Yazdır E-posta
sen gelince

 

içinde büyürmüş deniz, bunu henüz öğrendim, şimdi

denizin içinde deniz solurmuş, avuç içinde denizin bir iç

çekilmiş çileler asla sevilmemiş

 

hoyrat mı demeli ellerime

düşünmeli miyim suretimi karbon takvim yapraklarıyla

içime düşmese zihnim

ben bir denizim ben bir denizim

 

karşıyaka! karşı kara! karşı hayat!

yaşadıkça uzuyor mı cehennem, sus

susadıkça ışık içine düşen bir şeydir

bak çıkılmış yokuşlar, yürüdüler bile!dir

 

 

kırılmış boynum kementleriyle

bilmediğim sevmediğim ellerin

tutan kim öfkemi neyin terazisi

aklımı hedef al mavzer kardeş

sola sola sola doğru

 

 

ruhu kaç kez kabarmışlar kavmi

büyütüyor kalbini, kendini kaç kez

boşluğa bırakmışların seferiyle

elleri kaç kez kireçten çıkıp

kaç kez kana girmişler zehirlerken hayatı

yanık genizlerde kaçışın dumanı:

gömün gömün heybesinde sefer olanı

 

 

neyle yıkanabilir uzun boylu bir çırpınış

sus bu kelime hoyrat ellerim gibi

sus incinir incecik bir kemik gibi dil

nasıl yıkanır bir ülke, evet,

huzurla doldur içimi sıcacık oh!, bil

bir ülke nasıl yıkanır baştan başa

pazarlar sokaklar çocuklar

sen gelince, şimdi kirlidir hepsi

 

 

onlar ki,

tek bir harfin alfabesini tırnaklarıyla

kor inkarların altından kazıdılar

bin kez değiştiren hayatı ve yüzünde tükürüğün izi

bin kez eleveren kendini: yediveren cehennemi

sayıyorum: yüzükleri gümüş, gülüşleri metal

horlanmış ve yaratılmışlar ve betondur dişleri

 

 

nasıl uzanabilirim hiç dokunmadığım bir kuytuya?

nasıl ayırd ediyorsam içimde izlerini, bu benim tek hünerim,

kaç ton çeker göğe yükselmiş bir çocuk

ki her iç izde o deniz, vur kantarına alçak aklım

ayaklarının önünde ağlamak

eksik bir mutluluksa hala

hala varsa ulanlar, küfürler düzülmüş dibinde bir çiçek gövdesinin

nasıl ayırd ediyorum içimde izlerini, söyle:

“onların geçtiği tek sokak unutulmuş

o sokakta tek sonbahar yaprağı

yalnız kurumuş mudur, söyle hiç geçmedikleri

o kör sokak boynundan mutlu mudur?”

 

 

kaç kurşun daha sanacak kaldırdığını kabuğu

kabarsın altında seyrelmeyen kanım

kaç kişi vardır hiç ölmemiş

hiç görülmemiş ölürken kaç çizgi

ağır bir metal gibi zehirle solunurken akşam

kanat çırpmış kaç kuşla görülmüş o büyük düş

ufku bilişlerimin, kaç genç rüyalarıyla dalmıştır yangınına

al sar bizi sıcağında erit ve savur yerin yüzüne lanet diye

 

 

akşam, yine akşam, yine akşam, değil!

yine kor yine ateş yine köz

‘ya yağmurlarınla yağ ya merhamet koy içime’

sus, öfke birer tetik ekle gözlerime

kartal kıl, pençe ver ellerime

yakarıyorum, yak beni, sıyır kemikten dişlerinle

 

 

kaç uzundur bir mevsim yoksan, yoksanız

kaç susuz yaz kaç kırbaç

toplanan bir değil beş değil bin değil

sayı değil top değil tüfek değil

akan ses, akan düş, akan mayıs

çok yağışlar altında tanınmış bir habis,

zaman, o bizden biri değil

 

 

dergahında ateş var, bizi kutsa

bir damla koy ölülerinin göğsüne

gör bak nasıl dirilir serencam

şatafat yer gök nasıl yarılır izle

nasıl boşanır şaşkınlık bir tufan gibi dizlerimize,

nasıl boşanır hiç kararmayan gözyaşları, sen gelince... 

 

Barış YILDIRIM

 
< Önceki   Sonraki >