|
Ex nihilo nihil fit* Tecavüzlere Nietzsche’ci bir bakış Barış YILDIRIM Çocuklara tecavüz eden babalar, enişteler, komşular, onlar bunlar çoktur. Öyle çoktur ki onlar, tektirler. Bazen tekbir sesleriyle, bazen kendilerine duydukları aşkla öyle sevgisizdirler ki, yaralar ve zehirlerler. Kurbanlar sustukları kadar çoktur, bakın çevrenize, çok oldukları kadar susarlar. Her gün ama her gün, akıllara şaşkınlık veren bir tecavüz, taciz haberi okuyoruz gazetelerde. Televizyonlar ise gözümüzün içine sokuyor, en ücra köşedeki aşağılık olayları, haber vermiyor ayinleştiriyorlar adeta. Taksim’de toplu tecavüz girişimi, İtalyan sanatçının tecavüzün ardından boğazlanması derken, birden meşhur faşist Hüseyin Üzmez’in vıcık vıcık tecavüzü basına yansıdı. 14 yaşındaki kız çocuğu, Üzmez ve annesinin iğrençlikleri kadar, bir de ‘liberal’ ve ‘İslamcı’ basının tacizine maruz kaldı, ama neyseki gıyabında. Yozgat’ta bisikletle gezme cesareti gösteren bir Danimarkalı turist de aynı akibeti yaşadı. Sonra Avusturya’dan tüyleri diken diken edecek ve eminim ülkemizdeki binlerce insana da ilham vermiş olan bir faşist-baba zorbalığını okuduk, izledik. Gençliğinde Hitler yanlısı bir örgütün üyesi, Hitler’in kalesi olan Avustura kasabasında inşa ettiği bodrumda tam 24 yıl kızına ve üstelik bir süre sonra da kızından olma kızına da tecavüz etmiş. Daha bu olayın merakı ile- burada doğru sözcük merak çünkü Avusturya’ya turist akını yaşanmış olaydan sonra, üstelik o lanetli kasabaya- yeterince halleşememişken bu kez Mersin’den acı mı acı bir başka haber okuduk. Genç kıza ağabeyi tecavüz eder, genç kız ağabeyinin çocuğunu doğurur. Ağabey tutuklanır ki bu kez baba girer devreye. Babasının tecavüzünden kaçan kız, bir adama sığınarak evlilik dışı bir ilişki yaşar ancak adam da kızı satmaya başlar. Ama bu kadarla sınırlı değildir. Aynı kız, ailesi tarafından daha önce para karşılığı bir aileye evlatlık verilmiş ve geri alınmıştır. Tüm bunlar olurken, Perihan Mağden yazısında kadınların, yani bu çocukların annelerinin işlevlerinden ve işbirlikçiliğinden bahsediyor. Erkeğinin yardımcısı, onun yaptığı bütün iğrençlikleri görmezden gelen, bırakın uyurken baltayla öldürecek denli çıldırmayı (ki Afyonlu iki gelin yaşamıştı bu çıldırmayı ve kendilerine hayatı zindan eden kaynana-kaynata ile onlara boyun eğen kocalardan birini balta ve tüfekle öldürmüştü) gık bile çıkarmamaktadır. Bir başka örnek, daha da geçmişten, kızının bakire olmadığından şüphelenen bir erkek baba, kızının bakire olup olmadığını anlamak için ona tecavüz eder. Üstelik annenin gözlerinin önünde. Ve tüm bu örneklerde hayat hiçbir şey olmamış gibi sürer, en azından failler açısından. Karanlık yok mantığın keşfi var Şappadanak buna cevabı vardır, entelektüelimizin, insanın karanlık yanı. Bazı anlarda insanın karanlık yanı açığa çıkarmışmış. Bu entelektüellerimize teşhisimizi koyarak yazımıza devam edelim: siz belki seviyorsunuz karanlık yanı, karanlık yan deyip, ne olduğu belirsiz bir şeye yükleyince suçu, kendinizle ilgili duyduğunuz acı da anlama kavuşuyor, diniyor böylelikle acınız, anlam hiçbir boşluk bırakmamış oluyor. Gerçekten de var(mış)dır insanın bir karanlık yanı. Mesela Dostoyevski, Yeraltından Notlar’da bu karanlık yanı anlatır. Örneğin Mussil’in Niteliksiz Adam’ında (ki burada kız kardeşine aşıktır kahramanımız, lakin tecavüzün t’si yoktur elbette burada) benzer bir karanlık (giderici) yan vardır. Ama örneğin, Kafka’nın Değişim’inde yani meşhur Gregor Samsa’da her hangi bir karanlık falan yoktur. Aksine her şey apaçıktır, her şey ortadadır, Elias Canetti’nin Körleşmesinde de. Cinayet işlemenin bir karanlığı olduğuna şüphe yok, en azından bazı durumlarda, ama yukarıdaki örneklerde cinayet sadece ‘kurtulma isteği’ olarak var. Belki kendine hakim olamayarak durup dururken, ‘karanlıktan gelen bir gücün’ etkisinde kalarak ya da artık dayanılmaz olan bir davetin hıncı ya da cazibesiyle cinayet işlemekte (bkz. Afyonlu iki gelin, bkz. Yaşamın Kıyısında filminde ‘çoğu kocasını öldürmekten cezaevinde yatan’ kadınlar, bkz. Pierre Riviere – Michel Foucault’un ‘Annemi, Kız Kardeşimi ve Erkek Kardeşimi Katleden Ben, Pierre Riviere’ çalışmasının kahramanı- bu tip karanlıklar bulabilirsiniz. Oysa yukarıdaki örneklerde salt bir aşağılıklılık vardır; bu aşağılıklılık sadece tecavüz ya da sadece cinayet ediminin aşağılık olmasından ileri gelmez. Aşağılık olan, bunlara yönelten dürtüler, güdülerdir; yapılan işlerin iğrenç bir mantıklılık çerçevesinde icra edilmesidir. “her şeref yapma, her saadet piç; herşeyin ibtidası, ahiri hiç” (Tevfik Fikret) Teşhisi koyalım öyleyse: karanlık olmakla kutsanamayacak bu yalınlık, bu açıklık nedir? Tek kelimeyle cevap vermemiz pek mümkün ve doğru değil, öyleyse tek bir kelimeden başlayalım: Nihilizm. Turgenyev’in Babalar ve Oğulları kitabıyla başlayan, Nietzsche’nin övgü mü yergi mi olduğu hala tartışılan analizleriyle felsefede önemli bir kavram halini alan, Heidegger’in ‘Batı kültürünün kurucu bir öğesi’ olarak tanımladığı Nihilizm. Nihilizm’i tek bir cümleyle tanımlarsak, Nietzsche’ye başvurabiliriz ki yazı boyunca da Nihilizm dendiğinde böyle anlaşılmalı, ‘Nietzsche’nin başının altından çıkan Nihilizm’: En yüksek değerlerin kendilerini değersizleştirmesi. Ahlak, genel olarak şu ya da bu ahlak türü, insana davranışlarına karşı bir şey öğretir: Ne için? Bunu neden yapayım, bunu neden isteyeyim, bunu yaparsam ne olacak? Bu soruların hepsi, bir amaç isteğine işaret eder, ama dışsal bir yargılamayla, insanın kendine dışarıdan bakmasına. Dolayısıyla ahlak, nihilizmin ilacı olarak, kendi sonunu getiren bir edime ebelik eder: amaçsallık. İnsan amaç edinmeye başlar. Bir amacı vardır insanın. Bu amaç fikri zamanla onda süreç duygusunu, nedensellik fikrini geliştirir boşluğa karşı. Toplumsal sistemin ve iktidarın kuruluşu, Roma İmparatorluğu’nda ya da Antik Yunan’da olduğu gibi fiziksel güce, yaşamın çoklu yaşanışı yerine amaçsallık fikriyle ne idüğü belirsiz ve sahtekar bir ‘eşitlik’ fikrine dönüşür, bu fikir mükemmelleştiğinde nihilizm de mükemmelleşmiş olur. Oysa bu eşitlik soslu ‘kendilik’, yaşamın dışlanması, zehirlenmesidir; kendisinde oluşan duyguları ve istençleri yaşayan insan yerine kendisi bir duygu, tek bir istenç olan evrensel insan fikri gündeme gelir. Ahlakı yıkan ve ifadesini en büyük amaç Tanrı’da bulan nihilizm, amaçsallık ilkesiyle birlikte Tanrı’yı da yok eder. Neden vardır Tanrı? Gördüğü her şeye bu soruyu sorar nihilist, zira zihninde düşünce bir karşılık olarak yer etmiştir. Onun karşılığı nedir, bunun karşılığı nedir? Bilim, nihilizmin bir ‘tacı’ olarak, bu bakış açısında gelişir. Mitolojik dönemin soylularının anında yaşayan, hesap kitap bilmeyen ahlakının yerini, kölelerin kendilerini nasıl kurtarabileceklerine, üstün hale getirebileceklerine dayanan, zayıf olmanın bilinci almıştır. İşte bu bilinç, hınç insanına ait bir kara vicdandır. Ama temeli insanın amaca olan ihtiyacıdır, amaca ihtiyaç duyan ‘zehirlenmiş’ insan nihilisttir bu anlamda. Ne için? Sorusunu sorma alışkanlığı ve isteğidir. Bu nedenle ‘istememektense hiçliği ister’. Nietzsche’nin döngüsü Nietzsche, insanların bu döngüden yorulacağını, amaç yerine boşluk isteyecekleri bir ışıkta nihilizmden de kurtulacağını düşünüyordu. Ona göre Avrupa’nın iki yüz yılı bu ‘çöküş’ için ayrılmıştı ve biz de ‘deneyimlememiz gereken’ o iki yüz yılın son yarısına başladık bile. Bir toplumun hayatını ‘soylu’ ve ‘yaşama gücüyle’ dolu, ‘büyük sağlıkla’ yaşayabileceği değerlerin oluşmasını engelleyen ve tüm değer üretici dimağı dağlayan nihilizm, kapitalizmin korkunç şekilde yoğunlaştırdığı iktidar ilişkileriyle birleşti. Kapitalizm, boyun eğdirir, zira büyük bir gasp üzerine kuruludur. Yasayla, baskıyla, zorla yetinmez, hayatın içindeki ceza-ödül sistemiyle de yapar bunu, bizzat yaşamın üretimindedir gasp ve boyun eğme zorunluluğu. Mikro-değerler üretir; daha doğrusu onun ürettiği mikro-insanlar bazı şeyleri değer olarak üzerine alınır, buna hazırdır. İşten atılma korkusu örneğin, bir insanın hayatı boyunca nasıl bir insan olacağını belirleyecek bir hal alabilir. Öte yandan gücün, iktidar sahiplerinin savaşının ‘savaş’ı kazanmaktan başka bir ilkeye dayanmadığı ortaya çıkar, geri kalan her şey sözdedir. Tüm bunları yaşayan insanı, bir yandan muazzam makinenin ölesiye ezdiği öte yandan nihilizmin yarattığı faydayı kollayan insanı düşünelim. Tam burada şunu sormayı da öğrenecektir insan: Bunu neden yapmayayım? Şunu neden yapmayayım? Neden öldürmeyeyim, neden tecavüz etmeyeyim? Bugün en büyük değeri temsil ettiğini düşünen güçleri gözümüzün önüne getirelim, özgürlük timsali ABD, Yahudilere kurtuluş vaad eden İsrail, Müslümanlara İslam’ın huzurunu vaad eden Suudi Arabistan, İran, laik demokrasi Türkiye, Sosyalist Sovyetler. Hepsinin ama hepsinin yaptıkları en başta kendi iddialarının çürütülmesine dayanmıyor mu? Dolayısıyla nihilizm çağının güçsüzü, kölenin kölesi şunu soracaktır: Onu neden yapmayayım, bunu neden yapmayayım? Yaşamın temel itici gücü, güç istenciydi Nietzsche’ye göre ve bu istenç, kara vicdan sahibi Yahudi-Hıristiyan dini-ahlakı tarafından ötelendi, yaşam zehirlendi. Nietzsche için güç istenci, eşitlerin savaşıydı, bu savaşta eşitsizlik en azından ‘adil’ bir sonuçtu. Kendini ortaya koyma isteği idi, kapının arkasından dolaşmak, tuzak kurmak değildi. Ama bugün insan ‘karanlık’ diyerek ötelemeye çalıştığı bu güç istencini, kendisini ortaya koymak ve savaşmak yerine, içine yöneltiyor. Silindirlerle ezildikçe, o içindeki hınç, kara vicdan, yine kendisine ve en yakınındakine yöneliyor. Sevgisizlik, merhametsizlik, bunlar ‘kölelerin kölesi’ diye bileceğimiz Samsagillerin kendine yönelen tatmin duygusu; güç istenci. Tecavüz eden, o an, kendisini onaylamakta, güç istencini ortaya sermektedir, bu ötelenmiş, oynanmış ve patlamaya hazır hale getirilmiş istenç, bir köle ahlakıyla birleşerek onaylanmaktadır; yaşamın itici gücü olan ve sürekli yok edilmeye çalışılan güç istenci, onu yadsımak isteyenler tarafından itiraf edilmektedir. Bütün gördüğümüz budur. Aşağılıktır, çünkü yaptıkları boyun eğdirebilecekleri ilk kişiye, esir alabilecekleri en zayıf kişiye yönelmektedir, onlara boyun eğdirmektedirler, hesapla, kitapla yapmakta, yaptıklarını reddederek sürdürmektedirler bunu. Aşağılaştırıcı, iğrençleştirici olan esasında budur. Eğer bu kadar küçülmeyi kabul etmezse insan, yukarıda saydıklarımızı da yapmayacaktır. Ne kadar çok güçlü görmek isterseniz kendinizi, o kadar alçalırsınız, tabii eğer bir nihilistseniz. (Muhalif, güç istemeyen nihilistlerde ise tersidir, ancak güç istenmedikçe alçalma riski artar). Nietzsche’ye göre köleler, ahlakta bir devrim gerçekleştirdiler. Yaşamın evetlenmesi olan soylu ahlakının tüm değerlerini tersine çevirerek, dışarıdakine kapalı, zayıf olduğunun bilincine sahip ve tüm hesabını buna göre yapan, açıktan meydan okumayan bir kültür yarattılar. Örneğin eski çağların barbarları, yakmakta yıkmaktaydılar ama kendi yasalarına boyun eğmekte hiç de korkak değillerdi, iyi olan da buydu. Soylular, yaşamın, kendi yaşamları olduğunun onaylanmasına dayanıyordu. Köle ahlakının devriminden sonra her şey tersine döndü. İyi olan, bizden olandır, güçsüz olan, zavallı olandır, onlar zalim ve acımasızdır ve kötüdürler, bencildirler, onlardan olmayan iyidir, bizden olmayan kötü. Artık onaylama yoktur, sadece yadsır köle- onlardan olmayan. Köle ahlakının yaratıcısı papaz için acı çekmek kutsaldır, acıyı sever papaz, çilecidir; acısına anlam araması, kendisini de suçlu ilan etmesini getirir, dolayısıyla suç bir değer olarak karşımıza çıkar, suçlu Tanrı’ya olan uzaklığından suçludur, suç Tanrı’yı hatırlatır. O tepkisel, varlığı bir şeye bağlı olan tarihsel bir güçtür, oysa soylu aktif, fark yaratan bir varlık kipindedir. Kölelerin kölesi Ama bu kadarla bitmedi. Acının suç olmaktan ve dolayısıyla Tanrı’yı hatırlatmaktan çıktığı, acının unutulduğu yeni kölelerin sahne aldığından bahsetmeli. Kölelerin ahlakı iktidarı şekillendirdiğinde bir yandan kendisini evrenselleştirdi. Ama öte yandan, iktidarın işleyişinin sonuçlarından da muaf olmadı. Onlar da işgal ettiler, kendi düzenlerinde aristokrasinin kralı gibi olmaya özen gösterdiler. Evlerinde hizmetçiler besledi, ‘ayak takımını’ beğenmedi, kendi deyimleriyle ‘bencilleşti’. Artık kölelerin de köleleri olmuştu. Buna yeni bir ahlak ya da varoluş kipi diyebiliriz, daha doğrusu kipi: Kölenin kölesinin ahlakı. Bu akıl yürütme, zayıf olduğunun bilinciyle, başlangıcının tersine dönmüş bulunuyor. Kendilerini kötü kılarak, boyun eğmenin yasasına uyuyor: Madem ki iyiler kötü olacak, yasa budur (oysa eskiden yasaya boyun eğerek iyi olurdu köle) böylelikle yasayı, efendilerinin yasasını yerine getiriyorlar. Ben de güçlüyüm diyor kölelerin köleleri, kızlarına tecavüz ederek, ben de onlardanım, ben de iyiyim onların iyi olması gibi diyor, kötüleşerek. Tecavüz, belki bunun en çarpıcı örneği, ama modern yaşam, kölelerin kölesi olmanın acı örnekleriyle dolu. Patronuna yaranmak için, hem de hiç gerek yokken, bir ölüm kalım durumu da mevzu bahis değilken, tamamen bir strateji olarak ve kalpten bir şekilde diğer çalışanı gammazlamak da aynı kapsamdadır. Bu yapılıyorsa, diğeri neden yapılmasın? Kölenin kölesi bunu sorar. Aslında kölelerin köleleri, iktidarın nasıl işlediğini en yakından gören insanlar olarak, sadece efendilerinin yasasına uyuyor, tıpkı kendilerinden öncekilerin yaptığı gibi, Nietzsche’nin soyluları hariç. Burada vurgulamamız gereken bir nokta da şu: yukarıdaki örnekleri gördüğümüzden bu yana şu cümleyi çok duyduk: nasıl yaşıyor bu insanlar, bunca kötülüğü yaptıktan sonra. Cevabı Nietszche için açıktır. Doğal bir tür olmaktan uzaklaşmış, kendi gücüne inanmayan insan, yani Nietzsche’nin dilinde papaz, fiziken zayıf olduğu kadar psikolojik olarak güçlüdür. Kölelerin kölesinde bu güç, hınç duygusunun içe yönelmişliği ve birikmişliğiyle zirvesindedir. Zira köle-efendiler, kölelerin kölesi olanların efendileri, güçlerinden ötürü psikolojilerini yıpratacak, dolayısıyla onu güçlü kılacak olaylar yaşamama şansına sahiptir; korunaklıdırlar, sinir sistemleri zayıftır. Ama bir ‘köle’, sırf çalışırken patronunun aşağılamalarına tacizlerine rağmen para kazanması gerektiğini düşündüğünde, bunların kendisi için önemsiz olduğunu bunlarla baş etmeyi öğrenecektir. Değerlerin değersizleşmesini böylesine hızlandıran da bu öğrenme sürecidir. Demek ki o bir yandan kültürel nihilizmle, ne için yapayım diye soran amaçsallık fikriyle diğer yandan yaşamın kendisine öğrettiği ‘iyiliğin kötülüğü’ ile gözlerini açar: amaçsallık, neden yapmayayım diye ortadan kalkar, artık değer üretmek de imkansızlaşmış olur: sadece bir ilerleme ya da eğilim değil, artık mükemmel ya da tamamlanmış nihilizm. Burada Hüseyin Üzmez’in istisnai bir örnek olmadığını söyleyelim. Mesele, iktidar dolayısıyla erkek meselesidir, çıkar dolayısıyla fırsat meselesidir. Gazetelerimizde boy boy çıktı, 15 yaşında şarkıcı-oyuncu Miley Cyrus’un çıplak fotoğrafları. Ve geçtiğimiz hafta öğrendik ki Playboy’un patronu dergiye poz verme teklifinde bulunmuş, genç kıza. Milyonlarca erkek, gıyabında ırzına geçsin diye. Ne de olsa serbest girişim çağındayız, Uzakdoğu’nun bazı ülkelerinde de çocuk fuhuşu serbest, hatta en büyük geçim kaynağı. Hüseyin Üzmez, bir zavallıdan da zavallı dolayısıyla. Eline fırsat düşürmüş bir erkektir kendisi, niye yapmayacaktır ki? Peygamberin en küçük karısı kaç yaşındaydı sahi? Ya diğerleri? (Son sözü söylemeden önce Nietzsche ile ilgili bir parantez açmak gerekir. Nietzsche’nin amacı hiçbir zaman eski aristokratik değerleri canlandırmak değildir. O, bunun imkansızlığını da bilmektedir. Üstelik, tüm yazılarında kendisinin yeni olduğunu, yeni bir çığır açtığını iddia etmektedir, eskiye dönmek bir yana dursun. Onun aristokratik ya da klasik değerlere olan sempatisi, köle ahlakı olarak nitelendirdiği değersizliğe duyduğu tiksintidir. İkisini sürekli karşılaştırır ve sürekli olarak aristokratik değerlerin daha güzel olduğunu savunur. Ama amacı, bugüne kadar olan tüm ahlaki değerlerin eleştirisini yapmak ve bir bütün olarak ahlakı ortadan kaldırmak. Ahlaksızlaşmak olarak değil tabii ki ahlak ötesi olarak. Nietzsche’nin hakkında yapılan yorumların birbirinden kıyamet kadar farklı olmasında da şaşılacak şey yoktur. Çok anlamlı yazılar yazmayı amaç edinen Nietzsche için okumak bir yorum sanatıdır ve yine ona göre bu sanatı icra etmek, modern bir insan olmaktan çok bir inek olmayı, geviş getirmeyi gerektirir. Aynı şeylerin üzerinde yutmadan gezinmeyi, onları çiğnemeyi.) Nihilizm, Nietzsche’nin biçtiği ömrü doldurmaya daha 80 yıl varken, insan ya da insanlığı değil, yaşamı nasıl tehdit ettiğini gözümüze sokuyor. Suçlu nihilizmin değerleri yok etmesi değildir asla, bu iyi ya da kötü değildir, bu bir realitedir. Önemli olan, nihilizm kendini yok ederken, ortaya nasıl bir değerin çıkarılacağı, yaşamın yeniden nasıl tanımlanacağıdır. Savaş, bunun savaşıdır; boyun eğmemenin yaratıcı biçimlerinin, tekleştirici ve köleleştirici biçimler karşısındaki savaşı. Kendi hıncını, kara vicdanını onaylamak olarak kurmak ile hıncını rövanş olarak, ortaya çıkmak olarak onaylamak. Sorunsa şudur, bu perspektiften: eğer amaç yoksa, eğer insan kendi yalanına inanmanın kurbanıysa, ne nasıl olacaktır da insanlar başka bir şey var edecektir? Bu soruyu Nietzsche’ye soramıyoruz, ama eğer sorun istencin özgürleştirilmesi ise söylenebilecek şeylerden birinin de, bu arzuyu duyanların kendilerini boşlukta var etme yeteneği geliştirmesi olduğunu söyleyebiliriz; ahlak ve amaç tanımlarının dışında. Sanat olarak yaşam, sanat olarak savaş, sanat olarak eylem, sanat olarak arzu; tek şartla; sanat çok olanın sanatı olmalıdır. Aksi, insanın utancı karşısındaki zaferiyle son bulacaktır ki bu insanın ölümü değil, tam aksine zaferi olacaktır. Hiçlikten boşluk çıkarmayı öğrenmelidir yaşam. * Hiçlikten hiçlik çıkar. (Lucretius) 15 Mayıs 2008 |