Yazdır E-posta
Ekonomizm

 

Haluk YURTSEVER

 

“Ekonomizm” işçi sınıfı ve sosyalist hareketin doğuşundan bugüne, kendini her durumda yeniden üreten, ekonomi ile siyasetin birbirinden ayrılığı varsayımından kaynaklanan bir eğilimdir.

 

Bu sorunun kaynaklarından biri, hiç kuşku yok, kapitalizmin kendi ekonomi politiğini kurarken ve ekonomi-üretim alanına ekonomi dışı araçlarla müdahale ederken, işçi sınıfına ve topluma bu ikisini birbirinden ayrı alan ve etkinlikler olarak gösterebilme ve dayatma becerisidir.

 

Burjuvazi için “beceri” proletarya için yanılsama! Yanılsamanın işçi sınıfı içinde etkili ve sürekli olması ise yalnızca burjuvazinin ideolojik etkisiyle, aldatmacayı gerçekmiş gibi gösterme hüneriyle açıklanamaz. Ücretli işçi, tanımlanmış işlevlerle egemen üretim ilişkilerine bağlanmış kapitalizme özgü bir üretici güçtür. Kapitalist üretim biçimi var olduğu sürece, emekçinin yaşamını sürdürmesi emekgücünü satmasına bağlıdır. Bu satışın, verili düzen ve koşullar içinde olabilecek en yüksek ücret karşılığında gerçekleşmesi, işçinin ilk ve doğal isteği, çabasıdır. Proletaryanın devrimci gizil gücüyle ilgili olarak geçen yazımda altını çizmeye çalıştığım zorunluluk ve özgürlük ilişkisi bir soyutlamadır ve bu ilişkinin işçi sınıfı kitlesi düzeyinde somut olarak kurulabilmesi, ancak ücretli kölelik düzeninin nedenlerinin, kendisinin sorgulandığı devrimci durum ve dönemlerde olabilmektedir. Bugüne dek gerçekleşen proleter devrimlerin, kapitalizmi bir sistem olarak dünya çapında yok edememesinin yalın sonucu ise şudur: Üretim ve emek süreçlerinin kapitalist niteliği, bununla birlikte işçi sınıfının emek ve üretim süreçlerindeki koşulları/sonuçları iyileştirme refleksi ve bu eksendeki “ekonomik” mücadelesi sürmektedir. Sorun bir yönüyle yapısaldır.

 

Ekonomizmin iki okulu

Başta Sovyetler Birliği olmak üzere, sosyalizm denemeleri ve Batı Avrupa’daki Marksizm ve işçi sınıfı kökenli sosyal demokrat hareketler aracılığıyla gerçekleştirilen refah devleti/sosyal devlet uygulamaları, elbette ki toplumsal açıdan farklı içeriklerde, ama sonuçları işçi sınıfına ekonomik gelişme, daha adil ve eşitlikçi ekonomik bölüşüm ve tüketim olarak dönen programlar gerçekleştirmiş oldular. Bu deneyimler gerçekleştikleri dönemde “başarıları”yla dünya işçi hareketindeki ekonomizmi, daha önemlisi ekonomist bir sosyalizm anlayışını güçlendirirken, SSCB’nin çözülmesiyle ve Batı Avrupa’daki refah devletlerinin tasfiyesiyle de sosyalizmin güç ve saygınlık yitirmesine “katkı” yaptılar.

  

SSCB, üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin kaldırılıp yerine devlet mülkiyetinin geçirildiği, üretilenin paylaşımında kapitalizmde asla söz konusu olmayacak eşitlikçi kuralların geçerli olduğu, ama üretimin örgütlenmesinden, emeğin kafa-kol emeği arasında bölünmüşlüğüne kadar birçok temel alanda kapitalizmin aşılamadığı, proletaryanın da yönetici-kurucu özne olamadığı bir toplumdu. Bu durum, “reel sosyalizm”in, örnek olma gücünü olumsuz etkilemekle kalmadı; Sovyet iktidarının tutunduğu topraklarda komünizm yolunda derinleşip ilerleyememesinin de en önemli nedenini oluşturdu. Sosyalizmin demir çelik üretimindeki ar­tışa indirgenmesi, 1980'lerde Sovyetler Birliği'nin her alanda ABD'yi geçerek komünizme ulaşılacağının savunulması Sovyetlerdeki ekonomist sosyalizm anlayışının anlatımıdır.

 

Sovyet iktidarı, işçi sınıfına giderek daha iyi yaşam koşulları sağladı; emekçi kitleler bu kazanım ile tek ülkede sosyalizmi yaşatmak arasında birbirini olumlayan bir ilişki kurdular. Avrupa işçi sınıfı da başka bir yoldan, sendikal mücadele ve sosyal demokrat partilerin iktidardaki ve muhalefetteki etkinlikleri yolundan, önemli toplumsal haklar kazandı; dünya ölçü alındığında “yüksek” bir yaşam standardına ulaştı. Bu iki uçlu gelişme, Sovyet ve Avrupa sosyalizmlerini, 20. yüzyıl ortasında statükoyu korumada ortaklaştıran bir temel oluşturdu.  Bu ortaklaşmanın en açık ve olum­suz sonucu, dünya devrimi perspektifinin ve proletarya enternasyonalizminin Sovyet ve Avrupa sosyalist hareketlerinin kesimsel çıkarları karşısında ikinci plana atılması oldu.

 

 

Siyasal sınıf mücadelesi ve ekonomizm

Bir saptama-tezle başlayabiliriz: Dünyanın ilk ve bir dönem için tek kapitalist parçası olan Batı Avrupa’da işçi sınıfının sendikal örgütlenme ve mücadelesinin gelişmesi, esas olarak yenilgiyle sonuçlanan 1848 Avrupa devrimlerinin, yani siyasal sınıf mücadelesinin ürünüdür.

 

 

Yirminci yüzyılın başında,  kapitalizm emperyalist aşamaya geçtiğinde Avrupa’da işçi sınıfının sendikal örgütlenme ve mücadelesi de yükselişteydi. Milyonlarca işçiyi kucaklayan büyük sendikal örgütlenmeler dönemi ise esas olarak 1917 Ekim Devrimi’nden sonra açıldı. Yalnızca bir örnek: 1910’da İngiltere’deki sendikalı işçi sayısı 2 milyon 565 bin iken, 1920’de bu sayı 8 milyon 334 bine yükseldi.[1] Kapitalizm bir dünya sistemidir. Dünyayı sarsan Ekim Devrimi doğrudan ve dolaylı etkileriyle tüm dünyada işçi sınıfının siyasal, ona koşut olarak da sendikal-ekonomik örgütlenme ve mücadelelerine büyük bir itilim verdi. 1917 sonrasında Avrupa’da işçi hareketinin yükselişi, büyük ölçüde Ekim sosyalist devriminin, yani işçi sınıfının siyasal bir zaferinin yan ürünüdür.

 

Bu iki önemli deneyimden şu sonucu çıkarabiliriz: Sosyalist hareketteki derin yanılsamanın tersine, işçi sınıfının sendikal örgütlenme ve haklar kazanma mücadelesi asla ve tek başına “ekonomik” mücadelenin sonucu değildir. Daha açık ve kesin bir anlatımla, gerçek yaşam ve mücadelede kendi başına “ekonomik” mücadele diye bir şey yoktur!

 

Ne var ki, son çözümlemede siyasal sınıf mücadelesinin yan ürünü olan sendikal örgütlenme ve mücadeledeki yükselişle birlikte, “ekonomizm”in işçi sınıfı içinde giderek güçlenen bir eğilim olduğu açıktır.

 

Marx’ın erken uyarısı

İşçi sınıfı içindeki ekonomist ve sendikalist eğilim en kesin biçimde Lenin tarafından eleştirildi; Leninist siyaset ve örgütlülük bu eleştiri ve kopuş ekseninde inşa edildi. Ancak, Marx da, ekonomizmin henüz kendini reformcu ve kendiliğindenci bir pratikle Lenin zamanındaki boyutlarda ortaya koymadığı ama kendini duyurmaya başladığı bir zamanda, 1865’te bu soruna ve tehlikeye işaret etmişti. Ücret, Fiyat ve Kâr’da gündelik ekonomik mücadelenin abartılmaması gerektiğini, ekonomik mücadelenin nedenlere karşı değil sonuçlara karşı olduğunu, hastalığı sağaltmayıp geçici çareler getirdiğini, işçilerin “bu kaçınılmaz gerilla savaşlarına kendilerini kaptırmamalarını” yazmış ve şunları eklemişti: “İşçilerin şunu anlamaları gerekir ki, kendilerine tüm yoksullukları dayatan var olan sistem, aynı zamanda toplumun ekonomik yeniden yapılanması için gerekli maddi koşulları ve toplumsal biçimleri de yaratmaktadır. ‘Adil bir işgünü karşılığında adil bir ücret!’ biçimindeki tutucu belgi yerine, bayrakların üzerine şu devrimci belgiyi yazmalıdırlar. ‘Ücretlilik sisteminin kaldırılması!’ “[2] 

 

Marx, Felsefenin Sefaleti’nde ise, işçi sınıfının ekonomik istemlerle başlayan sınıf mücadelesinin giderek siyasal nitelik kazandığını yazdı. İşçi mücadelelerinin ilk amacı ücretleri korumaktır; ama kapitalistler buna karşı birleştikçe, işçi sınıfı için de “birliğin korunması, işçi ücretlerinin korunmasından daha gerekli hale” gelmektedir; mücadelede bir kez bu noktaya ulaşıldı mı, birlik siyasal bir nitelik almaktadır. (abç-HY) “Ekonomik koşullar ülkenin halk yığınlarını ilkin işçi haline getirir. Sermayenin dayanışması, bu yığın için ortak bir durum, ortak çıkarlar yaratmıştır. Bu yığın, böylece, daha şimdiden sermaye karşısında bir sınıftır, ama henüz kendisi için değil. Ancak birkaç evresini belirtmiş olduğumuz bu savaşım içinde bu yığın birleşir ve kendisini kendisi için bir sınıf olarak oluşturur. Savunduğu çıkarlar, sınıf çıkarları olur. Ama sınıfın sınıfa karşı savaşımı, politik bir savaşımdır”[3] 

 

Marx’ta ekonomik ve siyasal mücadele mekanik bir ayrımın değil, diyalektik bir birliğin konusudur.

 

Lenin’in ve Ekim’in katkısı

Lenin’in Ne Yapmalı? daki teorik ve siyasal müdahalesi ekonomizmi anlamada ve ona karşı mücadelede evrensel önemde bir katkıdır. Bu kitabı Lenin, daha sonra kendisinin de açıkça belirttiği gibi, esas olarak “ekonomistler tarafından bozulup büküleni düzeltmek” için yazmış[4] çubuğu bükmüştür. Burada, Lenin’in Ne Yapmalı? da formüle ettiği yaşamsal önemdeki görüşlerini yinelemeyeceğim. Bunlar bilinen ve çokça alıntılanan görüşlerdir. Bu yazının konusu açısından önemli gördüğüm iki noktaya değineceğim. Birincisi şudur: Lenin, işçi sınıfına siyasal sınıf bilincinin “dışarıdan” taşınması gerektiği konusunda aynı görüşte olduğu Kautsky’den çok önemli bir noktada ayrılmakta ve bu bilincin “sınıf mücadelesinin” değil “işçilerle işverenler arasındaki” “ekonomik mücadelenin” dışından üretilip taşınması gerektiğini söylemektedir. Bu çok önemli bir farklılıktır. Çünkü sınıf mücadelesi, bu mücadelenin taraflarının bilinçlerinden bağımsız olarak siyasal ve ekonomik olarak ayrışmış kompartımanlarda yürütülen bir mücadele değildir. Kendisi tam tersini yapar, yani ikisini tek/birleşik bir mücadele olarak yürütürken işçi sınıfına, parçalanmış kısmi alan mücadelesi dayatan burjuvazidir. Yabancılaşmış emek ve üretim süreçleri bu ayrımı nesnel olarak beslemekte, bu temelde ekonomizm işçi sınıfı içinde ekonomistler tarafından yeniden üretilmektedir. Ve ikincisi: Gelişmiş siyasal bilinç, aynı anlama gelmek üzere sosyalist bilinç sınıf mücadelesinden kendiliğinden üremez; ancak sınıf bilinci embriyonik düzeyde sınıf mücadelesi içinde belirir. Lenin’in sözleriyle: “…doksanların grevleri, bu dönemde işçi sınıfı hareketinin kaydettiği ilerlemeyi belirtmesi ölçüsünde ‘bilinçli’ diye bile tanımlanabilir. Bu, ‘kendiliğinden öğe’nin özünde embriyonik biçimde bir bilinçlilikten başka bir şey olmadığını göstermektedir.”[5]  Ve “…sosyal-demokratların görevi… ekonomik mücadelenin işçilerin arasında doğurduğu siyasal bilinç kıvılcımlarından yararlanarak işçileri sosyal-demokrat siyasal bilinç düzeyine yükseltmektir.”[6] 

 

Ekonomik-siyasal mücadele ilişkisinin özüyle ilgili bu kritik önemdeki anımsatmalardan sonra, konunun Ekim Devrimi pratiğindeki gözlerden kaçan önemli bir yönüne bakabiliriz.

 

Sovyetlerin Ekim Devrimi’nde oynadığı rol her türlü tartışmanın ötesindedir. Bir ayaklanma ve işçi sınıfı iktidarı organı olarak Sovyet örgütlenmesinin rolü Marksistler tarafından kabul edilmektedir. Burada dikkat çekmek istediğim nokta ise tam da bu yazının konusu olan ekonomik-siyasal mücadelenin birliği üzerinedir.

 

Bolşevik Partisi’nin, özellikle de Rusya’daki örgütlerinin 1905’lerde Sovyet örgütlenmesine ilişkin değerlendirmesi ve tutumu olumsuzdu. Sovyetlerin “siyaset dışı” bir örgütlenme olduğu, bu tip örgütlerin proleter bir çizgi izleyemeyecekleri görüşünden hareket ediyorlardı. Örneğin, partinin propaganda ve ajitatörler grubu adına P. Mendeleyev, “İşçi Temsilcileri Konseyi, siyasal örgütlenme olarak varlığını sürdüremez. Sosyal Demokratlar da varlığı sosyal demokrat hareketin gelişmesine zarar veren bu konseyden çekilmelidirler. İşçi Temsilcileri Konseyi, sendikal örgütlenme biçimi olarak varlığını sürdürebilir, aksi halde ortadan kalkacaktır” [7] diyordu. B. Radin, “Parti mi, Sovyet mi?” başlıklı yazısında Sovyetin partinin yerine geçmesinin söz konusu olmayacağını yazıyor, Sovyeti “siyasi yüzünü” ve “hangi siyasal programa yakın” olduğunu açıklamaya çağırıyordu.[8] Lenin bu görüşlerin parti basınında yer almasından sonra, 1905 Kasım’ında “Görevlerimiz ve İşçi Temsilcileri Sovyeti” başlıklı yazısında şu görüşü savundu: “Yoldaş Radin’in sorunu İşçi Temsilcileri Sovyeti mi, yoksa Parti mi biçiminde koyması yanlıştır. Karar kesinlikle şöyle olmalıdır: Hem İşçi Temsilcileri Sovyeti, hem Parti… Sovyet’in herhangi bir partiye tümüyle bağlanmasını önermek doğru olmayacaktır… İşçi Temsilcileri Sovyeti genel grev sırasında, greve bağlı olarak ve onun amaçları içinde doğdu. Grevi yöneten ve zafere ulaştıran kimdi? Tüm proletarya, bunlar arasında sosyal-demokrat olmayan işçiler de vardı. Bereket bunlar azınlıktaydılar. Grevlerin amaçları nelerdi? Bunlar hem ekonomik, hem siyasal amaçlardı. (abç-HY) Ekonomik amaçlar tüm proletaryayı, tüm işçileri, yalnızca ücretli işçileri değil, hatta kısmen tüm emekçi halkı ilgilendiriyordu. Siyasal amaçlar Rusya’nın tüm halkını, daha doğrusu tüm halklarını ilgilendiriyordu. (…) Proletarya ekonomik mücadeleyi sürdürmeli midir? Mutlaka. Bu konuda bir anlaşmazlık yoktur, olamaz da. Bu mücadele yalnızca Sosyal Demokratlar tarafından ve yalnızca sosyal demokrat bayrak altında mı yürütülmelidir? Öyle olduğunu sanmıyorum.” [9] 

 

Menşevikler Sovyetlere, “proleter bir özyönetim örgütü” bir parlamento gözüyle bakarken Lenin Sovyetlerde bir ayaklanma ve “devrim merkezi” görüyordu: “Bence İşçi Temsilcileri Sovyeti, siyasal önderlik sağlayan devrimci bir merkez olarak (abç-HY) çok geniş değil tersine çok dar bir örgütlenmedir… Sovyet, geçici devrim hükümeti için güçlü bir çekirdek seçmeli ve bu çekirdeği tüm devrimci partilerin ve tüm devrimci demokratların (elbette, yalnızca devrimci, liberal değil) temsilcileri ile pekiştirmelidir. Biz böyle geniş ve karışık bir bileşimden korkmuyoruz.”[10]

 

Bu alıntılardan sonra saptama ve tezi yazabiliriz:  Sovyetler ekonomik ve siyasal mücadeleyi birleştiren bir örgütlenmeydi.

 

Ekonomizmle mücadelenin olmazsa olmazı ekonomik ve siyasal mücadelenin birliğidir. Ekonomik-siyasal mücadele ayrılığının, “işbölümünün” izdüşümü olan “ekonomik mücadeleyi sendikalar, siyasal mücadeleyi partiler yürütür” klişesi artık sorgulanmalıdır.

 

Ekonomizmin önemli bir kaynağı, ona tepki çizgisinde gelişen, “politisizm” geleneğidir. Gelecek yazının konusu bu olacak.

 

28 Mayıs 2008


[1] Haluk Yurtsever, Özgürlük ve Örgütlülük, Yordam Kitap, İstanbul, 2007, s. 172
[2] K. Marx, Ücret, Fiyat ve Kâr, K. Marx-F. Engels, Selected Works, c. 2, s. 75
[3] K. Marx, Felsefenin Sefaleti, Çeviren: Ahmet Kardam,  Sol Yayınlar, Ankara, 1999, s.171-172
[4] Lenin, Toplu Eserler, İngilizce, C. 13, s. 107
[5] Lenin, agy. c. 5. s. 374
[6] Lenin, agy, c. 5, s. 415-416
[7] Agy. s.119
[8] Agy, s. 120
[9] Lenin, Collected Works, agy, c. 10, s. 19-20
[10] Agy, s. 23-24
 
< Önceki   Sonraki >