|
Ustan sesleniyor uzaktan: İşçisin sen işçi kal
Tayyip Erdoğan, 1 Mayıs kutlamasını Taksim’de yapmak isteyen işçilere ve sendikalarına şunu sordu: “ayaklar baş mı olacak?”
Barış YILDIRIM
1 Mayıs 1977 malum, 40’a yakın insanın ölümüyle sonuçlandı. Daha sonraki 1 Mayıs gösterilerinde de birçok insan öldürüldü. Sanıyorum 1989 1 Mayıs’ı için Taksim’e çıkmaya çalışan gruba polis ateş açmış ve Mehmet Akif Dalcı’yı öldürmüştü. 1996’da ölen dört kişi de buna dahil. Taksim’e niye izin verilmez? Devleti hala kontr-gerilla yönettiği için mi? Kontr-gerilla memlekete valilikler kanalıyla nüfuz ettiği için mi? İşçiler Taksim’e çıkarsa bir şey mi olmuş olacağından. Bunu en iyi devleti yönetenler bilir. Ama işçiler de Taksim’e çıkmak istiyor işte. Orası kentin kalbi olduğundan, 1997’deki alçak katliamdan, bugüne kadar öldürülen işçilerden dolayı. Ama olmuyor, bir türlü devlet izin vermiyor. Meclisimiz 1 Mayıs gününü tatil ilan edecekti ki birden bire ne olduysa, 1 Mayıs emek bayramı olarak ilan edildi. Sanki devletin ilanına ihtiyacı vardı 1 Mayıs’ın. Neymiş, Türkiye zaten tatiller ülkesiymiş. Bir işgününün maliyeti 2 katrilyonmuş Türkiye’ye. Ne çok seviyorlar sayılarla oynamayı. Bu iki katrilyon neyi kapsıyor bir tarafa, şöyle bir cevabı yok mu bunun: Bize ne? Bizim cebimize mi giriyor bu para. Ama önemli olanı bu da değil. Önemli olan, başbakanın ettiği laf: “Ayaklar baş mı olacak?”. İşçileri, çalışanları, ayak işlerini yapanları, ayak olarak görüyor başbakan. Aşağılıyor. Ama bu kadar da değil, bunun ne kadar yaygın bir bakış açısı olduğunu da gösteriyor bize. Belki de işçilerin hatırı sayılır bölümünün, bu kanıyı gerçek olarak benimsediğini. Aksi olsa bunu söyleyebilir miydi başbakan, cesaret edebilir miydi? Aşağıdaki işçiler
“Oku da adam ol oğlum, bizim gibi eşek olma” diyen emekçi babaların elinde büyüdü, bu ülke gençlerinin büyük bölümü. Bu gençler dağlara, ‘düşman’ avına sürüldü. Ölmeyip de ne yapacaklardı, vatana daha hayırlı bir şey yapabilirler miydi? Bu gençler kahvelere tıkıldı, suçla, zehirli boşlukla tanıştırıldı. Kendilerini değersizleştiren bir mekanizmanın ahlakına boyun eğmeleri istendi. ‘Ne iş olsa yaparım abi’ demeyi öğrendi, bu ülkenin çocukları yakınlarından, gazetelerden. Tanıdık aramayı, arka bulup devlet dairesine girmeyi. Örneğin Aşkale’de Ermeni mezalimini anlatmak için zorla ‘Ermeni çetecileri’ni canlandırdı belediye işçileri, başkan istedi diye. Müdürlere, amirlere yalakalık yaptı, rüşvet aldı, tanıdığını hastane kuyruklarına ön sıralara aldı. Onlar, ayak takımı. Bu ayak takımının Tuzla’da tersanede ölmesi ile Taksim meydanında polis kurşunuyla ölmesi arasında da fark yoktu pek. Ölümler artarsa memlekette duygusal bir hava oluşurdu, o kadar. İşçiler emekçiler de bu bakışı benimsememiş olmasa, bu kadar itirazsız gelişmezdi bu sayılanların hiç biri. Ayak takımı olduğunu kabul etmenin acı sonuçlarıyla boğuşuyor emekçilerin büyük bölümü. Para kazanabilmenin ağır gerekliliği, onların elini kolunu bağlamıyor sadece. Gönüllü olmalarını da kolaylaştırıyor. Okumuş yazmış birisine saygı gösteriyorlar mesela bazıları. Eğer bir mühendis, bir şantiyede işçilerden yana onlarla yakın ilişki içinde oluyorsa, diğer mühendisler onu uyarıyor. İşçiler onu ayrıca seviyorlar, ‘o bilir’ diyorlar, kendilerini seven bu insanı, başka bir gözle izliyor, başka bir kulakla dinliyorlar. Zira kendilerinin bilmediğini biliyor. Biz bir işçiyiz, o koca mühendis diyorlar, belki söylemeden. İşçilerin ayak takımı olması, dolayısıyla başbakanın ağzından dökülüyor belki ama çok daha derinlere gidiyor bu algı. Devrimci öğrenci arkadaşlarıyla hareket eden bir genç kız tanımıştım ve kendisi, tartıştığı apartman görevlisine ‘kapıcı parçası’ diyebilmişti. Bu örnek ne anlama geliyor; eğer çok farkında değilsek olan bitenin, meselenin ne kadar da derinde olduğunu göremeyebiliriz demektir. Ve meselenin büyük bölümü, patronların, başbakanların ne dediği değil, işçilerin kendilerini aşağılamaya olan hevesidir. Kimbilir belki de bu istek, ‘yükselmenin’ ne kadar zor olduğunu görmelerinden kaynaklanıyor. Eğer mecburiyet insana bir şeyi yaptırıyorsa, başka pek çok şeyi daha yaptırabilir. İşçiler holdinglerin yönetim kurulu toplantısında...
Mesele, işçilerin kendilerini görmek istediği yerdir. Örneğin, işine sürekli geç geldiği için diğer işçi arkadaşlarının tepkisini çeken bir işçiyi düşünelim. Diyelim işten kaytaran, daha az iş yapan bir işçiyi. İşçiler genellikle bu kişiye tepki gösterir, onun da kendileri gibi çalışmasını isterler. Oysa bu durum, bir şeyi değiştirmeyecektir. Sadece diğeri de bu ağır disipline boyun eğmiş olacaktır, hem de işçilerin zorunlu baskısıyla. Nerede görmesi gerekir işçinin peki kendisini diye sorarsak, benim önerim şudur: Görülmek istenmediği yerde. Holdinglerin tepesinde değil elbette, zira orada işçi olarak görünemez, ama örneğin yönetim kurulu toplantısını basmışken görülmek istemez bir işçi. Bir işçi Taksim’de de görülmek istenmez. Bir işçi grevde görülmek istenmez, bir işçi ürettiği şeye, üretmesini sağlayan makineye el koyarken görülmek istenmez. İşçiden istenen şudur: Kolunu kaptırdığı makineyi yıkaması, gözü gibi bakması, hayran olması, bütün özelliklerini bilmesi vs. Ayak takımı olma meselesi bu kadarla da sınırlı değil. Başbakan, Tayyip Erdoğan öyle alelade bir başbakan değil. Cumhuriyet’e yani seçkincilere karşı ‘halk’ı, ‘milleti’ savunan, milletin egemenliğini kayıtsız şartsız savunan en önemli siyasi figürlerden. Öyleyse, başbakan bu ‘ayak takımını’ milletten saymıyor. Öyleyse kendisi, halkın kendini yönetmesini, seçkincilere karşı siyasal bir argüman olarak kullanmanın ötesinde bir fikre sahip değil. Ama ya ayak takımı, neden hala müsaade ediyor: Başbakan değil mi, devlet büyüğü der, bir şey olmaz. Yoksa sözde, hiç bir Türk kendisinin ayak takımı olduğunu kabul etmez. Ama işte başbakanı konuşturan da işçinin bu bilincidir: Ayak takımı, beceriksiz, zengin olamadığı için aptal, söz hakkı olmayan, olmasa da olur vs. peki öyle midir gerçekten? Bence sorunun cevabı işçilere aittir. Eğer isterlerse bu sözü doğrulayıp, krallara istedikleri dünyayı kurabilir, isterlerse dünyayı onların başlarına yıkabilirler. Kapitalizmin egzosu: Başbakan
Oysa Türkiye işçi sınıfının, belki de dünya işçi sınıfına göre bir avantajı var: İşçisin sen işçi kal şarkısı. Cem Karaca’nın ölümsüzleştirdiği tamirci çırağı, bize bu hikayeyi anlatmıyor mu zaten? Egzosa boğulan, tulumlarını giyen ve işçi kalan. Burada işçi kalmak, zavallılığını kabul etmek değildir, aksine içindeki o ‘aşağılık’ bilinciyle, o aşağılık bilinçle hesaplaşmak demektir. 05 Mayıs 2008 |