|
Fantazya’nın kusmuğu, gerçeğin tükürüğü ve yarabbi şükürler Gerçekler, fantazmalar ve haki zemberek. Elini verenin kolunu kaptırdığı, feleğin tekerine çomak sokanın boynundan asıldığı bir düzenek bahsettiğimiz. İnsanın, ferah, neşeli ve sevinç dolu bir dünyada yaşamak yerine; alabildiğine gri bir dünyaya esir edilmesi. Duyduğu tek şey şudur insanın boşlukta: o benim, o benim, o benim. Ve dönüşümü: ben oyum, ben oyum, ben oyum. Öyleyse soralım ona, başka bir şey duymak mümkün değil midir? Yoksa buna da şükür müdür? Barış YILDIRIM Bir fantezim var benim, Ultra Kautsky olarak, ultra-emperyalizmin ultrasına ilişkin. Nasıl cazip ve dayanılmaz bir dünya tahayyül ettiğime bakınız lütfen, marksist bir burjuvazi hayal etmenin ne denli saçma bir iş olduğuna inanmaktan bir an vazgeçerek. Hadi bana inanmıyorsunuz, İshak Alaton gibi ‘anasının gözü’ bir sermayedar da boşuna mı hayran Marks’a. İyi ama kuzum hangi Marks’a sorusunu hemen sorup oyunumuzun canına ot tıkamamak koşuluyla. Tabii ki işimize gelen Marksla... İstanbul’un Fethi Malum, Batı dünyası, yani NATO’nun korumakla görevlendirildiği Kuzey Atlantik, yani ki kıta Avrupası, British Empire ve yues’ten oluşan ittifak, medeniyetin göz bebeği. Tuhaf bir ironiyle, İstanbul denilen Haliç’in burnunun fethiyle kendini batıya doğru batırma ihtiyacı hisseden bu dünya, demokrasinin de, özgürlüğün de, siyasetin de felsefenin de, gelişmenin de, dünya savaşlarının da, 68’in de, neoliberal saldırıların da, ekonomik krizin de merkezi. Kendisi merkezin de merkezi. Burası, kendine nihayet bir hal verdikten sonra, dünyanın geri kalanından da kendisine uygun bir hal almasını rica ediyor. Buna savaş deniyor malum. Batı’da işlerin nasıl yürüdüğünü biliyoruz. Sadece sömürüye dayalı kapitalizmden bahsetmiyoruz. Kapitalizmin işleyişinden bahsediyoruz. Günümüzde, artık istenen şey kapitalist toplum bireyinden, özgür ve gerçek bir dünya yurttaşı olarak, ekonomik bir girişimci olması. Ekonomik çabanın yanısıra fikirler üreterek, piyasayı sürekli geliştirmesi. Örneğin Google, örneğin Youtube, örneğin sigorta piyasasında akıl edilecek küçük bir hinlik. Ve yine malum, Batı, devletine ilişkin de bazı planlara sahip. Ulus devletler gözden düşeli çok oluyor. Acaba diyorum batı, devletleri yok ederek, onun yerine doğrudan şirketleri koysa nasıl olur. Ekonomik aktör olarak bireylerin gelişimine bağlı olarak, firmalarda çalışan insanların sosyal ihtiyaçlarının da şirketler tarafından ‘koşullu’ olarak karşılanması kastımız. Örneğin, her çalışanın bir şirkete bağlı olduğunu ve her şirketin çalışanına sağlık sigortası yaptırdığını varsayalım. Elbette ki hastaneler, okullar ve her şey özel olacaktır bu durumda. Ancak her çalışan sigorta vb. sahip olacak böylece devlete ve onun sosyal yardımlarına gerek olmadan yaşamını sürdürebilecektir. Tek şartla: ekonomik girişimciliğe şu ya da bu şekilde katılacak. Tabii ki bu formül, devletin ortadan kalkması anlamına gelmeyecek denecektir, örneğin mahkemeler olacaktır denebilir. Ama şu da: zaten hukuk devletin üzerinde değil mi? Örneğin, devleti dava edebilirsiniz söz konusu ülkelerde, Türkiye’de bile. Savunma durumu açısından, elbette ki dünya günlük gülistanlık bir yer olana dek, koca ordular hazır olacaktır. Ve yarın ki bir proje değil bahsettiğimiz, bir fantezi. Yerel yönetimler gibi belediyelere, konseylere devredilen yetkiyle pekala mümkün teorik olarak. Polisin işlevini zabıtanın yürütmesi de. Siyasete falan da gerek olmadan, insanların ihtiyaçlarının doğrudan şirket yönetimleri tarafından ‘en verimli ve akılcı’ şekilde hesaplandığı bir durum olacaktır bu. Diyelim bir uygulama eskidi, yeni bir ihtiyaç doğdu, şirketler hemen fark edecek ve ayarı verecektir. İnsanlar da artık komünist bir topluma kavuşmuş olacaktır. Devletsiz yani. Sınıflar var olacak, ancak devlet yok. Nasıl? Bence Batı siyasal aklının doğuracağı model ideal olarak budur. Yeter ki savaşın üstesinden gelebilsin. Bunun da iki yolu var. Ya (egemenler arasındaki) taraflardan biri tamamen yok olacak ki bu nasıl olur, ya da iki taraf belirli bir anlaşma yoluna gidecek. Ve biliyoruz ki isterlerse bunu yapabilirler. Ancak bunu yapmak için de biraz didişmeleri gerekebilir. Neyse, bu fantezi bir öngörü ya da temenni değil; olacak olan da bu demiyoruz. Elbette ki gerçekleşmesi halinde övgü dizeceğimiz bir komünizm de olmayacak. Şirketler komünizmi denilebilecek ve yiyenin yediği, yemeyenin gargara yaptığı bir hal olacak. Denilebilir ki bu dünyada çalışmayanlar ne olacak. Onlar elbette ki olacak ve sanıyorum, süpermarket zincirlerinden birisi açlara artıkları bağışlamak yüce gönüllüğünü gösterebilir. Sağlık sorunlarında da benzer bir model düşünülebilir. Yeter ki burjuvalar istesin ve isteyeceklerdir. Devletin kullandığı ekonomik bütçeyi, burjuvazinin kullanması demek; çok daha karlı ve katmerlenerek artan bir ekonomik gelişme alanının açılması demektir. Peki sınıf savaşı ne olacak? Yani diyelim ki yarın bir grup ihtilal hazırlığında. Toplumsal gelişme iyi değil. Onu da halledecektir burjuva. Birincisi kurduğu toplumsal yapıya güvenle, ikincisi insanların daha fazla özgür olamayacağına getirdiği imanla. Avrupa’da polis zoruyla bastırılan kaç hareket yaşandı son on yılda. Üstelik bahsettiğimiz fantezi, belki de yüz yıl sonrasının işi olacak. İşleri tıkırına sokmakta çok zorluk çekmeyecektir egemenler, bir ‘aksilik’ olmadıkça tabii ki. Ortak akıl diye bir şey var değil mi? Marks’la ne ilgisi var bunun. Elbette ki yok. Sadece dünyanın bokunun daha ne kadar çıkabileceğiyle ilgili. Böyle bir dünyada insanların ne kadar mutlu olabileceği en korkunç ihtimal bence ve görünüşe bakılırsa hiç de mutsuz olurlar gibi durmuyor. Yavru fantezi Bu fantezinin bir de yavru fantezisi var. O da şu. Diyelim polis, gerçekleştirdiği operasyonlara isimler veriyor. Örneğin, bazı firmalar bu operasyon isimlerine sponsor olabilir. Diyelim ki futbol liglerine sponsor oluyor firmalar, Turkcell gibi. Mesela polisin kaçak korsan vs. ile mücadelesine de örneğin Yapı Kredi sponsor olsa. “Polisin başlattığı üç aylık Yapı Kredi Korsanla Mücadele Operasyonu, korsan kitapçılara göz açtırmayacak....” Fena mı olur? Polis çok sevdiği bal tutan parmağını daha bir iştahla doya doya yalama fırsatı bulmaz mı? Yapı Kredi’ye olan faydası ise reklamın ‘saymaklan bitmez’. Ya da bir diğer örnek, diyelim ki polis araba hırsızlarına karşı, bir temizlik harekatı başlattı. Örneğin Cif firması da pekala bu harekata sponsor olabilir. Neden olmasın ki? Sonuçta, siyasi bir hareket değil söz konusu olan. Sermayedar diye karşı çıkacaksak, polisin zaten sermayedarlara karşı olmadığını da biliyoruz? Şu denilebilir belki, o zaman polise parayı veren düdüğü çalar. Ama neticede ortada illegal bir şey yok ki. Zaten yapılacak bir operasyon var, tıpkı süper ligin adının Turkcell süper lig olması gibi. Ayrıca düdüğü çalan çalmıyor mu zaten? Minareyi çalan kılıfını hazırlamıyor mu zaten? Kısacası, belki de bunlar bizim iyi günlerimiz. Dünyanın çivisi çıkalı çok oluyor ve sermaye ya da genel olarak güç sahiplerinin, istedikleri her türlü pervasızlığı yapma yetkileri var. Tuzla’ya bakmak, 1 Mayıs’ta sendikalara reva görülenleri bilmek, 19 Aralık operasyonları, 27 Mayıs e-muhtırası derken her şey ama her şey bunun göstergesi. Hak yok, hukuk yok, adalet yok, daha doğrusu bunların tümü güce göre değişiyor. Bu kimyanın ilk kuralı artık. Karşındaki güce göre senin de gücün değişir. Niye fizik değil öyleyse, açıklayayım Albert: bu değişim insanın kimyasındadır. Düşünce ve duygu kimyasında. Karşıdaki güce göre kimyası ve gücü değişir insanın. Nihilist manifesto Öyleyse çağımızın komünist manifestosu olarak bir nihilist manifesto edinmeliyiz belki de. Komünist manifesto, dönemin burjuvazisinin ve gericilerinin herkese komünist diye suçlamalar yönelttiğini ancak kimin komünist olmadığının bilinmediğini kaydederek, ‘asıl komünist biziz kardeşim, bilin de konuşun’ vurgusunu taşımaktadır; bedenini arayan bir heyuladır komünizm. Bugünün temel suçlusu ise nihilizm. Tüm değerler teker teker aşınırken, inançsızlık kiliselerin, din adamlarının, şeyhül islamların vs tümünün hedefi. Örneğin İslam’a göre Batı nihilist. Kilise’ye göre de Batı bir parça nihilist. Nihilistlere göreyse Batı nihilist değil, ya da en azından yetersiz nihilist. Ama bu işin fikir babalarına göre, en baba nihilist, başta Hıristiyanlık olmak üzere dinler ve ahlaksallık, sonra da Batı. Tüm dünyada değerler aşınır ve yeniden kurulurken, bir nihilist manifesto yazmakta fayda yok mu gerçekten? Peki, nihilist bir manifesto, komünist olabilir mi? Hakikat kapısı Bu kadar fantazya yeter. Biraz da bu fantazyalara hem gerçekte hem de hayalde neden ihtiyacımız olduğuyla ilgilenelim. Malum, Nuri Bilge Ceylan Cannes film festivalinde ödül aldı. Malum, Türkiye’deki genel tutum, büyük ödül alanın Türk düşmanı olacağı şeklindedir. Yılmaz Güney, Orhan Pamuk, Fatih Akın gibi. Ancak Nuri Bilge Ceylan, “yalnız ve güzel ülkeme armağan edesim var ödülü” demesin mi bu kez? Haydaaaa! ‘Doğru söylüyor bizi yalnız bırakıyo dostlarımız teröre karşı’ analizleri başladı. Güzel olduğumuzdan şüphelenen de pek yok zaten. Dolayısıyla hemen seviliyormuş gibi yapıldı Nuri Bilge Ceylan. Bizim yönetmenimiz, Türklüğüyle gurur duyuyor. Halbuki, yalnız olmanın öykülerini ‘sıkıcı’ bularak Ceylan filmlerini izlemeyecek bir toplum bizimkisi. Ama güzel ve yalnız diyor, başka ne anlama gelecek ki yalnız. Zaten bize karşı laf etmediğine göre diye düşünüyor, düşünmüş gibi yapıyor millet. Belki Ceylan’ın bunu bilmesi gerekirdi diyebiliriz. Ama dememek de mümkün. Gerçeğe yolculuk Gerçekliğe ısınma turlarındayız. Orhan Pamuk ve Fatih Terim arasındaki milliyetçilik tartışmasına ne demeli. “Terim ultra milliyetçi” demecini veren Pamuk’a karşı imparator, “o da yetersiz milliyetçi” demesin mi? Sonra yapılan tartışmalarda herkesin “herkesin milliyetçiliği kendine” tadında, milleti din katına çıkaran bir faşizm görülmesin mi? Sanki milliyetçi olmama şansı yok, milliyetçilik insan doğasında yeri olan bir şeymiş gibi en usturuplu şahsiyet bile “kimin milliyetçi olduğu lafla belli olmaz” demesin mi? Ülkemizin gerçekliği işte burada. Güneş doğunca Şehrazat susar Durun durun daha bitmedi. Nereye gidiyorsunuz allah aşkına. Gerçeklik olur da fantazma biter mi? Malum binbirgece isimli uyduruk mu uyduruk diziyi izlenme rekorları kırmaya itiliyoruz ve bu muhteşem dizi yaz başında ekrana veda ediyor. Bin Yapı’nın (bu dizi sermaye gruplarının isimleri beni öldürüyor) sahibi Onur Bey ve şeysi, dünyanın en iyi kadını olduğu için en sinir varlığı Şehrazat, evli olmalarına rağmen düğün yapıyor. Tabii ikili, uzun süreli zorluklardan ötürü bir türlü ağız tadıyla evlenememişlerdi. Şatolarında, şirketlerinde boynu bükük yaşıyorlardı. Ortalığı karıştıran çok insan vardı. Nihayet ikisinin de başkalarından olan çocukları ve Şehrazat’ın karnındaki yavru Onur’la birlikte, nikahlı olmalarına rağmen bir düğünle sezon finali yapılacaktı. Tabii cin fikirli yapımcılarımız da dizinin finali canlı yapılsın önerisini akıl etmişlerdi. Pekiyi seyirci açısından ne fark edecek? Seyirci aynı, dizi aynı, oyuncular aynı, görüntü aynı, ama sahne canlı. Ne fark ediyor? Ha tabii şu fark var. Canlı canlı ve detone olarak şarkı söyleyen İlhan Şeşen, şarkısını tam bitirecekken, arkadan bir öksürük sesi duymadık değil. Set çekimlerindeki ses kalitesi de yoktu, ayrıca oyuncular niyeyse canlı çekimde yönetmenlerin kamera hilelerinden azade oldukları için de daha kötü oyuncu hatta yer yer kalas ve beton olmuşlardı. Ama yine de canlı olacaktı dizi finali, havai fişek gösterileri falan, eksik kalmadı. E ne oldu pekiyi? Dizi kendinden bahsettirdi. Ha unutmadan, finale bir de Mehmet Ali Birand katıldı. Yani ufak bir oyunculuk gördük kendisinden. Bin Yapı falan diye bir şeyler geveledi. Ama her şey bitmiyordu, bir de bu diziden konuşacak insanlar gerekiyordu. Doğan grubunun ana haber bültenlerinde halka mikrofon tutup Binbir Gece dizisi hakkındaki görüşleri soruldu. Halkım olaya son derece hakim, final öncesi sorulara cevaplar verdi. Belli ki iyi izleyiciler. Ama uyarıları da var: eğer şöyle şöyle olursa inandırıcı olmaz. Yani halkımızın dizi izlerken ki kıstası bu: inandırıcılık. Yani Binbir Gece’de olan biteni pek inandırıcı bulmuşlar şimdiye kadar. Orta Asya’dan dörtnala, Anadolu’da gerisin geri Derin gerçekliğimiz, uçuk fantezilerin yüzeyi haline nasıl geliyor? Nasıl bir hızla dönüşüyoruz, ya da toplum? Orta Asya’dan dörtnala gelmiş (resmi ideoloji ve Nazım şiirine göre) ve Kavimler Göçü ile Batı Roma’nın yıkılışında, İstanbul’un fethiyle de Doğu Roma’nın yıkılışında az ya da doğrudan bir rol oynamış bir milletin çocuklarıyız, deniyor yine. Göçebe deniyor, Türk toplumuna. Malum, Attila, at üzerinde imzalıyor Doğu Roma’yı yıkan anlaşmayı. Yıkıcı, ihlal edici bir yanıyla. Ama öte yandan kendisi de aynı kurala boyun eğiyor. Çin’den kaçıp geliyor zaten. Sürekli hareket halinde. Ancak zaman içinde yerleşmeye, oturaklı bir şeyler olmaya başlıyor. Anadolu’ya giriyor ve orada bin yıl sürecek bir oturma eylemine girişiyor. Otur, otur, otur, otur, otur... Belki askerleri gidip ülke fethediyor ancak, toplu bir göç hareketi ve göçebelik değil artık yaşanan, sadece fetih. Egemen olmak, sabit olmak, güvende olmak, güvenliği sağlamak, birikiyor, birikiyor, birikiyor. Ve günün birinde bunların hiç birisinin de olmadığı, dünyanın başka bir dünya haline geldiği, derin gerçekliğin, derin fanteziye dönüştüğü bir hal içinde buluyor kendini ortalama Türk. Artık, sınanmasının bile haksız olacağı bir alan içinde. Kendi yerine gerekenleri yapacak birisini istiyor. AB’ye girelim, Tayyip bizi yönetsin, bir derdimiz olmasın. Ya olursa, ne yapalım o zaman. Fantezimiz, gerçek olsun artık, gerçekliğimiz fantezi bile olamayacak kadar uzakta. Bir şey olalım lütfen artık, bir şey olsun toplum. Bu toplumumuzun krizidir. Malum, kapitalizmle birlikte, Marks’ın bize öğrettiği ya da öngördüğü şuydu: İşçi, kendi ürününe yabancılaşır. Ürün, işçiye yabancılaşırken de işçi şeyleşir, işgücü kendisi zaten bir metadır. Marksist literatürde de örneğin kadının metalaşması, her şeyin meta haline getirildiği sık sık ifade edilir. Ama sürecin bir diğer yüzü ya da bugün geldiği hal olarak bir şeyden daha bahsetmek gerekmektedir: şeyleşememe. Belki insanın yaşamı, işgücü, değerleri meta haline gelirken, kendisi bir şey haline gelememekte, şeyleşememektedir. Bu ya alçalma ve çirkinleşme ya da şeyleşme (patronlaşma diyebiliriz en genel anlamda, kendini bir yatırım aracı olarak görme ya da girişimcileşme) şeklinde sonuçlanıyor- zira insan kendisinin de şeyleşeceği var sayımına sahipti başından beri. Ancak alçalma ve çirkinleşme, şeyleşmemeden doğan bir hıncın sonunda oluşuyor. Nihilizmin ürünü elbette, her şey olduğundan başka bir hal alırken, ben, kendim, olduğum şey olarak kalamıyorum. Bu bir yanıyla iktidar ilişkileri ağı içindeki pozisyonlarımızla ilgili, ama bir yandan da o ağın kuruluşuna dahil olamayışımız. Gerçeğimiz ve fantazyamız dönüşüp duruyor bu nedenle. Daha acı vereni ise bu dönüşümün iki boşluk arasında olması. Nihilist manifesto, ‘anti-nihilist’ demeliyiz bu nedenle, bu boşlukla sevişiyor olmalı şimdi. Açık alınlara çıkmalar, açık kalplere inmeler Fantazma ve gerçeklik yetmez derinlik için. Derinlik, derinlik gerektirir. Memleketin resmine bu derin el olmadan bakmak eksik olacaktır. Harbiye, malum çok önemli bir yere sahip. Atatürk de dahil, binlerce asker, kumandan bu okuldan yetişti. Sadece Cumhuriyet’in değil, Osmanlı’ya da asker yetiştirdi bu okul. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasının ardından 1845 yılında kurulan Harbiye, ilim irfanın, batılılaşmanın askeri alana da yansıtılması gerektiği fikriyle kuruldu. Atatürk’ün 1902 yılındaki bir baloya yeniçeri kıyafetiyle katılması ayrıntısını da burada hatırlatalım. Malum yeniçeriler dünya kadar padişahın kelleyi almış ancak yerine bir başka Osmanlı’yı geçirmişti. Cumhuriyet’in diğer yeniçerilerden tek farkı buydu. Batılılaşma zorunluluğuyla hareket ederek, Osmanlı yöneticileri ‘ulan bu Batılılaşma bizi bozmasın’ kaygısına rağmen kolları sıvamışlardı. Yeniçeri tarafından boğazlanmaktan daha cazipti. Ama işler ters gitti. Aydınlanma imanıyla yetişen gençler, padişahın ipini çekti. Sonra aynı şey başına gelmesin diye o Harbiyeliler, Köy Enstitülerini kapattı ama İslamcıları engelleyemedi. Şimdi AKP’yi kapatmaya çalışıyor. Evet, konumuz Harbiye Marşı. Kendisini bir ‘şey’ olarak, üstelik tüm şeylerin en üstündeki bir şey olarak görenlerin okulu. Hatırla Sevgili dizisinde Fatsa’ya yapılan müdahaleden, darbe provasından sonra (Fatsa’yı düşürürsek devrimi boğarız-devrimcilerin sahip olmadığı bir perspektiftir bu) Harbiye Marşı çalınırken, 17 yaşında asılan Erdal Eren’in yüzüne çevrilmişti kamera. İşte siz, ‘yıldırımlar yaratan bir ırkın ahvadlarının’ marifeti diyerek. Marşın önemi büyüktür. Bir kere faşizan olmasının yanı sıra, Cumhuriyet’i sahiplenme ve koruma bilincinin Harbiye’de aldığı hali de gözümüzün içine sokar. Bununla da bitmez, askerlikte Harbiye Marşı’nı kimseye okutmaz komutanlar. Onu yalnızca Harbiyeliler söyler. Harbiye Okulu’nun törenlerinde Yaşar Büyükanıt paşamızı da duygulandırıp ağlatan bu marş, İstiklal Marşı’ndan daha büyük bir itibar görür ilgililerde. “yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız, tufanları gösteren, tarihlerin yadıyız, kanla, irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti, cehennemler kudursa, ölmez nigahbanıyız. yaşa varol Harbiye, yıkılmaz satvetinle, göklerden gelen bir ses sana ne diyor, dinle: Türk vatanı üstünde sönmez güneşsin sen, kartal yuvalarında, hürdür millet seninle. yüzyıllardır Harbiye bu orduya şan verir, çıkardığı dehalar semalara yükselir baştan başa tarihtir mektebin her zerresi sarsılmayan azminle çelik kal'alar erir. şahikalar üstünde meydan okur bu erler yaklaşacak düşmana mezar olur bu yerler bağlayamaz bir kuvvet bu kasırga milleti tarihlere sorun ki bize "ölmez Türk" derler.” Sözlerini Hüsnü Öncü, bestesini de Cevdet Şakir Çetiner’in yazdığı bu marş bize sadece Harbiye’nin Cumhuriyet’i kendisinin sandığını göstermez. Daha derin olarak ulusal nihilizmin sahibinin de Harbiye zihniyetinin olduğunu gösterir. Harbiyeli cehennemler kudursa bile Cumhuriyet’i savunacaktır. Ancak bunun iki anlamı vardır: Ya Tanrı’ya karşı da korunacaktır bu Cumhuriyet, ya da Tanrı Cumhuriyet’tir, daha doğrusu Cumhuriyet’i ve doğal olarak Harbiye’yi kuran irade; (Burada Harbiye, Cumhuriyet’i kuran Ordu’ya şan veren kurumdur, sanıldığı gibi şehitler değildir bu makam). Zira marşta, gökten gelen bir ses Harbiyeli’ye seslenmektedir. Yıldırımlar yaratan ırk ve kartal yuvaları metaforları ise Zeus’u hatırlatıyor bize, ölümsüz Yunan Tanrısı, tanrıların tanrısı hatta. ‘Ölmez Türk’ metaforuyla kendisini tarihin ve doğanın da üzerine çıkaracak bir mertebeye ulaşmayı hedefleyen bu psikolojiye bir ad verecek olsak, mutlaka ki kendini Tanrı sayma ve buna paralel olarak ‘mükemmel nihilist’ adını verecektik. Mükemmel, çünkü kendisini değerlendirmesi bir değersizleştirmenin ürünüdür, hem de kendisini değersizleştirmenin yolunu açmaktadır. Bugün direndiği güç de budur. Kendi okulunun açılmasını sağlayan iradeye direnmektedir Harbiye. Gerçekler, fantazmalar ve haki zemberek. Elini verenin kolunu kaptırdığı, feleğin tekerine çomak sokanın boynundan asıldığı bir düzenek bahsettiğimiz. İnsanın, ferah, neşeli ve sevinç dolu bir dünyada yaşamak yerine; alabildiğine gri bir dünyaya esir edilmesi. Duyduğu tek şey şudur insanın boşlukta: o benim, o benim, o benim. Ve dönüşümü: ben oyum, ben oyum, ben oyum. Öyleyse soralım ona, başka bir şey duymak mümkün değil midir? Yoksa buna da şükür müdür? 15 Haziran 2008 |