Yazdır E-posta

Türkiye’de “ifade özgürlüğü” 

Av. Eren KESKİN 

Türkiye’de, düşünce ve ifade özgürlüğünden söz ederken; hangi düşüncenin ifade edilmesi yasaktır sorusuna vereceğimiz cevap, aslında sistemin gerçek yapısını açığa da çıkaracaktır.  

Türkiye’de, sistem tarafından yaratılmış ve kitlelere dayatılmış olan resmi ideoloji,  beyinleri adeta dumura uğratmıştır. Türkiye bir bakıma da, “düşünmeyenler”, “gerçeği aramaya çalışmayanlar” ülkesidir. Kendilerine dayatılan yalanları sorgulamaya yani düşünmeye başlayanlar ise, sistem tarafından “düşman” ilan edilirler.  

Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşundan itibaren tekrarlanan “Kurtuluş savaşı”, “Yeni Cumhuriyet” gibi kavramlar, bir yalanın simgeleridir.  

Türkiye Cumhuriyeti devleti bir askeri cumhuriyet olarak kurulmuştur. Ve asıl olarak, Osmanlı’nın ve özel olarak ta İttihat Terakki Cemiyeti ve onun siyasi dayanağı olan “Türk İslam Sentezi”nin bir devamı niteliğindedir. Kitlelere bir kahramanlık simgesi olarak sunulan “Kuvayi Milliye” hareketinin çoğunluk unsurları, 1915 Ermeni soykırımını gerçekleştiren Teşkilatı Mahsusa birimlerinden oluşuyordu.   

Ve cumhuriyeti kuran kadroların büyük bir bölümü İttihat Terakki mensuplarıydı.  

Cumhuriyetin bir “devrim” niteliğini taşımadığının en büyük göstergelerinden biri, Lozan Antlaşması gereği, Türkiye cumhuriyeti devletinin “Osmanlı İmparatorluğunun borçlarını” sözleşme gereği devralmış olmasıdır.  

Yani gerçek, doğuştan itibaren ve asıl olarak ilkokul eğitimiyle yoğunlaşarak bize dayatılan gerçeklerden çok farklıdır. Ancak; bu gerçeği görenler, bu gerçeği sorgulayanlar ve bu gerçekle hesaplaşmak isteyenler, Türkiye’nin “düşünce suçlular” olurlar.  

Başta da söylediğim gibi, Türkiye cumhuriyeti bir “askeri cumhuriyet” olarak kurulmuştur. Ve bu yapı, hiç değişmeden bugüne dek gelmiştir. Bugün de, Türkiye’nin “iç” ve “dış siyaseti” asıl olarak Genelkurmay Başkanlığı tarafından belirlenmektedir. Yasama, yürütme, yargı kurumları ve büyük medya bütünüyle militarizme bağlıdır.  

Türkiye’de ordu, bazı “aydınların,” çok demokratik buldukları 1961 anayasasının bir “hediyesi” olarak OYAK ile sermayenin de sahibi olmuştur. Ordu, onlarca değişik alanda ticaret yaparak günbegün sermayesini de genişletmektedir. Silah ve sermayenin aynı elde toplanmış olması, sistemi daha da ürkütücü kılmakta ve “kırmızı noktalar” derinleşmektedir.  

Türkiye’de, yönetime gelen hiçbir hükümet “iktidar” olamamakta, askerlerce hazırlanıp önlerine konulan “milli güvenlik siyaset belgesi” o hükümetin de “zorunlu programı”nı oluşturmaktadır. 

Düşünce ve ifade özgürlüğünden söz edebilmemiz için, yerleşik militarist sistemin bize dayattığı, “kırmızı noktaları” özgürce tartışabilmemiz gerekiyor.  Edward Said’in dediği gibi, “Entelektüel kriz çözmez, kriz çıkarır”. İşte, yaşadığımız topraklarda bazı insanlar çıkıyorlar ve henüz sorgulanmasına izin verilmeyen “kırmızı noktaları” sorguluyorlar.  

Bu kırmızı noktalardan biri de tabii ki “Ermeni meselesi” Türkiye Cumhuriyeti devleti, kuruluşunda Lozan antlaşması ile Osmanlı ve buna bağlı olarak İttihat Terakki yönetiminin parasal borçlarını devraldı. Ama Ermenilere karşı olan “özür borcunu” devralmamakta direniyor.  

Kişisel olarak; benim Ermeni sorunu ile karşılaşmam henüz politikayı öğrenmediğim, çocukluk yaşlarıma rastlıyor. Henüz çok küçüktüm. Babamın ikiz kardeşi olan amcam, bir Ermeni kadını sevmişti. Kadının adı Jozefin’di. Ancak, adeta bütün ailenin taptığı, hukukçu ve vali emeklisi olan ve çevresinde “çok demokrat” bir kişi olarak tanınan dedem, amcamın Jozefin ile evlenmesine bir “kayıt” koyarak izin verdi. Jozefin’in ismi Hülya olacak ve dini de İslam olacaktı. Bu kaydı, daha o yaşlarımda sorgulayamaya başladım. Bir insana kendisi olmaktan vazgeçmeyi dayatmak ne kadar korkunç bir şeydi. Gerçi, o tüm aile için hep Jozefin olarak kaldı, ancak bu olay benim hayatımda ki “ilk” ve “en büyük soru işareti” oldu!  

Zaman geçtikçe ben solcu oldum. Ancak, şunu gördüm ki, Türkiye’de kendilerini solcu olarak tanımlayanlarda aslında resmi ideolojiden çok etkilenmişlerdi. Militarizmin kırmızı noktalarını adeta kabullenmişlerdi.  

Üniversite yıllarımda, “resmi tarih dışı” kitaplar okumaya başladım. Ve Ermenilere uygulanan korkunç soykırımı öğrendim.  

Aslında, devlettin ve toplumun yüzleşmek istemediği “kapkara bir günahtı” bu. Okudukça, İttihat ve Terakki zihniyetinin ve Türkleştirme politikasının nasıl da bu toplumun genlerine işlediğini gördüm. Her yenilgi, bu toplumu daha da şovenleştiriyordu. Aslında Ermeni soykırımının ardında da yenilgiler vardı.  

İttihat ve Terakki yönetimi, iktidara geldiği andan itibaren zaten azınlıklara karşı “yok etme” politikasını uygulamayı hedeflemişti. Özellikle Osmanlı-Rus savaşının başlamasıyla birlikte Ermenilere yönelik” zor harekâtı” gündeme alınmıştı. “Ermenilere yönelik saldırılarda, 1914 Aralık-Sarıkamış Yenilgisi tam bir dönüm noktası teşkil etmekteydi. Şubat 1915’de verilen bir emirle, önce ordudaki tüm Ermeni askerler silahsızlandırılmıştı ve bunlardan işçi birlikleri kurulmuştu. Yol yapımı ve eşya taşımada kullanılan bu birlikler ya açlık ve soğuğa terk edilerek ya da katledilerek imha edileceklerdi. İkinci büyük dalga Van olaylarından sonra geldi. Ve 24.25- Nisan da bu olaylar gerekçe gösterilerek başta İstanbul olmak üzere geniş tutuklamalara gidildi.” (Taner Akçam-Ermeni sorunu S.142–143) 

Daha sonra ise, binlerce kez okuduğumuz, okurken insanlığımızdan utandığımız, korkunç ve acı olaylar gerçekleşti.  

Aslında, Türkiye cumhuriyeti devletinin de azınlıklara yönelik yok saymacı ve provokasyoncu tavrı, İttihat ve Terakki zihniyeti ile çok büyük benzerlikler taşıyordu. Artık, Teşkilatı Mahsusa’nın yerini özel harp dairesi almıştı. Hepimizin acıyla hatırladığı, 6–7 Eylül olaylarını bizzat bu olayları gerçekleştiren, teşkilatın başındaki kişi şöyle anlatıyor; Yıllar sonra konuşan başka bir isim daha vardı; Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu. Olaylar başlamadan birkaç gün önce İstanbul’a gelen ve sonradan Özel Harp dairesinin başına geçecek olan Sabri Yirmibeşoğlu, 1991 yılında gazeteci, Fatih Güllapoğlu’na 6–7 Eylül olaylarının Özel harp dairesi örgütlemesi olduğunu anlattı:

   Sonra 6–7 Eylül olaylarını ele al!

   Pardon Paşam anlamadım!

   6–7 Eylül olayları mı?

   Tabii. 6–7 Eylül’de bir Özel harp işiydi ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. (Ecevit Kılıç, Özel harp dairesi S. 93)   

İşte bu kadar. Özel Harp dairesinin başındaki kişi, gerçeği fütursuzca açıklıyor. Ancak bizler, yani devlettin bize dayattığı resmi tarih yalanını sorgulayanlar, bunları söyleyince düşünce suçlusu oluyoruz. 

Bugün, düşünce suçunun simge maddesi olan, Türk Ceza Kanununun 301. maddesi ve ona benzer diğer maddelerin temelinde yatan işte bu “Resmi tarih yalanını” devam ettirebilme endişesidir.  

Aslında yeri gelmişken şunu da belirtmek isterim ki, düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki tek engelin, TCK 301. madde olduğu düşüncesi çok yanlıştır. Özellikle, 1980 darbe anayasası ve özellikle onun 26. maddesi varoldukça, Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğünden söz etmek mümkün değildir.  

Sistemin, bize dayattığı kırmızı noktalardan biri, belki de en önemlisi ve hatta Türkiye’nin temel meselesi olan, Kürt meselesidir.  

Bu konuyu doğru değerlendirebilmek için, “Kürdistan meselesinin” derinliğine incelenmesi gerektiğini düşünmekteyim. Çünkü bana göre asıl mesele, “Kürt meselesi” değil “Kürdistan meseledir”. Ortadoğu’da ve Dünya’da birçok ülkeyi yakından ilgilendirmektedir.  

Türkiye açısından Kürt meselesine bakacak olursak, uygulanan Kürdistan politikasını ikiye ayırmak gerektiği düşüncesindeyim.

Birinci dönem, “mütareke döneminden” başlayıp, Erzurum ve Sivas kongreleriyle devam ederek, Misakı Milli ve Lozan antlaşmasına kadar geçen dönem, ikinci dönem ise, Lozan antlaşmasından günümüze dek uzanan dönemdir.  Birinci dönem de İttihat Terakki süreciyle de bağlantılı olarak Kürdistan’a yönelik “Osmanlıcılık” ve “İslamcılığ’ın” ön planda tutulduğu “Türkleştirme politikasının” ise nispetten daha geride tutulduğu görülmektedir. Bu dönemde Kürtler’e adeta Türk ulusunun ortağı oldukları ifade edilmekte, ancak asıl amaç olan, Kürdistan’ı ele geçirme ve Kürtler’i Türkleştirme politikası gizlenmektedir.  

Lozan’a gelindiğin de ise durum tüm gerçekliği ile açığa çıkar. İsmet İnönü, Lozan konferansında “Ben Türklerin ve Kürtlerin temsilcisiyim” derken, büyük bir ‘yalan’ söylemektedir aslında. Lozan sonrası her şey değişir. Artık, Kürtleri inkâr dönemi başlamıştır. 27 Ocak 1925’de Türk ocakları merkezinde konuşan İsmet İnönü şunları söylemektedir; “Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız. Vatana hizmet edecekler de arayacağımız evsaf, her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır”. 

İşte, Türkiye’nin bugüne dek devam eden Kürt politikası İsmet İnönü’nün bu “son derece açık” sözlerinde “gizlidir”.  

Artık Kürdistan “ayrı bir hukukla yönetilecektir” Takriri Sükûn Yasası, İzale-i Şekavet Yasası, Tunceli Yasası, İskân Yasası, Olağanüstü Hal Bölge Yasası, Sansür Sürgün Kararnameleri bugün hala uygulamada olan Kritik İller Yasası “Kürtlerin görünmeyen anayasaları” durumundadır.  

Devlet, çeşitli korkularla toplumu bir yalanın içine hapsederek, üzerinde yaşadığımız toprakları yönetmeye devam etmektedir. Ve bu konuda çözüme dair farklı bir görüş üretilmesi, 301 ve ona benzer maddelerle engellenmektedir.  

Sistemin kırmızı noktalarından bir diğeri de Kıbrıs meselesidir. Özellikle 1974 askeri çıkartması ardından, Türk militarizmi ve Kıbrıs’ta kurulan gizli teşkilat “Türk Mukavemet Teşkilatı”nın bir üyesi olan Rauf Denktaş ve ekibinin eliyle sürdürülen politika bugüne kadar hep eleştirilmesi yasaklanan bir konu oldu.  

Ancak; artık dünyanın değiştiği bir gerçek! Türk militarizminin Ermeni sorunu, Kürdistan ve Kıbrıs meseleleri veya otoriter laiklik açısından kitlelerle dayattığı politikalar, artık dünya ölçeğinde eleştiri görüyor. 

Türkiye, en önemli müttefiki, ABD ile Ortadoğu politikalarında çelişki yaşıyor. Ayıca, yanıbaşında yavaş yavaş bir Kürdistan devleti kuruluyor. Ermeni soykırımı bütün dünyada tartışılıyor. 

Aslında, sistem muhalifleri açısından çok önemli bir süreçteyiz diye düşünüyorum. Ancak, muhalefetin durumuna baktığımızda, durumun hiç de iç açıcı olmadığı ortada. “Resmi Tarih tezi”, “Resmi ideoloji” muhalifleri de o kadar belirlemiş ki, mücadele bir türlü doğru yöne kanalize edilemiyor.  

Demokratikleşme ve sivilleşme konusunda iç talebin bu denli eksik olması, ancak totaliter bir devlet anlayışının toplumu da ne kadar totalitarize ettiği gerçeği ile açıklanabilir. 

Hannah Arent’in söylediği gibi, “Total terör insanları birbirine ezdirerek aralarındaki alanı yok eder. Kendilerini ayrı bireyler olarak göstermeyen, kendiliğinden harekete geçme imkânından yoksun insanların bir kişi olması ya da bir kişi olarak davranması olanaksızdır 

Bizim de temel sorunumuz bu. “Doğru bireyler olamadan, doğru örgütlerde kuramıyoruz” Ve böylece doğru taleplerin yüksek sesle dile gelmesi pek mümkün olmuyor.  

Ancak, umutsuzluğa düşmemek de gerekiyor. TCK 301. maddede yapılan ”komik” değişiklikten sonra bir Alman gazeteci bana” kendinizi artık özgür hissediyor musunuz?” diye sordu. Verdiğim cevap şu oldu;”Ben zaten düşüncelerimi özgürce, hiçbir oto-kontrol uygulamadan ifade ediyorum”, “Değişmesi gereken ben veya benim gibiler değil, bize bu yaklaşımı dayatanlardır”.  

15 Haziran 2008

 
Sonraki >