Yazdır E-posta

Makro-iktisada giriş:

Orta sınıf, kriz ve yeni değerler

 

 

Biz, bilmenin, bilim çağının insanları, neden bir türlü bilemiyoruz kendimizi? Biz bu kadar bilimselken, kendimizle ilgili fikrimiz neden hep inanç düzeyinde kalıyor?

 

 

Barış YILDIRIM

 

 

Uzun süredir kapitalizmin yeni bir krizle karşı karşıya olduğu haber ve yorumlarını okuyoruz. Sadece sosyalistlere ait gazete ve internet sitelerinde değil. Televizyon programları, burjuva olarak nitelendirilen medya organları da dahil, hemen herkes krizden, taşıdığı olasılıklardan, yıkımdan ve sosyalistler de taşıdığı olanaklardan bahsediyor.

 

Dış borçlar, dünyanın en önde gelen merkez bankalarının piyasalara akıttığı nakit para, faiz oranları, yükselen petrol, altın fiyatları, elimizi hangi numaraya atsak artış, kriz işareti, durgunluk işareti havada uçuşuyor.

 

Başta marksistler, işin yasasını bilenler, sözkonusu krizin nedenlerini, olası sonuçlarını aktarıyor, tartışıyor. Yaptıkları işin önemini vurgulamaya gerek yok; binlerce, yüzbinlerce insanın işsiz, aç kalması mevzu bahis ve bunun kapitalizm için bir yıkım yaratma ihtimali hiç de küçük değil. Ama başka bir pencereden bakmaya daha gerek var.

 

Kriz mi geliyor? Gitmiş miydi ki?

 

 

Örneğin Afrika’yı ele alalım. Afrika’da bit gibi ölüyor insanlar. Açlıktan, hastalıktan, susuzluktan. Filistin’de İsrail, 1948’den bu yana her gün düzinelerce insan öldürüyor neredeyse. Irak’ta öldürülenlerin sayısı bir milyonu aşalı çok oldu. Afganistan, benzer durumda. Darfur’da soykırım çığlıkları kulakları deldi, ama bir şey değişmedi. Tibet’teki isyan hiç bir şeyi değiştirmedi. Dünyanın büyüyen ekonomilerinden Çin ve Hindistan’daki açlık manzaraları tüyler ürpertici boyutta. Tüm bunlar ne anlama geliyor, şu anlama: Kapitalizmin vahşi yıkıcılığı, onun doğrudan yıkımını getirmiyor. Burada, ‘doğrudan’la kastımızın, ‘sosyalist devrimci’ güçlerin iradesine vurgu yapmak olmadığını vurgulayalım. Kastımız, bu vahşi tablonun, devrimci güçlere belirgin bir avantajı ‘doğrudan’ sağlamaması. Öyle ya, dünyanın en gelişmiş demokrasisi Britanya’da (bu ülkede yazılı bir anayasa yoktur mesela) Irak işgali, milyonların yürüyüşüne rağmen gerçekleşti ve fakat, bugün gerçek bir problem değil. Ya da Bush, tüm dünya nezdinde aşağılık bir katil olarak tescillendi, ama ABD için pek de önemli olmadı bu mesele, üstelik Irak’ta kitle imha silahları bulunmamasına rağmen. Peki bunların olmadığı yerde, krizler neden devrimci sonuçlar üretsin?

 

Soruna çok perspektifli yaklaşmak gerekiyor. Birincisi, biz anti-kapitalistlerin, sosyalistlerin, komünistlerin ekonomi severliği. İkincisi, ekonomiye bakış açımızın katıksız bir hümanizmle, bir insan özü fikriyle el ele gitmesi. İlk unsur, bizim krize bakış açımızı ve kapitalizmin nerede ürediğine, üretildiğine ilişkin bakışımızı sorgulamamızı da gerektiriyor. Bu nokta bizi zaten ikinci unsura, insan unsuruna bağlıyor. Özne sorununu, tarihin öznesi insan sorununu yeniden kurmamız-tartışmamız gerekliliğine. Bu mevzu ise yeniden ilkine bağlanıyor, orta sınıflar üzerinden kapitalizmin ekonomik yapısını yeniden sorgulamamız gerekliliğine.

 

Bilimsellik itikadı

 

 

Ekonomi severliğinden başlarsak, sorun şudur: Sosyalizm, kendisini Marks ve Engels ile birlikte ‘bilimsel’ mertebesine çıkardı. Bunun nedeni, daha önceki ütopiklerin arzu ve hayallerinin yerine, başta ekonomi olmak üzere, tarih ve toplum bilimlerinin yasalarına göre sosyalist bir toplumun konulacağı fikriydi. Biz, bilimsel olanın gücüne inananlar, bu yaklaşımı derinden benimsedik. Öyle ki, bilimsel olması, onun doğruluğunun ölçütüydü. Bu aynı zamanda, 100 derecede suyun kaynaması gibi bir şeydi. Bu bilimsel akıldan ‘ya proletersin, ya burjuva’ türü çıkarımlar yapmaktan da geri durmadık. İşin tuhafı, doğruydu bu çıkarımlar da, aynı bilimsel ilkelere göre, kolayca ispatlanabiliyordu. Ama biz bu bilimsel alanın verileriyle, istatistiklerle, işsiz sayısıyla, aç-susuz miktarıyla uğraşırken kriz kavramına ilişkin bir şeyi de tartışmamaya başlıyorduk. Örneğin, bu tip verilerin elimizde olmadığı kriz durumları nelerdir? Mesela yukarıda anlattığımız Irak, Afganistan, Filistin, Afrika savaşı tabloları, insana ilişkin zaten bir kriz durumunu neden işaret etmiyor? İnsani kriz, ekonomik krize göre neden daha az elverişli? Dünya ekonomisi, en zirvede olduğu zamanlarının tadını çıkarırken, yeryüzünde yoksul yok muydu? Hem de milyarlarca... Neden o halde o durum daha az önemliydi bugünkü krizden? Örneğin, bugün krizde olmayan ne var? Hem Türkiye’de, hem de dünyada. Örneğin edebiyat krizde mi? Şiir krizde mi? Demokrasi anlayışı krizde mi? Mesela Türk futbolu krizde mi? Türk ordusu krizde mi? On yıllardır aynı şeyleri söyleyen sosyalistler krizde mi? Türk muhalefeti krizde mi? İşçi sınıfı hareketi, devrimci hareketler krizde mi? Cumhuriyet krizde mi? sorular çoğaltılabilir. Genel bir kriz durumu, zaten yaşıyoruz. Refah açısından, sosyal devlet ilkeleri açısından ‘en iyiler liginde’ yer alan İskandinav ülkelerinde intihar oranlarının en yüksek derecede olması bir kriz değil midir?

 

Öyleyse ilk sorunumuz şu, neden ekonomik kriz, bizim gözümüzde, üstelik diğerleri sürekli ve ekonomik kriz devrevi bir karakter gösterirken, daha önemli bir yer ediniyor? Ben, bu soruya iki uçlu bir yanıt veriyorum: İlkin, bizim bilimsel sadakatimizden kaynaklanıyor. Çünkü sayıları, numaraları, istatistikleri seviyoruz; onlar bize daima bir şeyler gösteriyor, onlar olmadan biz de yokuz. İkincisi, olayları, dünyayı kavrayışımız ekonomik, ya da şöyle ifade edelim: ekonomist. Marksizmin, başlı başına ekonomist bir hareket olduğunu iddia etmek, en azından dar perspektiflilik olur. Rosa Lüksemburg’un devrime mal olan sloganı ‘vardık, varız, varolacağız’ sloganı bile bu tanımı yapmamıza engeldir. Bu slogan, doğrudan varoluşsal bir meseleye işaret eder, varoluşun da siyasal bir çarpışma olduğuna. Sonra devreye ekonomist marksizm girer, örneğin der ki bu siyasal çarpışma da işte altında ekonomik ilişkilerin yattığı... Bu açıklama, öğretinin ne kadar bilimsel olduğunu gösterme işidir. Örneğin Denizler Mahirler ya da Türkiye Devrimci Hareketi’nin onlarca militanı, elbette ki inançlarının bilimsel olduğuna inanarak, (inancın altını çizmek gerekiyor burada) çarpıştılar. Ama verdikleri savaşın bilimsel olup olmamasının, Türkiye halkları tarafından sahiplenilmelerinin ya da sahiplenilmemelerinin bilimsellikle, ya da onların çarpışmalarının şiddetiyle hiç bir alakası yoktu, sadece kendilerinin bilimsel olmaları gerektiğine inanıyor, inançlarının bilimsel olduğunu göstermek istiyorlardı. Öyleyse buradaki temel savımız şu; bilimsel olma arzusu, aydınlanmanın, modernitenin bir desturu olarak, en yüce iktidar formunu temsil ettiği için biz Marksistler tarafından da kolayca ve en derin şekilde içerilmiştir. Ve bu sorun, bizi her ekonomik kriz döneminde, krizin sürekli olduğuna ve kapitalizmin sürekli bir kriz yönetimi olduğu gerçeğine (sürekli gördüğümüz, yaşadığımız bu gerçeğe) biraz daha uzaklaştırmıştır. Kapitalizmin ekonomik ilişkilerle ürediğine inanmamızdan kaynaklanır bu, bilimselleştirmeye çalıştığımız şey bu inancımızdır. Artı-değer üretimi ve onun da içerildiği ekonominin yasaları üzerine kafa yorarız, ancak patron-işçi arasındaki iktidar ilişkisi, bizim için talidir. İşçi, üretime başlar ve artı-değer üretimi gerçekleşir, ama bu üretim gerçekleşmeden önce ortada bir burjuva ilişki vardır zaten. Bu ilişki, işçinin kendisini işçi yaparak, patronun iş yerinde çalışmaya başlamasıdır. Ama ya kapitalizm, artı-değer üretiminden önce bu ilişkinin gerekliliğinde, yani hayatı ekonomik kavrayışın kodlarında üretiyorsa. Bir işçinin, işçi olarak işe gitmesi ve işçi olmasından doğan haklarını genişletmek istemesi elbetteki olağan ve haklıdır. Ama bu süreç, aynı zamanda insanın işçi kategorisini, dolayısıyla patronu ve verili hayatı da onaylamasını gerektirmez mi? Burada sorun, ekonomik değil, varoluşsal bir sorundur, yani iktidar ilişkileriyle alakalıdır. Kapitalizm, kendisini üretim ilişkileri aracılığıyla derinleştirebilir, ama kapitalizmi üretecek şey, kesinlikle bu iktidar ilişkilerinde üremektedir.

 

 

Hümanizm de krizde

 

 

Bu sorun, işte özne, insan ve insanın varoluşu sorunudur. İnsan, iktidar ilişkileri içersinde ister ekonomik, ister siyasal bir kimlik kazanır, bir hal alır. Hiç bir sabit, tarih ötesi insan özü yoktur. İnsan her zaman, iktidar ilişkileriyle varolur. İktidar ilişkileri, iktidarın ekonomisi insanın ahlakını da belirler. Eğer insanı, kapitalizmin iktidar ilişkileriyle şekillenen bir yaşama bırakırsanız, kendisi bir burjuva olacaktır. İşçi de olsa, bir burjuva olacaktır. Burjuva olmaktan çıkması ise ancak, onun zihninden ve zihninin eyleminden, kapitalizmin üreyebileceği bir alan oluşmadığında mümkün olacaktır. Eğer insanı, veri olan, belirli koşullarda ne yapacağı da bilinen varlıklar olarak ele alacaksak, ki bilimsel aklımız bunu şart koşar, bu sabit özden tüm kıvranmalarımıza karşı kaçamayız. Oysa insan bir sonuç, bir köprüdür. Bugünün insanı mesela, bugün günlük dilimizde insan kelimesini kullandığımızda, karşılığı aslında orta sınıftır. İnsanın temel ihtiyaçlarını karşılamak dediğimizde, orta sınıf bir insanın ihtiyaçlarının karşılanmasını kast ederiz. Bunun nedeni elbetteki, mükemmel kapitalizmin ve bitmek bilmez zenginliğin üretiminin orta sınıfı kavramsal ve mali açıdan güçlendirmesi. Kapitalizm, bu orta sınıf kavramını ve yaşantısını, realitede yapamadığı durumda bile ideada güçlendirir, hayal olarak sıradan insanın önüne koyar, bunun için mekanizmalarını öyle yoğun bir şekilde kullanır ki, sıradan insan orta sınıf haline dönüşür. Bu gerçekte ise, özellikle de ‘ileri kapitalist’ olarak nitelendirmeye meraklı olduğumuz ülkeler için böyledir. Yoksullar yok mudur, kıyamet kadar, ama onların ümidi orta sınıf olmaktır, kapitalizm bu hayalden kar eder. İşte bizim ekonomizmimiz aynı zamanda, bu orta sınıf insanını ‘gerçek insan’ olarak algılamamız durumuna yol açıyor. Kapitalist kriz yaşandığında olan bu orta-sınıfa olacak, iştahımızı açan şey bu. Orta sınıf kaybolduğunda, hayali de kaybolacak ve yığınlar, büyük burjuvalardan nefret etmeye başlayacak. Hümanizmimizin var saydığı orta sınıf insanının, tepkisi bu. Hem orta sınıfı yok sayıyoruz ama hem de en alttakilerin birer orta sınıf üyesi olarak hareket ettiğini var sayıyoruz. Oysa iktidar ilişkisinin insanı, böyle davranmak zorunda değildir. Edebiyatın en güzel örnekleri de bu insanların hikayeleriyle doludur, örneğin Yeraltından Notlar, örneğin Gregor Samsa. İktidar ilişkilerinin insanı, en üsttekinden sadece nefret etmez, aynı zamanda ona imrenir de. Koşullarıyla barışmıştır o. Zaten hep açtır, zaten hiç bir zaman karnı doymaz ve zaten yaşaması mucizedir. En azından böyle değerlendirilmesi de olasıdır. Ama bizim ekonomik determinizmimiz bu insanı, iktidar ilişkilerinden yola çıkarak açıklamaz, bağrından piyasa gibi harika bir oyuncak çıkarabilmiş ekonominin soyut kurallarına göre açıklar. Bu oyun sabit bir özne var sayar, onun çıkarını tanımlar ve o çıkarların gerçekleşmesi için neler olması gerektiğini söyler. Ama sözkonusu olan işçi bile olsa, çıkarların gerçekleşmesini savunmak, çıkarlarını savunan bir insan türünü de onaylamak anlamına gelecektir.

 

 

Kriz fırsatçısı burjuvazi

 

 

Öyleyse, yaşanan kriz olgusuna başka bir gözle bakmayı denemeliyiz. Kapitalizm, kriz anının en büyük fırsatçısından başka bir şey değildir.  Kriz ürettikçe zenginleşir. Bugüne kadar ki kültürlerin ürettiği her kimliğin krize girmesi ile, kültürün bütün örneklerinin kapitalistlerin elinde birer metaya dönüşmüş olması tesadüf mü? Ama bu kapitalizmin kökeni değil, üslubu, tarzı, var oluşudur. O hep kriz üretir, ürettiği kriz derinleşir, savaşa dönüşür. Savaş, beklenmedik sonuçlar doğurabilir. Birinci dünya savaşı sosyalizmin kurulması, ikincisi ise sosyalist blokun genişlemesiyle sonuçlandı ve artık büyük savaş olmuyor. Savaşlar, ya galibinin kim olacağı belliyse oluyor ya da yerel düzeyde oluyor. Krizin, kontrol altında tutulması, tüm değerlerin çarkların içine sokulması da diyebiliriz bu sürece.

 

Şu söylenebilir o halde: bu krizi savaşa dönüştürmek için, ekonomik kriz bir fırsat değil midir o halde? Elbette, ancak diğer krizlerden daha büyük bir fırsat olduğu çok şüpheli. Elbette ekonomik krizler toplumsal muhalefet hareketleri için önemli avantajlar sunabilir, ancak diğerleri niye sunmuyor? Zira ‘kafi’ derecede yoksulu, kapitalizmin her zaman mevcut. Ama devrim, büyük savaşların işi. O halde şu söylenebilir, ekonomik kriz, büyük bir krizin parçası olduğunda, yani büyük bir savaşın parçası olduğunda, ancak o zaman anlamlıdır. Ve yine ancak, krizin diğer parçaları kadar. Burada önemli olan, krizin diğer parçaları için söyleyecek sözümüz yokken, ekonomik kriz üzerine bilimsel verilerin havada uçuşuyor olması. Bu bizim elimizi ancak ekonomik alanda güçlendirebileceğimiz sanısı yaratmamalı, aksine bu nokta ‘düşman’ın elinin en güçlü olduğu nokta.

 

Orta sınıfın beklenen gitmeyişi

 

 

Marksizm, sosyalizm düşüncesini kurarken, temel olarak toplumun iki sınıf haline bölünmesine ve kalan ara tabakaların da hızla bu iki sınıftan birine, ama ağırlıkla da proletaryaya dahil olacağını savundu. Bu nedenle de devrimlerin beklendiği ilk alan, gelişmiş kapitalist ülkeler oldu. Ama gelinen aşamada, orta sınıfın yok olduğunu söyleyebilir miyiz? Sadece idea olarak değil, nüfus ve mali güç olarak da orta sınıf gelişmiştir. Elbette ki proleterlere katılma şansları çok düşük değildir ve büyüme ihtimalleri çok azdır, ancak orta sınıf vardır ve dahası, dünya bu orta sınıfın etrafında dönmektedir. Örneğin, Cumhuriyet mitinglerini düşünelim, bu orta sınıfı Cumhuriyet saflarına çekmenin bir girişimiydi. Ya da AKP’yi düşünelim, bu kadar güç kazanması, orta sınıfın desteğini kazanmış olmasındandır. Orta sınıf, sadece sayılardan ibaret de değildir. Orta sınıf, filmlerden, BBG izleyicilerinden, Kral TV izleyicilerinden, arkadaşlarına günde 30 adet sms gönderen, internet kullanan gençlerden de oluşur. ABD’de krize neden olan mortgage sisteminin çöküşü, bu orta sınıf için geliştirilmiş bir alışveriş yöntemidir, kredi kartları hakeza. Orta sınıf bir zihniyettir ve dünya bu orta sınıfın etrafında dönmektedir. Ama elbette ki dünya, büyüklere aittir.

 

Tüm bunlar neye işaret ediyor? Doğrudan ve tek cümleyle: yeni değerler üretmek zorunluluğuna. Bu değerler ne olmalı? sorusunu sorarak şunu yapmak, kötücül bir hastalık: Alternatifin ne? Somutta ne sunuyorsun? Bu soru sormamanın en katı biçimi. Yapılması gereken soruyu böyle sormamak. Ne yapmalı yerine ne yapmamalı diye sorabilmek. Meselemiz ne bilimsel bir ispat, ne ispatlanmış bir şeyi başkalarına kabul ettirecek bir hakikat mimarlığı. Eğer devrim diye bir sorun varsa, ortada bir duygu vardır. Bu duygunun kendisine akacak kanallar inşa etmesi, bulaşması ve üstesinden gelmesi sorunudur. Türkiye’de hiç bir devrimci, program, strateji, marksizmin doğru kavranışı gibi nedenlerle yer alacağı hareketi seçmez. Buna özen gösterenler genelde hareketlere katılmazlar. Nedeni şudur: bu iş, en azından bu topraklarda bilimsel bir iş değildir. Deniz, Marks’ın kitaplarını sağlıklı bir şekilde okuma fırsatını bulamamıştı muhtemelen, çeviri nedenleriyle. Ya da okusa bile tartışma fırsatını, çünkü her şey yeniydi. Ama bu onun için mazeret değildi. O Kemalizm’i bile devrimcileştirebilecek kadar devrim arzusuyla doluydu. Mahir Çayan için de, diğer devrimci gençler için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Ama bilimselliğin o şanlı iktidarı nedeniyle, her Türkiyeli devrimci, hareketini belirledikten sonra ‘bilinçlenme’, ‘inancın bilimselleşmesi’ dönemi yaşar, bilinçlendikçe devrimcileşeceğine inanır, Türkiye Devrimci Hareketi devrimci değirmeni haline gelse bile bu yaklaşım sorgulanmaz. Sorunun, bu bilimselleştirme sorunu olabileceği hiç düşünülmez. Sorunun, arzuyu devrimcileştirme sorunu olduğu düşünülmez.

 

Burada söylediklerimiz orta sınıfı sevmek, ya da gücünü abartmak olarak yorumlanırsa bu tek kelimeyle talihsizlik olur. Olsa olsa, gücünden korkmamak olarak anlaşılmalı. Varolan bir durumdan bahsediyoruz ve biz bu varolanı başka bir duruma dönüştürmek istiyoruz. Bir durumu, ancak ve ancak pratik değiştirebilir. Ancak bizim pratiğimiz, bu ülkede eğer, haksız şekilde bile olsa, daha başından sonunda ne diyeceği biliniyor hale gelmişse, at değiştirmenin zamanıdır. Veda edilmesi gereken hiç bir şey yoktur. Aksine, veda edilmiş, dere geçerken hafiflik yapsın diye atılmış ‘karanlık’ yanlarımızla barışmalıyız. Kendimizle olan ilişkimizi yeniden kurmalıyız.

 

 

Sahne zamanı

 

 

Belki de işçi-patron çelişkisinden daha keskin bir çelişki olduğunu keşfederek başlamalıyız işe, orta sınıfı orta sınıf yapan değerleri kırarak: Biz, bilmenin, bilim çağının insanları, neden bir türlü bilemiyoruz kendimizi, neyiz biz? Biz bu kadar bilimselken, kendimizle ilgili fikrimiz neden hep inanç düzeyinde kalıyor, neden hep uzağız kendimize? Amaçlar neden görünürden kayboluyor? Sıkıntı neden bir hastalık gibi yayılıyor? Neden sürekli bir yenilgi ve dağılmışlık tadı var damaklarda. İşte bir orta sınıf mensubunun kaldıramayacağı ancak potansiyel bir devrimcisinin ise kendini cazibesinden alıkoyamayacağı soru budur. Ya işçiler, ya emekçiler, ya yaşamı üretenler? Zaten destanımızda yalnızca onların maceraları vardır; yakılan ateş en çok onların içini ısıtacak, onların içiyle ısınacaktır. Mesele onlara boş vermek değil, onların kulaklarına bir boruyla üflemektir.

 

Ancak şunu da söylemek gerekir. Tek yol budur demek imkansızdır. Krizin büyümesi, zaten yeterince gergin olan dünya coğrafyasında bir savaşa dönüşmesi, dünyaya yıkım getirmesi durumunda; aynen Sovyet Rusya gibi kopuşların olması mümkündür. Bunlar olmadan tek tek ülkelerde farklı deneylere girişilmesi de. Ancak bu deneyimler, varolan nüfusun zihniyle hesaplaşmadan gerçekleşirse şayet, yani bilimsel olma iddiasıyla, sürekli olarak orta sınıf olma hayali kuran ancak orta sınıf olamadıkları için isyan eden yığınlara, orta sınıf olmanın yasaklandığı yeni bir düzen sunulmasıyla sonuçlanacaktır (hantallık, bürokrasi, piyasasızlık denilecektir bu sisteme ve o hale getirilecektir kısa sürede). Bu asla gerçek bir devrim olmayacak, dünyada hiç bir şeyin varoluşu esasen değişmiş olmayacaktır. Dolayısıyla, tek yol devrimdir.

21 Nisan 2008

 
< Önceki   Sonraki >