Yazdır E-posta

Liberal mi ortodoks mu? Sizin solunuz hangisi?

Eylembilim okullarda okutulur mu?

 

Solcular ne yapmasa da ne yapsa. Bir kaç atış, bir öneri

 

Aynel ÖMER

 

Radikal gazetesinin tartışı-yorum köşesinde yayımlanan makalelerde memleket solunun durumuna dair görüşler göze çarpıyor.

 

Takip edebildiğim, görebildiğim kadarıyla bunlardan ilki, ya da benim gözüme çarpan ilki, Marks’ın ateist olup olmadığı üzerine kaleme alınan bir yazıydı. Daha sonra da pek çok isim, çoğunluğunu da çeşitli üniversitelerde araştırma görevlisi olan ‘genç olsa gerek’lerin oluşturduğu kalemlerden memleket meselelerine, özellikle de solun haline ilişkin değerlendirmeler okuyoruz.

 

Bu tartışmanın neden akademisyenler ve yazarlarla yapıldığını burada sormak gerekiyor kuşkusuz. Ve yine kuşkusuz, onların bu tartışmanın içerisinde önemli bir şekilde yer alması da gerekiyor. Ama akademizm belasına karşı önlemlerimizi nasıl alacağız sorusunu tartışmak gerektiği de bir o kadar kuşkusuz.

 

İnternet sitesinin tasarımı ya da benim beceriksizliğim nedeniyle eski yazıları bulamadığımdan hakkınca bir yazı olmayacak belki. Ama yine de konunun önemi, ‘kör topal’ olsa bile (ah şu egemenliğin-normalliğin dili) bazı şeyleri söylemeyi gerektiriyor.

 

Ezberimiz bozulmadı ama sıtkımız sıyrıldı

Malum, ülkemiz ağır bir tartışma, kriz ortamından geçiyor. Ülkede bir yandan büyük bir baskı, faşizan bir ortam var; öte yandan da isteyenin istediğini bir şekilde söyleyebildiği; söylenenin ansızın bangır bangır bağıran bir ortama dönüşebildiği bir hal yaşanıyor. Toplu delirmenin güzel taraflarından birisi de bu olsa gerek. Öte yandan, ülkedeki güç odaklarına yeni bir ayar vermeyi planlayan neo-liberal odakların çalışmaları ve konumlandırmaları da çok önemli. Örneğin bir ezber bozmak lafı moda oldu ki sormayın gitmesin. Sosyalist basından İslamcı gazetelere, futboldan Kürt sorununa kadar birileri hababam ezber bozmaya yelteniyor. Ezber bozma iddiasında olanların büyük bölümü ezberi pek bozamasa da; ezber bozmanın suyu çıkacak kadar yaygınlaşması, ezberlerin bozulmasına ortamın fena halde hazır olduğu ve bunun arzulandığı anlamına geliyor. Bu durum da solculara koyuyor tabii, çünkü devrimci-toplumcu bir hareketin yatağıdır bu durum. Ama öyle olmuyor ve akademisyenlerimiz de bunu tartışıyor: Sol niye yok? Sol açısından klasik bir beklenti var: Sol biraraya gelsin. Kim bu sol? Örneğin bazı sosyalistlerin ‘şovenist’ diye eleştirdiği TKP de, ‘ortodoks ve marjinal’ olarak eleştirilen irili ufaklı yapılanmalar da aynı solun içinde mi? Bugüne kadar birleşmemiş bu hareketler, bugün niye birleşsin? Bir diğer soru ise etkinliğini giderek artıran ve AKP ile olan ittifakında sorun yaşayan liberal solcular. Bu kesime en çok ‘ortodoks’ solcular karşı çıkıyor. Çağdaş Fransız filozoflarının felsefelerini temel hat olarak benimsemiş bu gruba yapılacak eleştiride bulunmak da izledikleri rotaya şu ya da bu oranda destek vermek de mümkün. Öte yandan liberal solcularımız, ortodoks solcuların genel olarak tutumundan ve değişmemesinden de şikayetçi.

 

Liberaller vs Ortodokslar

Ama öncelikle tartışma noktası şurası: Liberal solcular, ortodoks solcu olarak gördükleri kesimi eleştirirken; tamamen bir kısır döngüye kapılıyorlar. Birincisi ortodoks sol dediğimiz kesim esasen bir hayaleti ifade ediyor, liberaller açısından. Çok güçlü kitle bağları bulunmayan, önemli bir hareket gücü taşımayan ancak uzun süredir düşünsel varlığını korumuş gruplar ve bu grupların oluşturduğu yelpaze çok geniş. Öte yandan, bu gruplar yapılacak bir yeni şeyin önünde durma yetisine de fiziksel olarak sahip değiller. Kaldı ki yapılacak yeni şeyin varlığı bu ortodoksların vereceği desteğe de muhtaç değil. Öte yandan liberal solcuların bir diğer arzusu, Marksizm’le hesaplaşmak. Bu çok anlamsız bir arzu değil bana göre. Ama “Marksizm’le hesaplaşmamız gerekiyor” demek bana göre biraz saçma. Zira, eğer bir hesaplaşma gerekiyorsa hesaplaşırsın. Diğerlerine hesaplaşmanın sonuçlarını gösterirsin, ama kolektif bir hesaplaşma çağrısında bulunmak saçmadır. Zira, öğretmek eyleme mahsustur.

 

Bu yaklaşım hem akademizm hastalığını taşır; hem felsefeyi bir eylem bilimi olarak görmemeyi doğurur. Marksizmle hesaplaşıp, eskimiş yanlarından kurtulduğumuzda sol hareketin önü niye açılsın ki? Bizim teorimizi yenilememezi dört gözle bekleyen kitleler mi var dışarıda? Ya da eylem, teori düzelince doğrudan gelen bir şey midir? Bence hiç birisi değil bu saydıklarımın.

 

Liberaller sandıkları kadar yeni mi?

Dolayısıyla liberal solcular, ortodoks Marksizm’i konuşabilmek için kendilerine bir ‘öteki’ olarak seçiyorlar. Geçmişlerinde çoğu ‘eski solcu’ olan ya da o eski solculuk bakışını bir şekilde üzerlerinde hissetmiş taşımış olanlar, şimdi konuşmaya o kültürle hesaplaşarak başlıyor. Bunda kötü olan nedir dersek, ki kötü değil şikayet ettiğim, kendi etkinliğini sınırlamak riskidir diyebilir. Varlığının yaşam üzerinde önemli bir etki göstermediği durumda bile ortodoks Marksizm’den şikayet ediyor liberaller. Neden, ne yapacaklarını bilmiyorlar? Bu da suç değil ve belki de iyi bir şey. Ama ortodoksları kendilerine mihenk taşı olarak belirlemeleri şu anlama geliyor ki; ne yapacaklarını bilmeleri gerektiğini düşünüyorlar.

 

Liberal solcularımızın bir diğer suçu (naçizane bana göre elbetteki) ise Foucault ve Deleuze gibi eylem adamlarının felsefelerinde bir aşınmaya yol açmaları. Bu filozoflar, elbette ortodoks Marksizm’le hesaplaşmanın yollarını arıyor ve bunun için Sartre’dan da yardım beklemiyorlardı. Kafa göz girişiyorlardı. Ama aradıkları ve aldıkları hal; burjuvazinin solu ya da ona yamanacak ‘devrimci’ bir pratik değildi. Çoğu kez Foucault ve Deleuze’ün devrimcileşme vaad eden özü, liberalleşme isteğine kurban ediliyor, devrimciliğin tapusu ‘ortodokslara’ ihale edilerek.

 

Burada liberallere dönük eleştirim, Marksizm’i yozlaştırdıkları, aşındırdıkları vs. şeklindeki ‘ortodoks’ suçlama değil. Aksine, her devrimin bir revizyon olması anlamında,  bunu yapamamakla suçluyorum kendilerini. Ortodoks Marksizm’in memlekette esamesi okunmazken bu hayali düşmanla kavga etmelerine. Elbette ki esame okunmaması derken, bu hareket, kişi ve görüşlerin varlığını yok saymak, ya da beğenmemezlikten bahsetmiyorum. Dediğim, bu hareketlerin siyasal yaşam pratiği açısından tuttuğu yerdir. Fakat, liberaller, zaten solcuların sayısı az, onlar da ortodoksluk yapıyor diyorlarsa, ki dedikleri budur, yapmaları gerekenin kendilerine alan açmak olduğunu hatırlatmış olalım. Onları eylem alanı açmaya davet ediyoruz. Yapılar, ortodoks olmaktan çıksın da biz onlarla bir şeyler yapalım kadar ‘liberal’ de olmayan devrimci de olmayan bir bakış beklememeli. Doğrudan yapılmalı, yapmanın yolu aranmalı. Kitlelere öncü olmayı hedefleyen bir bakışı eleştirenler, kendisi öncü beklememeli.

 

Ortodokslara laf yok!

Peki ortodoks Marksist olarak ifade ettiğimiz kişi ve kurumlar ne alemde sorusunu sorarsak, onlara da övgüler dizemeyeceğimizin farkındayım.

 

Onlara eleştirim şu: militan, maceracı, romantik bir pratik gelenekten, en azından ideal bir hayal olarak, bu kadar sıradan, işlevsiz pratikler üretmeyi becerebilmek. Teorik olarak yenilenmedeki isteksizlik ve ağırlık eleştirisinde bulunmuyorum. Bu tespit yapılabilir elbette ki. Ancak, bu eleştiride bulunmak hareketlerin kendilerini dönüştürmesi gerektiği gibi bir sonuca çıkar ki bu sadece (idealist bir) beklenti olabilir. Bir hareket, niye kendini değiştirsin ki. Değiştirecek eylemi niye o hayata geçirsin ki? O geçirmediği için bu değişimi arzu etmiyor muyuz zaten, o zaman niye onu değiştirmemekle, değişmemekle suçlayayım ki? Değiştiririm olur biter.

 

Ne yapmamalı­?

Öyleyse ne yapmalıdan önce ne yapmamalı diye sormalıyız. Yapmamamız gereken öncelikle birilerinin kendini değiştirmesi, bir şeyler yapmaya başlaması, teorik sorunların çözülerek bize yeni eylem alanları hazırlaması gibi beklentilere girmemektir. Devrimci öz diye bir şey varsa bunun eylem olduğunu, devrimci silah diye bir şey varsa bunun yaratıcılık olduğunu, biraraya gelmenin, bulaşmanın netice olduğunu unutmamalı.

 

Bundan sonra ne yapmalı kısmına geçebiliriz. Yapılması gereken, yeni bir düşünce biçimini, yeni bir eylem biçimini hayata geçirmektir. Bu, teorilerin, programları, ideolojilerin değil, eylemin birlikteliğiyle sağlanabilecektir. Kafamızı biraz olsun eyleme yormalıyız. Örneğin, tüm toplumsal kesimlerin meseleleriyle ilgilenebilecek, bunları sürekli takip edecek, sürekli raporlar yayımlayacak, sürekli teşhirde bulunacak ve sürekli düşünce pratikleri üretme şansını zorlayacak bir çatıdan bahsedebiliriz. Bu çatı, memleketteki tüm sendika, insan hakları örgütleri, politik parti, gençlik örgütleri, tüketici dernekleri, taraftar gruplarına kadar tüm muhalif insanlardan çeşitli komisyonlar, kurullar, birliktelikler yaratır ve bu komisyonların kendi gündemlerini takip ederek yayınlaştırmasını, gündemleştirmesini ister. Özerk çalışma alanlarıyla sanattan çöp sorununa kadar geniş katılımlı birliktelikler yaratılabilir. Bu birliktelik, hayatın her alanında bir nevi ‘tüketici derneği’, bir nevi ‘varoluş sanatkarı’ gibi çalışabilir. Örneğin, emeklilerin yararlanabileceği hakları, ya da artık yararlanamayacağı hakları inceleyen bir emeklilik komisyonu, öğrencilerle ilgilenen bir öğrenci komisyonu olabilir bu çatının bünyesinde. Bu çatının özelliği, komisyonlarda yer alan çalışmaların derinleştirilmesi, sorunun sahiplerine yaklaştırılması ve yaratıcı eylemin önünü açmasıdır. Burada kafa yorulacak tek şey, eylem ve teşhirdir. Örneğin 23 Nisan’da okul önlerinde gazı kaçmış gazoz dağıtmak gibi bir eylemdir bu. Yani bu çatının dışında yapılmayan şeyleri yapmaktır.

 

Böylelikle, liberal ve ortodoks solcuları teorik olarak tatmin edecek bir şeye ulaşmak zor olacaktır belki. Ama eminin ikisine de can verecek bir damar sağlanacaktır.

 

Ümit’in eylemi

1999’da Ulucanlar katliamında öldürülen Ümit Altıntaş’ın öğrencisi olduğu Yıldız Teknik Üniversitesi yemekhane duvarının sol üst köşesine tavandan vücudunun yarısını sarkıtarak yazdığı gibi: Eylemin sınırı, yaratıcılığın sonu yoktur.

 

15 Haziran 2008

 
< Önceki   Sonraki >