Yazdır E-posta

Uçmayı öğrenmek 

Türkiye’de Cumhuriyet döneminde üretilen konulu film sayısı yaklaşık 6200’dür. 85 yıldır çekilen bunca filmin içinde bir tane bile Köy Enstitüleri ile ilgili film yoktur. 

Ahmet SONER 

 

Türkiye’de Cumhuriyet döneminde üretilen konulu film sayısı yaklaşık 6200’dür. 85 yıldır çekilen bunca filmin içinde bir tane bile Köy Enstitüleri ile ilgili film yoktur. Oysa kahramanı öğretmen olan birçok film çekilmesine karşın, bu öğretmenlerin hiç birisi enstitü çıkışlı değildir. Bugüne kadar hiçbir yapımcı ve yönetmen, “Komünist Yuvası” olarak nitelendirilen bu kurumların yetiştirdiği köy çocuklarının öykülerini perdeye yansıtma riskini göze alamamıştır. 

Enstitü çıkışlı bir öğretmen olan Osman Şahin’in yirmiyi aşkın öyküsü sinemaya uyarlanmıştır ama hiç birinde enstitünün adı bile geçmez. 

Oysa Cumhuriyet tarihinin en büyük atılımı olarak 1936’da eğitmen kurslarıyla başlayan, 1937’de köy öğretmen okulları adıyla genişleyen ve 1940’da çıkarılan yasa ile Köy Enstitülerine dönüşen bu sürecin ısrarla gündeme getirilmesi gerekir. 

Savaş yıllarının zor koşullarında Türkiye’nin dört bir yanında yirmi tane enstitü kurulabilmesi büyük bir başarıdır. Bu başarıda en büyük pay ilköğretim genel müdürü İsmail Hakkı Tonguç’undur. Çünkü enstitü modelinin mimarı O’dur. Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen tek devrim Tonguç’un Köy Enstitüleri projesidir. 

Devrim değiştirmek değil, dönüştürmektir. Değiştirilen herhangi bir şey kolaylıkla eski durumuna getirilebilir. Örneğin şapka ve yazı… Seçimi kazanan bir parti, bir günde çıkardığı bir yasayla şapka yerine fesi, Latin alfabesi yerine Arap alfabesini geri getirebilir. Türkçe okunan ezan bir günde Arapçaya çevrilebilir. 

Oysa dönüştürülen bir şey bir daha eski durumuna getirilemez. İpek böceği dediğimiz tırtıl, yerde sürünen bir canlıdır. Kozasını ördükten sonra o böcek bir kelebeğe dönüşür. Kelebek bir daha yerde sürünen tırtıla dönüşemez, çünkü artık uçmaktadır. 

Tonguç, köy çocuklarını on parmağında on marifeti olan birer aydına dönüştürmüştür. Enstitü bitirmiş bir öğretmeni asla yeniden köylü çocuğu yapamazsınız. Çünkü artık oda uçmayı öğrenmiştir.  

Eğitimde başarılan aydınlanma devrimi ancak 1946 yılına kadar sürdürülebilir. 21 Temmuz seçimleriyle Türkiye’de geriye dönüş başlar. Devrimi gerçekleştirenler görevlerinden alınır. Onların yerine milliyetçi, sağcı ve yobazlar atanır. 

Bu geriye dönüşü ilk görenlerden biri de Sabahattin Ali’dir. İktidara karşı kıyasıya ağır bir muhalefet “Makro Paşa” adlı dergi ile başlatılır. Satışı elli bini aşan dergi birkaç sayı çıktıktan sonra kapatılır. Dergi “Merhum Paşa” adıyla yeniden yayına başlar ama onun da ömrü uzun sürmez. Ardından “Malum Paşa” devreye sokulur. Sabahattin Ali, adında “paşa” olmayan yeni bir dergi çıkarmaya girişir: “Kırk Haramilere Karşı: Ali Baba”… Onun da ömrü dört sayı sürer. 1947’nin kasım ayında Sabahattin Ali dergiciliğe son verir, dört buçuk ay sonra Kırklareli’nde ölüsü bulunur. 

Sabahattin Ali “Köy Enstitüleri’nin dostuydu. Ara sıra Ankara yakınlarındaki Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’ne gider, çevirmenlik yapardı. “Kuyucaklı Yusuf”un yazarını tanımak enstitü öğrencileri için büyük bir şanstı. 

Hasanoğlan’da Vedat Günyol, Sabahattin Eyüboğlu gibi öğretmenler de ders verdiler. Eyüboğlu, kardeşi Mualla ile Mehmet’i de enstitülerde görevlendirmişti. Ozan ve ressam olan diğer kardeş Bahri Rahmi de enstitüleri yakından tanıyordu. Aşık Veysel 1942’de enstitülerde usta öğretici olarak üç yıl görev yapmış bütün okulları sırayla dolaşmış, her birinde birkaç ay kalarak öğrencilere saz çalmayı öğretmiştir. Ruhi Su ise Hasanoğlan ve Çifteler’de şan dersleri vermiştir. 

Sekiz bini aşkın eğitmen ile 17 bini aşkın öğretmen, sağlık memuru ve ebe yetiştiren bir kurum ne yazık ki sinemaya yansımamıştır. 

1952 yılında Bedri Rahmi’nin yazdığı “Aşık Veysel’in Hayatı” adlı senaryo Metin Erksan tarafından filme alınmıştır. Ama nedense Veysel’in usta öğreticilik yaptığı üç yıllık dönem göz ardı edilmiştir. Film gösterildiğinde çok sert eleştiriler yapılmış, Bedri Rahmi kendisini savunmak zorunda kalmıştır. 

“Veysel’in hayatı için kaleme aldığım kırk sayfadan, filmde kırk satır ya kalmış, ya kalmamış. Ya o ilaveler, ekler, köstekler, göbekler. Bunların hiçbirinden benim haberim bile yok… Senaryosunu benim yazdığımı afişlerle ilan eden bu filmin ne başının, ne sonunun, ne ortasının yazdıklarımla ilgisi var… Bir resim sergisinde kulağıma çalınan konuşmayı size aynen aktarayım:

-  ‘Şu Aşık Veysel yok mu?’ diyordu birisi. ‘Çok şanslı adam vesselam!

-  ‘Neden?’ diye sordu öteki. ‘Hayatı filme alındığı için mi?’

-  ‘Yooo.. Hayatı üzerine çevrilmiş olan filmi hiçbir zaman göremeyecek de ondan.’    

Bir büyük fırsat böylece kaçırılmış olur. Oysa 1952 yılında enstitüler henüz kapatılmamıştı. En azından birkaç enstitüde çekim yapılabilir, yüzlerce öğrencinin katıldığı sahneler gerçek mekanlarda filme alınabilirdi.  

5 Mayıs 2008

 
< Önceki   Sonraki >