Paşa mülakatta şunları söylemişti:
‘Şemdinli olayındaki bomba ‘Arkadaş, dikkat et, onu yapma’ demek için, ikaz için de atılmış olabilir. Ama istihbaratçılar bunu beceriksizce yaptılar. Olayı dışarıdan kontrol etmek yerine hata yaptılar. Suikasta götürdüler. Benim zamanımda ben de bomba attırdım’
Muhabir: ‘Nereye?’
‘Bir, iki kritik noktaya’
‘Siviller de var mıydı orada?’
‘Boş yerlerdi. Batıdan gelen memurlar, hâkimler işin ciddiyetini anlamıyor. Şunlar hizaya gelsin diye evlerine yakın iki yere attırdım. Ondan sonra anladılar ki çok dikkatli olmalılar. Bir musibet bin nasihatten iyidir. Öylece onları eğittim ben. Bunu hemen aman ‘Bomba atmak yasaktır’ diye yorumlayamazsın.’
‘Ama o bombalamada birileri zarar görebilirdi?’
‘Yok, hayır. Onun hesabını ben yapıyorum. Mesela bazen Hakkari’nin yanında havan ateşi yaptırırdım.’
Haber patlayınca, Altay Paşa sözlerinin ardında durdu: ‘Bunda ne var! Bunların hepsi eğitim amaçlı, harekât planlarının bir parçası. Alnım ak. Zamanaşımı var. 15 yıllık süre. Soruşturma olmaz’. (A. Keskin, Radikal, 28.07.06)
Fakat sanki bir baraj yıkılmışçasına birtakım haberler sökün etmeye başlamıştı. Paşa’nın MHP MYK üyesi olduğu öğrenilmiş, partiden yapılan açıklamada ‘Bizi bağlamaz. İhracını engellemek için sürekli mazeret dilekçesi yolluyor’ denmişti. Diğer yandan, Paşa’nın başka olaylardan sanıklıkları ortaya çıkmıştı:
1) 13 Ağustos 1989: ‘Devlet İstanbul’da uyguladığı kanunu burada vatandaşa aynen uyguluyor. Benim sistemimde olsa kısa sürede bunları yok edebiliriz. Benim sistemimde değil insan, ot bitmez. Güneydeki komşumuz, 50 yıl kendilerine karşı savaşan insanları, bir harekâtla hepsini yok etti. Biz istesek aynı şekilde yok edebiliriz.’ (Milliyet, 13.08.89, E. Mavioğlu, ‘Bombacı’, Saddam’a özenmiş, Radikal 03.08.06).
2) Rüşvet ve yolsuzluk davası: Bu haber Sabah gazetesinin 17.06.04 tarihli sayısındaydı. ZRG firmasının, Gebze’deki muazzam gazyağı kaçakçılığıyla ilgili olarak iki müsteşar yardımcısı ve bir genel müdürle birlikte Altay Paşa’ya da 42.000 Avro havale ettiğine ilişkin dekonta ve kendisine hediye edilen 06 AJ 0102 plakalı Passat otomobile el konulmuştu.
3) Kaçakçılık ve nüfuz ticareti: Aynı sanıkların Antalya-Alanya demiryolu projesi ihalesi, uzman erbaş sınavı, sigara ve çanta kaçakçılığı, yolsuz arazi alımı, dava takibi gibi çeşitli konularda protokol yaparak anlaşmış bulundukları saptandı (Milliyet, 28.07.06).
Bunlara karşılık, Altay Paşa’nın 1997’de K. Irak’a yapılan Çekiç Harekâtı’nı yönettiği duyuldu (Radikal, 28.07.06). Yeni Çağ gazetesinde Altemur Kılıç ise şöyle yakınıyordu: ‘Kol kırılır, yen içinde. Bunları açıklamanın yeri ve zamanı mı idi aziz Paşam? Bu konuda ‘zaman aşımı’ olur mu?’ (30.07.06).
Sivil yargıdan bir ses yoktu...
Nihayet Ağustos 2006’da, 3 ayrı suç duyurusu üzerine (Diyarbakır Barosu; İHD ve Mazlumder; Yurtsever Cephe Hukukçular İnisiyatifi) cumhuriyet savcılıkları da ‘görevi kötüye kullanma’ ve ‘genel güvenliği kasten tehlikeye sokma’dan soruşturma başlattı...
Sonunda, 15 Kasım 2007 tarihli basındaki, ‘birkaç bomba’ olayından beraat etme haberi çıktı. Milliyet’e göre İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi Savcılığı sanığın bombalama eylemleri yaptırdığına yönelik kanıt bulunmadığını ve ifadesinde yanlış anlaşıldığını söylediğini belirterek, beraatını istedi. Mahkeme de Tokat’ın beraatına hükmetti.
Altay Paşa’nın Gebze’deki gazyağı kaçakçılığıyla ilgili olarak aldığı iddia edilen 42.000 Avro’nun dekontlarının, hediye edildiği söylenen Passat otomobilin ve diğer kaçakçılık-nüfuz ticareti olaylarının yargıdaki devamıyla ilgili bir habere rastlayamadım. Takipsizlik mi verildi, dava açıldı da sessizce beraat mı verildi, bilmiyorum...”

II.1.2-) MARİFET II...


“Işığın çok olduğu
yerde gölge koyudur.”

İkincisi de, “Yasalar ölmedi, sadece uyuyakaldılar,” diyen W. Shakespeare’ı doğruluyor...
Sözü Radikal gazetesinin haberine bırakıyorum:
“Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nde 24 Eylül 1996 günü ‘itirafçılar koğuşu’ndan getirilen bir grup, PKK’lı tutuklulara saldırdı. Olayın ardından özel timlerin yürüttüğü operasyonda PKK’lı tutuklulardan Nihat Çakmak, Rıdvan Bulut, Edip Dönekçi, Erkan Perişan, Hakkı Tekin, Ahmet Çelik, Mehmet Sabri Gümüş, Cemal Çam, Mehmet Batuye, Kadir Demir öldürüldü, 24 kişi de yaralandı. Olaylar nedeniyle 35’i asker, 29’u polis ve sekizi gardiyan olmak üzere toplam 72 kişi Diyarbakır 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaya başladı.
10 yıl süren davanın 27 Şubat 2006’da görülen duruşmasında üç sanık için beraat kararı verildi, yedisi de zamanaşımı nedeniyle dosyadan düşürüldü. Mahkeme heyeti, 62 sanığı ise ‘Kastın aşılması suretiyle birden fazla kişiyi öldürmek, görevi kötüye kullanmak’ suçlarından beşer yıl hapis cezasına çarptırdı, üçer yıl kamu hizmetinden menlerine karar verdi.
Sanıklar, suçun 23 Nisan 1999 öncesinde gerçekleşmesi nedeniyle, 4616 sayılı ‘Şartla Salıverme ve Cezaların Ertelenmesi Kanunu’ndan yararlandı. Müşteki avukatları, davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıdı. Dava dosyası Yargıtay’a gönderildi.
Sanıkların ‘kasten adam öldürmek’ suçundan 24’er yıl hapisle cezalandırılmaları gerektiğini savunarak verilen karara muhalif kalan mahkeme hâkimi Sadık Gözükara ise, bir süre sonra Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararıyla meslekten ihraç edildi...”

II.1.3-) MARİFET III...


“Suçlar insanın yüzünde
görünseydi aynalar satılmazdı.”

Üçüncüsü de, yine “Düzeni korumak sanatı, sık sık ceza vermemek için ağır ceza vermektir,” diyen Napoleon’u “doğruluyor”!
Sözü Cem Bakırcı’nın haberine bırakıyorum:
“Trabzon’da, F tipine karşı bildiri dağıtan TAYAD’lılara linç girişiminde bulunduğu öne sürülen 11 kişi beraat etti. Bir TAYAD’lı ‘polise hakaret’ten mahkûm oldu...
Trabzon’da 6 Nisan 2005’te ‘Tecridi kaldırın, ölümleri durdurun’ başlıklı bildiri dağıtan beş TAYAD üyesi ve TAYAD’lılara linç girişiminde bulunduğu öne sürülen 11 kişinin yargılandığı dava sonuçlandı. TAYAD’lı Çetin Güven’in ‘güvenlik güçlerine hakaret’ten sekiz ay hapse mahkûm olduğu davanın diğer sanıkları beraat etti.
TAYAD adına Trabzon’da yazılı bildiri dağıtan Zeynep Erduğrul, Çetin Güven, Nurgül Acar, Emrah Bakır ve İhsan Özdil, Türk bayrağını yaktıkları söylentisi üzerine 2 bin kişi tarafından linç edilmek istenmişti.
Güçlükle kurtarılan beş TAYAD’lı ve linç girişiminde bulunduğu öne sürülen 11 kişi hakkında Trabzon Birinci Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açılmış, birlikte görülen dava üç duruşma ardından Adalet Bakanlığı’nın talebi üzerine güvenlik gerekçesiyle Erzurum’a nakledilmişti.
Trabzon’da oturan ve Erzurum’da yargılananlar, Kop Geçidi’ndeki kar engeli nedeniyle dünkü karar duruşmasına gelemedi. ‘Görevli memura hakaret, mukavemet’, ‘müessir fiil’ ve ‘izinsiz gösteri yürüyüşü yapmak’ suçlarından iki ila dört buçuk yıl arasında hapsi istenen TAYAD’lılardan Zeynep Erduğrul, Nurgül Acar, Emrah Bakır ve İhsan Özdil beraat ederken, Çetin Güven, görevli polisler Mustafa Baş ve Hakan Işık’a ‘Faşist polisler. Cezaevindeki devrimcileri öldürdüler’ diye hakaret ettiği gerekçesiyle sekiz ay hapis ve 900 YTL para cezasına mahkûm edildi. Mahkeme, cezanın ertelenmesini uygun görmedi.
Trabzon’da 6 ve 10 Nisan’da yaşanan linç girişimine katılan ve haklarında ‘basit müessir fiilde bulunmak, güvenlik güçlerine karşı zor ve şiddet kullanarak direnmek’ iddiasıyla üç yıldan beş yıla kadar hapsi istenen 11 kişi de beraat etti...”

II.1.4-) MARİFET IV...

“Yasalar fakiri ezer ve
zenginler ise yasaları yönetir.”
Hukuk(suzluk) mu dediniz?
Hadi canım sende!
Mesela... TKEP/L davasında 9.5 yıldır tutuklu yargılanan Remzi Aydın, adil ve makul sürede yargılanma hakkının ihlâl edildiğini belirterek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne açtığı davayı kazanmasına karşın tahliye edilmiyor...
Mesela... Bilgiler tanıdık ve çarpıcı özellikleriyle Susurluk’u, Şemdinli’yi, Hrant Dink katliamını anımsatan Malatya örneği...
“Malatya cinayetinde ortaya çıkan bilgiler bir kez daha gösterdi ki, ülkenin önünde çok ciddi bir devlet sorunu bulunuyor. Devlet içinde hesap sorulamayan, üzerine gidilemeyen güçler etkinliklerini sürdürüyorlar... Malatya cinayetindeki manzara da diğerlerinden değişik değil. Korkutucu, üzücü ve isyan ettirici bir tabloyla yüz yüzeyiz...”
Mesela... Baskın Oran’ın naklettikleri...
“Çorum’da işkence görüp rapor alan M.S.’nin davasında altı jandarmaya ‘İşkence yapılması hayatın olağan akışıyla bağdaşmaz’ gerekçesiyle beraat verildi. (G. Tahincioğlu, Milliyet, 23.09.07)
İnşaatındaki bayrağı indirmek isteyen müteahhit M.B. 1 yıl hapse çarptırıldı, sonra ceza 18.250 YTL’ye çevrildi. (Radikal, 26.10.07)
İzmir 11. Ağır Ceza Mahkemesi eşini öldüren kocaya önce ağırlaştırılmış müebbet verdi, sonra da kadın ‘eskiden türbanlı olduğu hâlde kot pantolon giyip bir erkeğe cilveli şekilde saat sorduğu ve kocasına hakaret ettiği’ için tahrik indirimi, ‘pişman oldum’ dediği için de pişmanlık indirimi uygulayarak cezayı 20 yıla indirdi. Sanık karardan sonra ‘Allah razı olsun’ dedi. (Radikal, 08.11.2007)
İzmir’de birini bıçaklayarak öldüren katile, maktul ‘Cüneyt Arkın mısın sen’ demiş olduğu için 4.5 yıllık tahrik indirimi uygulandı (Radikal, 12.11.2007)
9 Kasım 2005’teki Şemdinli olayında bombadan zarar görenlerin avukatları hakkında savcıyı eleştirmekten soruşturma izni çıktı (Radikal, 14.11.07). Olayın bundan önceki ilginç aşamaları şöyleydi: Olayın ertesi günü KKK Org. Büyükanıt sanık Ali Kaya için ‘Tanırım, iyi çocuktur’ demişti. Bu sözden hemen ve olaydan da 13 gün sonra sanık astsubaylara takdirname verilmişti. ‘Hırsız evdeyse kilit işe yaramaz’ diyen Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun görevden alınmıştı (Akşam, 23.03.06). Şemdinli iddianamesini hazırlayan Savcı Ferhat Sarıkaya avukatlık da yapamayacak şekilde meslekten atılmıştı (T. Korkut, Bianet, 21.04.06). Yine Büyükanıt, açılan dava için ‘Hukuk cinayeti’ diye demeç vermişti (Bianet, 13.04.2007). Hakkari valisi Tokat’a, Şemdinli kaymakamı da Ovacık’a atanmıştı. Dava askerî yargıya yollanmıştı (Bianet, 18.05.07). İki astsubayı mahkûm eden mahkeme heyeti HSYK tarafından dağıtılarak başkanı düz yargıçlığa indirilmişti. (Bianet, 29.06.07)
Görevi sırasında yargıç ve savcı evlerine ‘hizaya getirmek’ için bomba attırdığını itiraf eden (S. Gümüşel, Yeni Aktüel, 27.07-02.08.2006) ve ‘Bunda ne var?’ diyerek eyleminin arkasında duran (Radikal, 28.07.06) E. Korgeneral Altay Tokat, askerî savcının takipsizlik kararı vermesinden (Radikal, 31.10.06) sonra sivil mahkemede de ‘suçun unsurlarının oluşmadığı’ gerekçesiyle beraat etti. (C. Tursun, Birgün, 15.11.07)
DTP’yi kapatmak için dava açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ‘Bir siyasi partinin kapatılmasını gerektiren eylemlerin, ceza hukuku kapsamında mutlaka suç olarak düzenlenmesi gerekmemektedir’ dedi. (A. Keskin, Radikal, 18.11.07)
Malatya’da üç Hıristiyan’ın 18.04.07’de beş genç tarafından işkenceyle öldürülmesi davasında 32 klasörden sadece 8’i cinayetle, 24’ü ise misyonerlik faaliyetleriyle ilgili. (E. Önderoğlu, Bianet, 20.11.07)
İHD İstanbul Şubesi eski başkanı Eren Keskin, ‘Kürdistan’ kelimesini telaffuz ettiği için 10 ay hapse çarptırıldı. (İ. Saymaz, Radikal, 23.11.07)
Kaçırılan 8 askeri yurda getirmek için K. Irak’a giden DTP’lilere ‘Terör örgütüne üye olmak ve propagandasını yapmak’tan fezleke düzenlendi ve üç milletvekilinin dokunulmazlıklarının kaldırılması istendi. (Milliyet, 23.11.07)
Alaattin Çakıcı’yı 1995’te karısı Uğur Kılıç’ı öldürtmekten mahkûm eden Yargıtay 1. Ceza Dairesi, Kılıç ‘Onunla evleneceğime A. Öcalan’la evlenseydim’ dediği için Çakıcı’ya ‘tahrik indirimi’ uyguladı. (Milliyet, 25.11.07)
TSK’nın güneydoğuda kimyasal silah kullandığını iddia eden beş kişi ‘Cumhuriyeti ve devletin askerî kuvvetlerini alenen aşağılamak’ nedeniyle 301’den yargılanıyor. (E. Önderoğlu, Bianet, 27.11.07)
Cinsel birleşme teklifini kabul etmeyip kendisini yataktan iten karısını tabancayla öldüren kocaya mahkeme tahrik indirimi uyguladı, Yargıtay 1. Ceza Dairesi de kararı onayladı. (Radikal, 26.11.07)...”
Ya da mesela şunları diye(bile)n bir “yargı”...
“... ‘Ülke söz konusu olduğunda, hukuk mukuk dinlemem!’
‘Ben devletçi hukukçuyum.’
‘Biz devletçi ekolden geliyoruz!’
‘Devlet olmazsa hukuk olmaz, biz de olmayız...’
‘Devlet olmazsa demokrasi olmaz... Cumhuriyet Savcısı olarak devleti ve rejimi korumam gerek. Ben rejimin savcısıyım. Buna karşı olan bir şeyde demokrasiyi göz ardı ederim...’
‘Devletim olmadıktan sonra bireysel özgürlüğüm işe yaramaz...’
Bu cümleleri kuranlar Türk hukuk sistemi içinde görev yapan hâkim ve savcılar. ‘Ne yaptıysak devlet için yaptık!’; ‘Devlet için kurşun atan da kurşun yiyen de başımızın tacıdır!’ dedikleri için eleştiri oklarının hedefine oturan ‘Susurluk düzeni’ siyasetçilerinden gıdım farklı değil...”
Tüm bunların ardından “mesela”sız bir soru: “Kendinizi emniyette hissediyor musunuz?
Bir vatandaş olarak, toplumsal bir varlık olarak hayatınızın, haklarınızın güvence altında olduğunu bilmenin huzuru içinde kendiniz ve yakınlarınız için kaygılanmadan geçirebildiğiniz bir gün oluyor mu?
Sonuç olarak, sokağa çıkarken, çocuklarımızı okula yollarken, hayatın her anında içimiz titreyerek, mahkeme kapılarına, polis coplarının altına düşmemek; yakınlarımızın, öfkesine gem vuramayan bir polisin tekmesi, kurşunuyla katledilmemesi için tanrılarımıza yalvarıyoruz. Yargının, yargıcın ‘Ülkem söz konusu olduğunda hukuk mukuk dinlemem’ diyebildiği bu tuhaf ülkede polisin de kendinde olmayan haklar vehmetmesini yadırgamanın ne kadar abes olduğu ortada.
İşkenceci polislere hâlâ dokunulamıyor. Yargı, gözü dönmüş devlet memurlarının yanında.
Hâli vakti yerinde olduğu belli, altında kocaman cipi olan bir genci durdurabilmek için kafasından vuran polisin bir parkta oturan yoksul kılıklı birini hiç düşünmeden bir tekmede öldürebileceğini iyi biliyoruz. Ama kime sığınacağız? Emniyet müdürleri henüz öldürülenlerin kanı yerdeyken memurunu korumak adına gerçekleri örtbas eden demeçler veriyor.
İşkence, polis, adli tıp ve yargı zincirinde cezasız kalıyor. Hukuk mukuk dinlemeyenler hukuku temsil ediyor. Bu millete hâlâ sığınacak bir saçakaltı yok...”

III-) YALAN(LAR)A ALDIRMAYIN! GERÇEĞİ DİNLEMEYİN!


“Haksızlığa sapıp bütün insanlar
seni izleyeceğine adaletle
hareket edip tek başına kal.”

Tablo, tam da böyleyken İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Anayasa Hukuku dersleri veren Doç. Dr. Serap Yazıcı, “Demokrasinin tüm kurum ve mekanizmalarını anayasa yoluyla inşa etmek mümkün. Çok iyi, seçilmiş, uzman kadrolara bunu yaptırabilirsiniz,”  diyor...
Denilene ağlayalım mı, gülelim mi? (Neyi tavsiye edersiniz; keşke bunu da belirtseydiniz!)
Tıpkı “Sistematik işkence yapılan cezaevi Türkiye’dedir denirse, bunu külliyen reddederim” vurgusuyla Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in, “Hangi cezaevinde kime, kim tarafından ve ne zaman işkence yapılmıştır? Geçmişte cezaevlerinde olumsuz uygulamalar olabilir ama Türkiye, o Türkiye değildir... Türkiye’nin kurumları hakkında, elde hiçbir delil olmadan uluorta konuşmak, bu parlamentoya saygısızlıktır. Devletimiz o kadar şefkatlidir ki kendisine kurşun sıkanlara dahi o cezaevlerinde insanca davranmaktadır,”  sözlerindeki üzere...
Yalanlara aldırmayın; gerçeklere, bu gerçeği yaşamak zorunda bırakılanlara kulak kesilin...
Bakın Gülten Akın’ın, “Çağın en karmaşık yerinde durduk/ biri bizi yazsın, kendimiz değilse/ kim yazacak/ sustukça köreldi/ kaba günü yonttuğumuz ince bıçak/ (...) utanılacak bir şeyim iş, öyle diyor Camus/ tek başına mutlu olmak/ sesler ve öteki sesler, nerede dünyanın sesleri/ Leke dokuya işledi/ susarak susarak,” dizelerindekilerden biri olan Tekirdağ 1 No’lu F Tipi’nden (B1-48) M. Ali Bozok ne diyor...
“F tiplerinin açıldığından bugüne, buraların zalimane uygulaması olan tecrit, tredmanın kaldırılması için 122 insan yaşamını yitirdi. Altıyüzden fazla insan sakat kaldı....
Geçtiğimiz günlerde TV’deki ‘Bam Teli’ programında gördüğüm F tiplerinin her tarafı ‘çiçek bahçesi’ gibiydi. Bizler -ben- ise yaklaşık 4 senedir çiçek falan görmedik. Tayfun Talipoğlu’nun hazırladığı program gerçekten kime hizmet ediyordu? Merak ettim sadece...”
Bir ek daha: “Adalet Bakanlığı’nın tecrit politikasını yumuşatan 22 Ocak 2007 tarihli 45/1 No’lu genelgesiyle bir süre ‘bahar havası’ yaşayan F tipi cezaevlerinde, baskı ve işkence şikâyetleri yeniden alevlendi. Tutuklu yakınlarının, avukatların anlatımları ile mahkûmların TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyelerine gönderdikleri mektuplar, cezaevi koşullarının ‘genelge’ öncesine döndüğüne dair ciddi iddialarla dolu. Buna göre, aramalar sırasında tutuklular dövülüyor, çöpler temiz eşyaların içine boşaltılıyor, mahkûmların pet şişelerde su biriktirmelerine izin verilmiyor...”
Yeter mi?!
Biliyorum “kimileri”, yani “onlar” yine “Yetmez” diyecekler...
Onların, “19 Aralık’(lar)ın Mimarları” olduğunu bilmiyor olamazsınız...

III.1-) “OPERASYON” DEDİKLERİ 19 ARALIK HAREKÂTI ZULMÜ


“Haklıların mahkûm edildiği bir ülkede,
bütün doğruların yeri cezaevidir.”

“Hayata Dönüş” adıyla gerçekleştirilen 19 Aralık Harekâtı’na ilişkin olarak dönemin Başbakanı Bülent Ecevit tarafından “Cezaevlerini teröristlerin eğitim kampı olmaktan çıkardık, örgüt baskısıyla ölüme itilen tutukluların hayatını kurtardık” sözleriyle övgüler düzülen “operasyon”un ardından, kömüre dönmüş tutukluların cesetleri vahşeti gözler önüne sermişti.
Harekât, 19 Aralık 2000’de 20 cezaevinde saat 04.30’da 8 jandarma komando taburu, 37 bölük olmak üzere 8 bin 335 asker, binlerce gardiyan ve çevik kuvvet polisi tarafından gerçekleştirildi. Duvarları yıkmak için iş makineleri da kullanıldı.
Bayrampaşa Hapishanesi’nde 6 kadın tutuklu kimyasal gazlar ve alev makineleriyle diri diri yakıldı.
Harekâtlardan hemen sonra F tipi cezaevlerine sevkler başladı. İnşaatı henüz bitmemiş olan F tipi cezaevlerine toplam 490 tutuklu ve hükümlü sevk edildi. Sevk edilen tutsaklar saatlerce çırılçıplak yatırıldıkları yerlerde dövüldü, işkence gördü.
Nakillerle birlikte özellikle F tipi cezaevlerini protesto amaçlı her türlü eylem, basın açıklaması, miting yasaklandı. Protestolarda gözaltına alınan onlarca kişi hakkında eski TCK’nın 169. maddesi uyarınca “yasadışı örgüte yardım ve yataklık etmek” suçlamasıyla dava açıldı. İnsan Hakları Derneği’nin birçok şubesi kapatıldı.
Katliamdan sonraki günlerde Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve İnsan Hakları Derneği raporları ile tutukluların işkenceye maruz kaldıkları defalarca kanıtlandı. Yaşanan 6 yıllık süreçte F tipi cezaevlerine karşı yapılan eylemlerde 122 kişi yaşamını yitirirken 600’ü aşkın kişi sakat kaldı. Onlarca tutuklu F tipi cezaevinde psikolojik rahatsızlıklar geçirdi.

19 ARALIK HAREKÂTINDA YAŞAMINI YİTİRENLER
1. Ahmet İbili - Ateşli silah yaralanması ve yüzeysel yanıklar - Ümraniye
2. Ali Ateş - Ateşli silah yaralanması - Bayrampaşa
3. Ali İhsan Özkan - Bursa
4. Alp Ata Akçayüz - Ateşli silah yaralanması -  Ümraniye
5. Aşur Korkmaz    Ateşli silah yaralanması    Bayrampaşa
6. Berrin Bıçkılar    Yanık ve ölüm orucu sonucu    Uşak
7. Cengiz Çalıkoparan    Ateşli silah yaralanması    Bayrampaşa
8. Ercan Polat    Karın alt kısmında ateşli silah yarası    Ümraniye
9. Fahri Sarı    Kurşunla ölüm    Çanakkale
10. Fırat Tavuk    Yanma sonucu ölüm    Bayrampaşa
11. Fidan Kalşen    Kurşun ve yanma sonucu ölüm    Çanakkale
12. Gülser Tuzcu    Yanma sonucu ölüm    Bayrampaşa
13. İlker Babacan    -    Çanakkale
14. İrfan Ortakçı    -    Çankırı
15. Murat Ördekçi    Ateşli silah yaralanması    Bayrampaşa
16. Murat Özdemir    -    Bursa
17. Mustafa Yılmaz    Ateşli silah yaralanması    Bayrampaşa
18. Nilüfer Alcan    Birinci derecede yanık, duman zehirlenmesi    Bayrampaşa
19. Özlem Ercan    Yanma sonucu ölüm    Bayrampaşa
20. Seyhan Doğan    Yanma sonucu ölüm    Bayrampaşa
21. Sultan Sarı    -    Çanakkale
22. Şefinur Tezgel    Yanma sonucu ölüm    Bayrampaşa
23. Ünsal Gedik     Kafasında ekimoz var. Karbonmonoksit zehirlenmesi    Ümraniye
24. Yasemin Cancı    -    Uşak
25. Yazgülü Güder Öztürk    Yanma sonucu ölüm    Bayrampaşa
26. Halil Önder    -    Ceyhan
27. Hasan Güngörmez    -    Sincan
28. Rıza Poyraz    Ateşli silah yaralanması, künt kafa travması    Ümraniye
 
“Operasyon” dedikleri 19 Aralık harekâtının vahşetini, bugün, “Suçlu birini kurtarma riskini göze almak, suçsuz birini mahkûm etmekten iyidir,” diyen Voltaire’i unutarak, savunan var mı hâlâ?
Soruşturulmasından bile korkulan bir vahşettir sözünü ettiğim...
Bilmiyor olamazsınız?
Cezaevlerinde tecride karşı başlatılan ölüm orucu eylemini sona erdirmek, tutuklu ve hükümlülerin F tipi cezaevlerine sevk etmek amacıyla eşzamanlı olarak gerçekleştirilen ve 32 kişinin öldüğü harekâtlara ilişkin altı yıl sonra soruşturma izni verildi. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, 19 Aralık harekâtları sırasında Bayrampaşa Cezaevi’nde 12 kişinin ölümüne ilişkin soruşturmaya izin vermeyen valiliğin kararını üçüncü kez bozdu...
Bir şey daha: “Hayata Dönüş” harekâtı sırasında Bayrampaşa Cezaevi’nde subay olarak görev yapan Zeki Bingöl’ün kaleme aldığı “Bayrampaşa Cezaevi Gerçeği” başlıklı kitap,  altı yılı aşkın süredir devam eden yargılamalara müdahaleleri de gözler önüne serdi.
Yüzbaşı Bingöl’ün yapıtı, harekât için günler öncesinden keşifler ve eğitimler yapıldığını anlatıyor.
Kitapta, Balmumcu’da general E.H’nin başkanlığında her hafta yapılan toplantılarda müdahalenin nasıl yapılacağının şekillendiği kaydediliyor. Harekâtın C Blok maltasından içeri girilerek saat 05.00’te başladığı belirtilerek “Koridor ele geçirilmeye başlamıştı. PKK tutuklularının koğuşunun önünde biri belirdi. Bağırma başladı. O esnada bağıran vuruldu. İlk silah patlamıştı. Sadece ayağından vurulmuştu,” diyor.
Olay yerine, harekât komutanı Jandarma Bölge Komutanı E.H’nin, EMASYA 66. tugay komutanının da gelerek başsavcı F.Ç. ile taktik komuta yerine geçtiklerini belirten Bingöl, devam ediyor:
“Sol örgüt tutukluları bu silah sesiyle beraber operasyonun olduğunu anladılar ve kapılardan çıkmaya yöneldiler. Artık her yerde silah sesleri duyuluyordu... Saatler geçiyordu... Tavandaki birlikler gaz atıyordu. EMASYA 66. tugay komutanı emir vermiş, bir cins yuvarlak lastik topa benzeyen gaz bombaları getirtmiş. Bunlar birliklere dağıtılıyordu. Gaz bombası bitince çatıdaki birlikler bunları kullanacaktı.”
“Bingöl’e göre, koğuşlara gaz bombasının yanı sıra ‘bir cins yuvarlak lastik topa benzeyen gaz bombaları’ atıldı, ilk kurşunu jandarma sıktı.”

IV-) “SONUÇ YERİNE”

“Dünkü hesap defterini incele,
göreceksin ki hâlâ
hayata ve insanlara borçlusun.”

“Haksızlık önünde eğilmeyiniz;
o zaman hakkınızla birlikte,
şerefinizi de kaybedersiniz.”

Diyeceklerimi Lovelace’ın, “En büyük cezaevi taş duvarların, demir parmaklıkların değil, insan kafasının içidir,” sözünün altını ısrarla çizip, bir virgül koyarak “sonluyorum”.
Kimse bu topraklarda yaşananları, “hak”, “hukuk” makyajıyla “allayıp, pullamasın”...
Henry Brooks Adams’ın, “Basın, para babaları düzeninin kiralık savunucusu olan ve onların çıkarları söz konusu olduğunda yalanlar kıvırmanın dışında bir kuruluş amacı olmayan kurumdur,” diye tanımladığı medyadan zindanlara yaşanan/ yaşatılan bir zulümdür; ya bu kapitalist zulmün yanında olunur ya da karşısında...
Sennur Sezer’in dizelerinde kıldan ince kılıçtan keskin netlikte:
“Ey karar gücü, ey eli kalemli bir dakika dur
Kapa göğe pencereni,
Sesini kapa sevdiklerinin.
Kapan kendi ayak sesine,
Bir gececik, bir gececik dene
Hücreyi savunmadan önce
Dene ıssızda bir ot olmayı,
Akmayı bir dere nasıl çölde akarsa, dene.
Sonra konuş,
Sesin kalmışsa,
Bakabiliyorsan aynada yüzüne...”

8 Aralık 2007 17:35:42, Ankara.


 
< Önceki