|
Baharla Gelen Kavga: 1 Mayıs Bu kin ve inat nedir; üzerinde ciddi anlamda düşünülmesi gereken budur. Günün yarısı kadar ve bazen daha da fazla çalışan polislerin kustukları hiddette zuhur eden kin ve onlara talimat yağdıranların sergiledikleri bu inat, mızrağın çuvala sığmayıp delikten baş gösteren ucudur Coşkun MUSLUK Bahar, beraberinde getirdiği neşeyle birlikte içimizde saklı sevinçleri de açığa çıkartır. Tabiatın her renkten, tüm güzellikleri, güneşin onlara daha bir cömertçe sunduğu ışıkla mutluluğa boyarlar dünyamızı... Sanki sihirli bir değnek değmişçesine aşka tutulur bütün canlı türleri ve tabii ki insanlar... Mevsim kıştan yaza doğru uzandıkça, havaya, suya ve toprağa düştüğü söylenen üç cemre, bizim buralarda farklı zamanlarda düşer. İlk cemremiz Nevruz, sonuncusu Hıdırellez olsun. İnsan, aradakinin de hiç kuşkusuz 1 Mayıs olacağını düşlüyor... İşte geçtiğimiz perşembe bu topraklara bir cemre daha düştü. Hepimizin karşılaştığı, polis eliyle ortaya konulan bütün engellemelere, şiddete ve nefrete karşın; 1 Mayıs’ın direniş ruhunu içinde hisseden herkesin, bu isyanı bastırmak isteyenlerle yılmaksızın mücadele ettiği, karşı karşıya geldiği, çarpıştığı bir gerçek savaş yaşadık. Bir oda büyüklüğündeki alanlara ve hastanelerin acil servislerine bile üç dört gaz bombasının atıldığı, yere düşen genç kızların başlarının tekmelendiği, sendika genel merkezlerinin ve siyasi parti binalarının basılıp gaz bombalarıyla tecavüz edildiği, bunlar da yetmeyince içeride kalanların üzerlerine kapıların kapatılıp boğulmaya çalışıldıkları, gazeteciler ve turistler dahil sokakta bulunan herkesin coplanarak dövüldüğü, kırmızı boyalı ve tazyikli su saldırılarına maruz kalanların ise kendilerini şanslı saydıkları bir 1 Mayıs savaşıydı tüm yaşadığımız... Ankara’daki egemenlerin ciddi ölçüde korktukları bir haykırışı bastırmak için böylesi bir hiddetin kusulacağını hepimiz biliyor ve bekliyorduk. Bizi şaşırtansa, kusulan bu hiddetin altındaki kinin büyüklüğü ve bir meydanı açmama konusundaki öldürmeyi göze alabilen inat oldu. Bu kin ve inat nedir; üzerinde ciddi anlamda düşünülmesi gereken budur. Günün yarısı kadar ve bazen daha da fazla çalışan polislerin kustukları hiddette zuhur eden kin ve onlara talimat yağdıranların sergiledikleri bu inat, mızrağın çuvala sığmayıp delikten baş gösteren ucudur. Bu ülkeye 12 Mart’tan bu yana giydirilmek istenen bir elbisenin neredeyse hazır olduğunun işaretlerinden biridir. Sermaye için fazla aydınlık ve modern olan bir ülkeyi esir ücretine, köle ücretine razı etmek için yürütülen kararlı bir mücadelede sona gelinmek üzere olduğunun habercilerinden biridir. Bu kinin ve inadın toplumsal bir karşılığı olmasaydı da bu kadar cüretkar davranılabileceğini düşünmek saflık olur. Bizi asıl düşündürmesi gereken, bu kinin ve inadın toplumsal bir karşılığının bulunduğu gerçeğidir. Kurulu düzenle hesaplaşmak arzusundaki bir kesime, sırf farklılığından ötürü bu denli kin besleyen bir toplumda ise faşizm tehlikesi diğer bütün toplumlardan daha büyüktür. Yaşadığımız topluma dönüp somut örnekleri değerlendirmenin yeridir. Sınıfsal bakıştan yoksun olmayı bir kenara bırakalım; kendisiyle arasında kurduğu dinî inanca dayalı bir bağdan dolayı, mevcut iktidar partisinin yöneticilerinin simgeleştirdiği türden bir badem bıyık bırakan ve her gün her satırından oluk oluk kin akan dinci bir faşist gazeteyi okuyan emekçi tipi artık hiç de olağanüstü bir örnek değil. Hemen hemen her sabah erkenden kalkıp namazını kıldıktan sonra sessiz sedasız işine giden, akşama yine sessiz sedasız evine geri dönen ve bütün bir ömrü boyunca es kaza refah düzeyinde birkaç iyileşmeyle karşılaşırsa bunu şükür ederek, hatta hiç karşılaşmasa ve kazanılmış hakları elinden bile alınsa şükür ederek karşılayacak olan milyonlarca çalışan var artık... İşte bu milyonlar, kendilerinden biri gibi gördüklerinin, Çankaya Köşkü’ne çıkmasını, bütün devlet dairelerine ve bu arada kendilerine has kisveleriyle üniversitelere girebilecek olmasını bir intikamın alınışının verdiği hazla izlerken, aslında kendilerine dair olan bütün toplumsal taleplere boş veriyorlar. Ne var ki, bu toplumsal talepler ve sınıf mücadelesi onlar için hiçbir zaman önemli de olmadı. Önemli olmaktan ziyade, tatmin edici olan diyebileceğimiz ise, artık, bahsettiğim intikam hazzı ve kurulu düzenin sınırsız yağma ve talanından elde edilebilecek, küçük bile olsa, bir payın umudundan ibarettir. Artık devletteki istihdam olanakları, büyük ölçüde, en küçük birimindeki çalışanından en yüksek mevkisindeki bürokratına kadar, liyakat ve emek ölçütleriyle değil, sade ve sadece mensubiyete, daha doğrusu tabiiyete göre sunulmaktadır. İş icabı uğradığınız karakolda polisten “inanış” nasihatleri alabilir, biletinizi kullanıp geçeceğiniz metro istasyonunda bir güvenlik sorumlusundan “cennet ve cehennemin varoluş nedenleri” üzerine kıssalar dinleyebilirsiniz; bizzat kendim yaşadım. Durum devlet dışı şirketlerin büyük çoğunluğu için de aynıdır. Birçok alışveriş mağazasında başı örtülü olmayan kadın çalışanların olmadığını görmek artık şaşırtıcı olmamaktadır. Bu durumda, bir büyük çarktan beslenen, öyle veya böyle bir lütuf sayesinde iş güç sahibi olmuş bu yeni tip çalışanlar için kurulu düzenin küçük bir kenarından yer kapıvermek artık en büyük nimettir. Kurulu düzen, kendilerine lütfeden yağma ve talana açık olduğu müddet muhalefet etmeye değmeyecektir. Kendilerinden gördükleri, kurulu düzenin başını tutan iktidarla girişilecek herhangi bir mücadele ise tahayyül dahi edilemezdir. Dolayısıyla, bu yeni tip çalışanlar için 1 Mayıs’ın anlamsızlığını idrak de güç olmamaktadır. Kendi gözlemlediğimiz ve basından da görebildiğimiz kadarıyla, 1 Mayıs savaşının içinde hiçbir türbanlı yoldaşın yer almaması da dikkat çekicidir. Türbanın kendisinin değil, ardındaki zihniyetin sorgulanması, bize giydirilmek istenen asıl elbise hakkında daha açık ipuçları verecektir. Andığımız kin ve inadın toplumsal karşılığının yansımaları bunlardır. Toplumdaki bu dönüşüm sanıldığından daha hızlı bir biçimde üstyapıyı da dönüştürürken, “sendika” olduğu söylenen bir örgütün 1 Mayıs’ta çığır açarak Anıtkabir’de iktidar partisi milletvekillerinin desteğiyle “kutlamaları” ve aynı örgütün başkanının DİSK ve KESK başkanlarına bir televizyon programında, “Siz önce 28 Şubat’a karşı çıkın, ondan sonra özgürlüklerden bahsedin!” dayatmasında bulunması pek bir anlamlı olmaktadır. Yine benzer biçimde “sendika” olduğu söylenen bir diğer örgütün pek muhterem, badem bıyıklı, gözlüklü ve hatip kılıklı başkanıysa, (aynen kendi ifadeleriyle) “1 Mayıs ‘kominist bayramı’ gibi algılanıyor!” çıkışı ve “Siz önce türbanı bir hazmedin!” dayatmalarıyla, insanlık dışı şiddet uygulamalarının sorumlularını eleştirmenin koşullarını dile getiriyor. “Sendika” denen örgütlerin liderliğini yapan bu zevatın, burjuvaziden farksız biçimde, “1 Mayıs herkesin katıldığı bir bayram olarak kutlansın!” temennileri ise emek ve sınıf mücadelesi perspektifleri hakkında fikir vermeye yetiyor. Zira onlar için 1 Mayıs bir lunaparktan öte anlam taşımamalıdır. Aynı zihniyetin basındaki temsilcileri de elbirliğiyle 1 Mayıs’taki asıl sorumluların kim olduğunu bulmakta güçlük çekmiyorlar: “Taksim inadında bulunanlar!” Bahsettiğimiz yeni tip çalışanlar ise bizleri değil; bizleri ezen, kendi “demokrasi” koşullarına hapseden ve utanmaksızın alay eden temsilcilerini, intikamın verdiği haz ile daha da yoğun biçimde desteklemektedir. İşte faşizmin talimi, bu toplumsal ortamda yapılmaktadır... 1 Mayıs 2008, bize sadece kara bir savaş günü olarak kalmadı. Kimilerinin “sivil diktatörlük”, kimilerinin ise “dinci faşizm” dedikleri ve artık arsızca ilerleyen bu tehlikeli gidişle doğrudan yüzleşme şansı verdi. Kimilerimiz için çoktandır tanıdıksa da, kimilerimize aldatıcı gelen maskesi düşmüş oldu. Her yıl Kadıköy’de ve diğer yerlerde kutlanan 1 Mayısların aksine, emekçi sınıf için savaşım veren bütün kesimlerin daha da bilenmesine ve mücadele azimlerinin artmasına neden oldu. 1 Mayıs 2008, hiç şüphesiz, Türkiye tarihinde emekçi sınıfın gerçek savunucuları ve onun karşısında yer alanlar arasındaki kavgayı, bambaşka bir boyuta taşımış bir gün olarak yerini alacaktır. Bize düşen, bu kavgayı yılmaksızın sürdürmek ve üzerimize giydirilmek istenen elbiseyi yırtıp atmak olacaktır. 4 Mayıs 2008 |