|
1 Mayıs’ın işaret parmağı
Geçtiğimiz 1 Mayıs’ta, 1977’de yüzbinlerce emekçinin üzerine ateş açıldığı, Mehmet Akif Dalcı’nın öldürüldüğü yere çıkmak istiyordu işçiler, sendikalar ve bilcümle 1 Mayısçılar
Aynel ÖMER
1 Mayıs önemli bir gündür. Sadece emeğin bayramı değildir 1 Mayıs, o yeni bir dünya yaratmaya inanmanın, hayal etmenin bayramıdır; işçinin emeği vesilesi, ispatıdır bunun. Ama alanlara çıkanlar sadece işçiler ve sömürülen işçilerle dayanışma mesajı vermek isteyen muhalifler değildir. Yeni bir dünya kurulmasını isteyen herkes, anarşistler, feministler, savaş karşıtları, Kürtler, Aleviler, sosyalistler, liberaller işçilerle beraber saf tutmaya, taleplerini onlarınkiyle birleştirmeye giderler. Olsa olsa, sınıf mücadelesinin, iktidara karşı direnişin bahar bayramıdır 1 Mayıs, ‘çalışıyor’ olmanın değil, çalışmayı kaldırmak istemenin bayramıdır, öyle olmalıdır. Türkiye’de 1976’da kutlanılmaya başlanan ve hemen bir yıl sonra kitlesel katliamla devletten ‘hak ettiği’ cevabı alan 1 Mayıs, sonraki yıllarda da ağız tadıyla kutlanamadı. Ya 1 Mayıs ordusu Çağlayan gibi yerlere hapsedildi ya da ‘yeraltı yangını’ ne zaman kabuğunu kırmaya kalksa, 1 Mayıs’ın simgelerinden zincirini kıran işçi figürünü hatırlıyorum tam burada, üzerine panzerlerden ateş açıldı, helikopterlerle takip edildi ve artık polisin yeni oyuncağı gaz bombalarıyla boğuldu. Bir parmak üç göz
1 Mayıs’ın önemi ve anlamından çok dikkat çeken bir başka unsur vardı bu yıl. Devletin saldırıdaki pervasızlığı. Bu saldırgan tutum bize üç şey gösteriyor öncelikle: devletin korkusu, bu hissiyatın kardeşi olarak devletin güç gösterisi ve polis-hükümet kardeşliği. Komplo teorilerine olan alışkanlığımız şunu da dedirtiyordu miting öncesi, sanki AKP normalde çok özgürlükçüymüş gibi, ‘hükümetin ayağını kaydırmak isteyenler provokasyon yapılacak diye korkuyorlar’, yani yoksa izin verecekti hükümet. Aynı zihniyet, eylem sonrasında da meydana izin verilmemesini AKP’nin altını oyma faaliyeti olarak yorumluyordu, böylece kitleler nezdinde AKP ‘tu kaka’ haline gelecekti. Peki kimdi bu şahsiyetler? Bu planlamanın sahipleri? Biz elimizde, gözümüzün önünde olanlar üzerinde düşünelim, kâfi gelecektir. 1 Mayıs devletin büyük korkusunu göstermiştir. Bu korku, klasik sol ajitatif bir ‘emekçi hareketinden korkma’dan çok varoluşsal bir durumu ifade eder. Bu korku, devletin ne olduğunu bilmesi, kendinin bilincidir. Örneğin 1977 1 Mayıs’ını, 16 Mart alçaklığını, Kahramanmaraş katliamını organize eden, ‘güçlüler’ (mafya, büyük patronlar, sermaye grupları, askeriye, emniyet gibi kurumlar) dışındaki herkesin hakkını inkar ve ihlal eden, bir gasp ve ganimet üzerine kurulu bir binadır devlet (oligarşi). Çalma, çırpma, yok etme, üstünü örtme, masummuş gibi yapma, galeyan, linç bu devlet kültürünün ortak değerleridir ve ‘güçlüler’ tarafından paylaşılır (diktatörlük). Basınla polis arasında, orduyla hükümet arasında hiçbir fark yoktur bu açıdan. Hepsi, derin bir adaletsizlik üzerine kurulu olmanın keyfiyetiyle zorbalık kardeşliğindedir. Devletin 1 Mayıs’tan duyduğu korku da bu bilince aittir. Ne olduğunun hatırlatılması, bir yerden patlayınca her yere yayılması, ‘Maraş da senin suçun, Erdal Eren’i de sen öldürdün, gözaltında kayıplar da senin eserin, emekçileri ölümüne sömürüp cenazelerine tahammül edemeyen de sensin’ gibi seri teşhir patlamalarına maruz kalacağı korkusudur. Kahve taramıştır devlet örneğin, korku bunu bilmekten gelir, ortada korkacak bir şey olmasa bile korkacaktır devlet. Bu korkunun realiteyle hiçbir ilgisi yoktur, hatta bu korkunun hangi korku olduğunu, neden kaynaklandığını da bilmeyebilir devlet. İşçi hareketi, bu saydıklarımızı söylemeyecek olsa bile devlet bundan korkar. Çünkü kendisini, bu sürekli ve hala güncel olan gaspların üzerine bina etmiştir. Onun temeliyle kurcalanacağı düşüncesi, onun içini kıpır kıpır eder ve soğukkanlı önlemlerini hayata geçirmeye iter. Sonuç 1 Mayıs’tır. Bu aynı zamanda şu anlama da gelir: 1 Mayıs’a Taksim’de izin vermeyen zihniyetle, katliamları yapan zihniyet aynıdır, korkunun sahibi suçun da sahibidir. Bu duygu, devletin iradesini sert bir şekilde göstermesiyle sonuçlanır. 1996 1 Mayıs’ını hatırlayalım. Kadıköy Meydanı onbinlerin şiddet yüklü patlamasına dönüşünce devletin akabinde verdiği cevabı. Hemen o yaz devrimciler bir ölüm orucu zaferi kazanmasına rağmen sokaklar devletin olmuştu. Devlet bu kez, işi sıkı tuttu. İradesinin ne kadar sağlam, iplerin ne kadar sıkı sıkıya elinde olduğunu, temelini kurcalatmaya hiç hevesi olmadığını dünya aleme gösterdi. Acil servislere gaz bombası atıp, ardından “İstanbul’da büyük olay olmadı” diyebilmek, işte bu bilincin eseri. Tabii ardından da suçluların sendikalar olduğu ilan edildi. Neymiş, niye diretiyorlarmış, dedi Dengir Mir Mehmet Fırat, hükümetin ‘karizma’ topu. Peki o zaman neden demokratik anayasaya, 301. maddenin değişmesini istiyorsunuz? Ertuğrul Günay ise muhteşem bir açıklama yaparak, Türk sosyal demokrasinin örneğini gösteriyordu: Kendisi bu ülkede, CHP iktidarında sendikacıların yerlere yatırılıp kelepçelendiğini görmüş. Tabii ki kendisi savunmuyor bu olayı. O sadece eleştirenleri eleştiriyor: siz de yapmıştınız. Demeye getiriyor ki bunu zaten herkes yapıyor, bu hükümet olmanın şartı: işçiyi yere yatırıp üstünde tepinmek. 1 Mayıs, bu çirkin arzunun irade gösterisidir. Kara tahta
Ayrıca 1 Mayıs, polisle hükümet arasındaki alışverişi de yansıtır. Kendileri malum, Ergenekon adıyla şaşalı bir operasyon yürüttü. Trafik cezasını bile kesmemek için rüşvet isteyen polisimiz, bu işi bedavaya yapmadı tabii. Kendisine vur yetkisi verilmesi, sınırsız öldürme yetkisiyle donatılması bir işaretti. Kendisi, özellikle de diğer emniyet teşkilatlarına karşı güç istiyordu. Örneğin, Türkiye’nin yüzde 92’sine jandarma bakıyordu. Bir düşünelim o yüzde 92’ye polisin baktığını. Bu manzara tüm polis teşkilatının ağzını sulandırıyor. Sadece elde edecekleri iktidar değil, sağlayacakları rantla birlikte. Kim bilir belki de yeni dönemin ordusu polis olacaktır, sadece siyasete müdahale edemeyecektir. Ama zaten, ‘liberal demokratlarımız’ da buna çoktan razı. Medya plazalarına, siyasetçilere, patronlara ses etmeyin, siz de kendi işinize bakacaksınız tabii. İşte 1 Mayıs, polisin hükümetten kopardığı bu ‘özerklik’ hakkıdır. Polis, 1 Mayıs’ı engelleme talimatını almış ve bu konudaki tüm istidadını göstermiştir. Yaptığı ‘muhteşem’ operasyon, bize onun bir konuda ne kadar deneyimli olduğunu da göstermiştir: “Hak ihlal etme, tecavüz”. 91 döneminin hücre baskınlarından, işkenceli operasyonlardan edinilen, onlarca kitle hareketini top tüfekle bastırmış olan bir tecrübedir bu. Sendika binasını gaz bombalarıyla basmış, eylemcileri yaz öncesi kuraklık başlamadan tazyikli suya doyurmuş, plastik mermi bile kullanabilmiştir. Bayramı da onlar kutlamıştır. Duyarlı bakan Ertuğrul Günay’ın “polis de çalışan, dileğim bir gün birlikte kutlarlar” temennisinde bulunurken hem de. Maveraünnehir
Burada bir de parantez açalım: Aslında Tayyip Erdoğan, kopacak kıyameti ‘ayaklar baş olursa’ diye tarif ederken şu tepkiyle karşılaşmadı: Biz baş olmayacağız, başı koparacağız. Ayaklar ayak olmaktan çıkacak, basıp gidecek. Baş biz olacağız da gövde aynı mı kalacak? Aksine ayakların baş olacağı müjdelendi kendisine. Oysa kendisi bu lafı söyleme cüretini, zaten işçilerde de hatırı sayılır yeri olan bir zihniyetle ediyordu. Kendisini ayakçı olarak gören, hisseden, yaşayan, büyüğüne saygıda kusur etmeyen, çocuğuna kendisi gibi olmamayı öğüt veren, kendisi gibilere, ‘güçlülere’ nazaran çok daha rahat bir şekilde acımasız ve anlayışsız olabilen, gücü ele geçirme fırsatını bulduğunda kullanarak ‘baş olma’ şansını yakalayan... Eğer bu böyle olmasaydı, Başbakan ve hükümeti ve emniyetinin İstanbullulara ve ‘işçi bayramı’ vesilesiyle tattırdıkları karşı-kıyamet bu kadar ödül almazdı. Bkz. Hürriyet gazetesi, demokrat olma fırsatını hiç kaçırmayarak 1 Mayıs Polis Devleti, 1 Mayıs Polis Bayramı gibi başlıklar attı. Devlete kalırsa da zaten 1 Mayıs’ta Hürriyet pankartı taşındığı gün, Taksim de serbest olacak. Kim bilir, belki de devletin hantal, hesaplı, sinsi ve koyu-lacivert bünyesini şaşırtacak gel-gitler yaratabilmek gerekiyor. Maveraünnehir gibi bir şeyler... 05 Mayıs 2008 |