|
Tanju Çavuş’tan Demet Akalın’a Türkiye atlası Memlekette neler oldu neler, şu son bir hafta on gün içinde. Dinleme skandalları mı istersiniz, keçiye tecavüz mü, hükümetin Kürtler’i gaplaması mı, Kürtler’in artık TRT’de Kürtçe’yi zaplayabilecek olması mı, Marks’ın dini mi, Tanju Çavuş mu, Demek Akalın’ın Diyarbakır sözleri mi, Çarşı’nın ‘tasfiyeci dalgaya’ kendini kaptırması mı... hangisini isterseniz yanar dönerli meyve tabağıyla alabilirsiniz önünüze. Kan pahasına komedinin tadını çıkarmak, sizin elinizde. Barış YILDIRIM Mermer mi mozaik mi? Yaşananlar ve yaşanmayanların arasında koca bir ülke. Bereketi çorak, çorağı bereketli. Bayilerinizden ısrarla isteyiniz. Ya da boş verin, onlar size gönderir nasıl olsa. Memlekette neler oldu neler, şu son bir hafta on gün içinde. Dinleme skandalları mı istersiniz, keçiye tecavüz mü, hükümetin Kürtler’i gaplaması mı, Kürtler’in artık TRT’de Kürtçe’yi zaplayabilecek olması mı, Marks’ın dini mi, Tanju Çavuş mu, Demek Akalın’ın Diyarbakır sözleri mi, Çarşı’nın ‘tasfiyeci dalgaya’ kendini kaptırması mı... hangisini isterseniz yanar dönerli meyve tabağıyla alabilirsiniz önünüze. Kan pahasına komedinin tadını çıkarmak, sizin elinizde. Bir de memleket ötesi memleket var tabii; bunlara, Che Guevera’nın heykelinin 55 yıl sonra Arjantin’e dönmesini de ekleyebiliriz, ayrı bir parantez olarak. ‘O biçim demokrasi annadın mı’ Önce dinleme... Malum, anayasa mahkemesi başkanı, “vallahi bunlar beni izliyor” diyerek polisten kıllandığında, narkotik şubenin başka bir iş için bölgede olduğu açıklanmıştı, kimse inanmadı tabii. Ama memlekette, inandırmak mesele değil, eğer söyleyebilecek bir sözünüz varsa, sonsuza kadar konuşabilirsiniz. Sonra CHP’nin de dinlendiği iddia edildi, bir ihtimal MHP’nin de. Sonra koptu kıyamet, vay efendim bu nasıl demokrasiymiş: İktidar pişkinliği şunu ima etti tabii hemen: o biçim. Cemil Çiçek, dinlendiğini iddia eden Önder Sav’a “peygambere laf ettin özür dile” bile diyebildi, iddiaları reddederken, uyanık politikacı şivesiyle. Halbuki “kuzum dinlenmeyen mi var memlekette ve hatta dünyada” diyebilecek bir konumdayız. Daha önce de bir başka vasıtayla söylemiştik: MİT, JİTEM, Polis, Genelkurmay, kuvvet komutanlıklarının ayrı ayrı istihbarat ağları bulunuyor ülkemizde. Sağda solda bu istihbarat raporları da çıkabiliyor ansızın. Yabancı istihbaratı da işin içine katarsak, dinlenmeyen mi var? sorusuna cevap nettir: gerek duyulan herkes dinlenir. İktidar dinlenmiyor mu sanki. Mümkün değil. Türkiye, güçsüzlüğünün, kendi içinde yürüttüğü kıyımın bir neticesi olarak sürekli kendi içine dönen bir zulüm ağına sahiptir. Haksız şekilde elde edilen rant, elden gitmemelidir. Tüm güç odakları da bu hesap üzerine kurmaktadır işleyişini; bilmektedirler ki elde ettikleri haksızdır ve her an uçup gidebilir; şu ya da bu şekilde. TÜSİAD patronlarının emrinde olan istihbaratçı olması bu memlekette, çok mu akla aykırıdır sanki; aksine olmaması düşünülemez. Faşizm, dinlemenin gerçek olmasından ileri gelmez; dinleme olanağından ileri gelir. Mahkeme kararına ihtiyaç olsa da yasal olarak; telefonda biri arkadaşına “birader arabayı genelkurmayın önüne park ettim, 10 dakikaya patlar” şakası yapsa, görür mahkeme kararını. Her şey gibi bu yasalar da sahte ve oyundan ibarettir. Bunu bilmeyen olmadığı gibi, mevzu işgüzarlıktır. Karşı çıkılan telefonların dinlenmesi değil, kulağın sevilmeyişidir. Ayrıca Önder Sav’ın genel vali ile görüşmesi de enteresandır; cumhuriyet bürokrasi ilişkileri açısından. Zap olmadı Gapla Dinleme olayı tek malzememiz olsaydı, sıkıcı bir ülke olurdu Türkiye. Ama bir de dinletme sorunu var, hükümetin. Örneğin Erdoğan gitti Diyarbakır’a gıyabında Osman Baydemir’i hakladı. Neymiş, kendisini karşılamamış. PKK’ya terörist mi dedi de Baydemir, onun seni karşılamasını istiyorsun sorusu bize şunu gösterir: Ortalama Türk’ün partisinin ve kendisinin başbakanı, ortalama Kürt’ten ortalama bir beklenti içerisindedir. Ben istediğini yaparım, sen benim dediğimi yapmakla yükümlüsün. Mecliste elini sıkmam şov yaparım, sesini çıkarmamalısın, buraya gelirim, seninle yanyana gelerek şov yaparım yine ses çıkarmazsın. GAP’ı tepene yıkarım ses yok, Zap’a ağzımın suyunu akıtırım ses yok, GAP’a su pompalarım yine ses yok; Hasankeyfi de yıkarım kime ne? 16 Milyar YTL değerinde bir yatırım yapılacakmış GAP’a. Niye, Kürtler doysun da yemeğin ağırlığıyla uyusun diye. Ya kusarsa Kürtler, ya küsmüşse Kürtler. Başbakan’ın derdi o değildir. Üç kağıtçılık konusunda hepsi birbirinden kıdemli bakanlarıyla vereceği pozun, alacağı oyun, bunları pazarlamanın derdindedir. Ortalama Kürt bunu çok iyi bilmektedir. Ne mutlu Demet Akalın dinleyene Kürt sorunu bununla da kalmadı. Tenezzül edip dinledikleri, Diyarbakır’ın en çok dinlenen ikinci ‘sanatçı’sı yaptıkları Demet Akalın, Kürtlere çok iyi bir ders verdi. Sonra kariyerinin bitecek olması korkusuyla çökmüş ve makyajsız, olanca çirkinliği ve antipatikliğiyle çıkıp özür diledi. Malum, kendisi konserinde bir türlü havaya giremeyenlere “Diyarbakır’dan mı geldiniz dağdan mı?” sorusunu sormuştu. Bunun üzerine Diyarbakırlılar, Akalın’ın posterlerini falan yırtıp, albümlerini piyasadan çektiler. Konu şimdi unutturma aşamasında. Güner Ümit isimli sunucu hayvanının yaptığı Kızılbaş esprisi gibi sonuçlanmasından korktu tabii sanatçımız. Şimdi de kendisine ders çıkarıyordur: “Daha profesyonel olmalıyım”. Ama düşmeyecek tabii yakamızdan, şu profesyonellik belası. Tanju Çavuşlar ölmez Kürt meselesinden başlamışken gidelim. Şemdinli’nin meşhur çavuşu Tanju Çavuş, tokatlamaya devam etmekteymiş, duyulana göre. Kendisi Yaşar Büyükanıt’ın çok iyi çocuklarından birisi olarak, suçüstü yapılan askeri mühimmatı inceleyenlerin üzerine ateş açmış ve bir kişinin ölümüne neden olmuştu. Çok sürmedi, serbest bırakıldı kendisi; tosunlara dokunulmaması, tosunların bekası için önemliydi tabii ki. Sonra birden gözümüze kaçtı hem soyadı, hem rütbesi Çavuş olan kötü şaka. Aydın’ın Söke ilçesinde iki ay önce kayıplara karışan bir kişi, meğer en son bizim Çavuşla görülmüş ve sanki yer yarılmış da yerin dibine girmiş. Mevzu ise bir araba satım işi. Muhtemelen gözönünde olmasın diye gönderildiği cephe gerisinde de özel savaşta öğrendiği taktikleri uygularken, hızını alamamış demek Tanju Çavuş. Oysa Korkut Eken gibi tencere tava satabilir, en azından bu süsü kendine verebilirdi. Bu arada, hiç yakışıyor mu Korkut Eken gibi efsane bir isme tencere tava satmak. Kendisi operasyonlarla ilgili Ankara’daki dükkanından arkadaşlarını arayıp bilgi alışverişinde bulunduğunu söylüyordu; (abi müşteri geldi ben seni yine ararım akşama, Zap’a dikkat edin abi). Hey gidi koca Cumhuriyet, kimlerin postalı geçmedi ki üzerinden... (Ata da uyanmadı gitti) Halkın işi başından aşkın Pekiyi tüm bunlar olurken insanlarımız ne yapıyor dersiniz. Malum yaz geldi, işler yoğun. Sahil kesimindekiler turistleri kesiyor (gözleriyle), bir punduna getirirse de neler neler. Ama tabii turist bulamayanlar da var. Onlar keçiyle idare ediyor. Kalanlar ise başlamak üzere olan Avrupa Şampiyonası’nı iple çekiyor, İmparator Terim ve öğrencilerine sayıp sövmek için. Kazara başarılı olurlarsa da baştacı olacaklar tabii. Neyse biz keçimize dönelim. Emekli öğretmen ve içi hayvan sevgisiyle dolu bir güzide ortalama Türk, 60 yaşındaki Aydın Didimli Necati Ö. (soyadını nokta ve başharfiyle veriyor basınımız niyeyse), çobanlara pusu kurar. Çobanlar koyunları otlatırken, 5 keçiyi de kaçmasınlar diye ağaca bağlar. Sonra dolaşırken bir fark eder ki hıyar ağasının teki keçilerden birine tecavüz ediyor. Hemen bir veteriner getirilerek hayvanlar kontrolden geçirilir ve keçilerden birisinin hem tıraş edildiği hem de tecavüze uğradığı belirlenir. Adamın, çoban arkasını döner dönmez tıraşlı bir tecavüze kalkıştığı düşünülürse, bu işte bayağı bir deneyimli olduğunu da düşünebiliriz elbette. Haber vitrini sitesinden aktarırsak olayın devamı şöyle: “Necati Ö., "Hayvanları çok seviyorum. Keçiyi sevmek için yaklaştım, onunla oynuyordum, görenler yanlış anlamış" dedi. Sorgusundan sonra keçiye tecavüz suçlamasıyla adliyeye sevk edilen Necati Ö., tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. İki hafta önce tatil için yazlığına geldiği belirlenen Necati Ö., serbest kaldıktan sonra ortadan kayboldu. Tecavüz edilen keçinin sahibi Mehmet Sarı, "Bu olay karşısında şoke oldum. Tecavüz etmeden önce hayvanın tüyleri de kesilmiş. Bu tam bir sapıklık. Bu işin peşini bırakmayacağım" dedi.” Kalbi kırık çarşı Ortalama Türk’ün geri kalanı dediğimiz gibi futbol peşinde. Tabii futbol deyince, Türkiye’de akla gelen en güzel şeylerden birisi de Çarşı. “Bu alemde iki büyük var: Biri Beşiktaş diğeri 70’lik rakı” sloganıyla, anarşist A’sı ile bilinen çarşı kendisini fesh ettiğini açıkladı. Herkes şaşırıp üzüldü tabii ama, İnönü stadında atılan ‘Satılık Çarşı’ sloganının, fesihte önemli olduğu yönünde bir ortak kanı var. Bu yıl biraz sorunlu başladı. Sinan Engin isimli mafia uzantısı yeniden kulübe geldiğinde “Çarşı Sinan Engin’e Karşı” pankartı açılmış, Çarşı liderleri Sinan Engin’le biraraya gelince de “Çarşı tükürdüğünü yaladı” durumuna düşmüştü. Her hafta sosyal bir konuyu gündeme alan ve giderek kulüpten ve futboldan önde gelen bir ‘kolektif kültür’ halini alan Çarşı, daha sonra bir cinayetle sarsılmıştı. Pankart açılması olayında yer alan ve evinde ölü bulunan bir genç taraftar (bu çocuk, fener taraftarıyla yaptığı kavgalarla biliniyormuş) şok yaratmıştı. Ancak çocuğun mafyayla ilgisi olduğu söylentisi olayı kapatmaya yetmişti. Kör futbolcu transferi de dahil her türlü rezaleti yapan, Liverpool’dan 8 yiyen takımın yöneticilerine bir kez protestoda bulunmayan Çarşı bu kez de satılmış olmakla suçlanınca işler çığrından çıkmıştı. Ama bu açıklama herkesi de tatmin etmedi. Örneğin bazı kesimler, Çarşı’nın hakikaten satılık olduğunu ve yönetimin önünü açtığını düşünüyordu, diğerleri ise daha büyük bir plandan şüpheleniyor. Buna göre endüstrileşen futbol camiasında futbola operasyon çekiliyor, taraftar grupları dağıtılıyordu; müşteri, para kazandıran taraftar lazım artık takımlara. Ne oldu bilmesi zor ama Çarşı’nın yarattığı kolektif tavrın daha da yayılmasına vesile olmasını ummakla bitirelim bu bölümü. Marks yaşasaydı müslüman ederler miydi? Memleketin yelpazesinden bir başka konuda Radikal’in yazı daha doğrusu tartışma dizisi. Marks ateist miydi? Malum, Marks’ın ölürken Marksist olmadığını iddia eden bir rivayet vardır. Nedense bu tür kült insanlar hep ölmeden önce çok önemli bir şeyler söyler. Örneğin Mustafa Kemal’in ölmeden önce İsmet Paşa’nın kellesini istediği söylentisi vardır. Ama yaverleri durumu idare etmiştir (‘nasılsa ölecek, ne dediğini bilmiyor, gidip kesmeyelim İsmet’in kelini’ diyerekten). Bir başka rivayete göre de Ata ölüyor diye Paşa Dolmabahçe’ye koşmak istemiş ama onun yaverleri de onu bırakmamışlardır, “Aman paşam, alırlar kellenizi” diye. Neyse, Radikal’de de tartışma Marks’ın din konusundaki görüşleri. Marks aslında ateist değildi de, Marks’ın ateizmi şuydu da buydu da diye, kendimi zorladığım halde okuyamadığım bir yazı dizisi. İçeriği değil de polemiğin kendisi enteresandı. Marks’ın 200 yıl sonra bilinemezci olduğunu keşfetmeyi başarmak, insanlığa ne kadar büyük bir hizmet olurdu bilmiyorum ama bu sorunun neden önemli olduğunu anlamadım gerçekten. Bir düşünsel aktivite olarak da lüzumsuz gibi durdu. Diyelim ki ikna olduk ki Marks ateist değildi, eee, sonra ne gibi bir tepki vereceğimiz düşünülüyor ki? ‘Don’t cry for me Argentina’ Yeri gelmişken Arjantin’e doğru açılalım. Arjantin’in Rosario kentine Che’nin heykeli dikildi. Che’nin doğduğu yerde doğum gününde resmi açılışı yapılacak. Tarihin en kanlı darbelerinden birisiyle, en büyük acılara gark olmuş güzel ve latin ülke Arjantin, itibarını kendisine iade ediyor. Çünkü orada bizim topraklarımızda pek de gelişmemiş olan bir duygu hala güçlü ve güzel, en azından bize göre. İşte yazımızın sonu, bizde ne olduğuna değil de ne olmadığına bakan bu duyguyla sona eriyor: adalet duygusu. Adil olmak Bilim insanları, maymunun beynine kablo bağlayıp ucunda yiyecek olan (o yiyecek de tabii ki muz) bir robotu beyin komutuyla çalıştırıp çalıştırmadığını araştırmış ve insanlık için müspet sonuçlar elde etmiş (maymuna ne?). Bu aynı bilim insanları, bir süre önce de adalet duygusu üzerine bir araştırma yapmışlar. Araştırma sonucunda elde ettikleri şey ise adaletin, daha doğrusu adil olmanın bir bilinç değil de duygu işi olduğu, duygusal bir sürecin adil olmakta belirleyici olduğu. Nasıl olduğunu tam olarak bilim insanları açıklayabilir ancak şunu söyleyebiliriz ki, insanlara bir takım durumlarda nasıl kararlar vereceklerine ilişkin sorular soruluyor ve bu sırada, tıpkı maymunlar gibi, beyinleri görüntüleniyor. Ve o da ne, adil şekilde davrananların beynin duygu ile (gereklilik değil) çalışan bölümlerinin dominant olduğu fark ediliyor. Peki ne anlama geliyor bu? Bize gerekli olan şeyin, sevdiğimiz, savunduğumuz belki de tek şey olan adalet duygusunu, nasıl savunmamız gerektiğini. Bence evet, maymunca savunmak gerekiyor adalet duygusunu; duygu olarak, muz gibi, hava gibi, su gibi; bilime, bilmeye yem etmeden, maymun olmadan. 1 Haziran 2008 |