|
Tek yol neden devrim?
Hani şimdi biz / bir peri masalı dinler gibi seyrederiz / ışıklı caddelerde mağazaları, / hani bunlar / 77 katlı yekpare camdan mağazalardır. / Hani şimdi biz haykırırız / Cevap: / açılır kara kaplı kitap: / zindan./ Kayış kapar kolumuzu / kırılan kemik / kan. / Hani şimdi bizim soframıza / haftada bir et gelir. / Ve / çocuklarımız işten eve / sapsarı iskelet gelir..
Barış YILDIRIM
Bir insan ne için yaşar diye bir soru sormak, çoğu kez doğru değildir. Çünkü insanlar bu soruyu duyduklarında verecekleri cevaptan, genellikle yaşama amaçları, idealleri gibi şeyleri anlarlar. Oysa gerçek bunlar değildir, bunlar insanların hayatlarına atfettikleri anlamlardır. Yani kendilerini yaşarken bulur insanlar ve bir şey yaparken ona isim vermekten, kurgulamaktan öte bir şey değildir, bu anlamlar bütünü. Oysa insan sadece yaşar. Yaşamak bir olanaktır, bırakırlarsa tabii. Ama bu temelde böyledir, insan doğru ya da yanlış, haklı ya da haksız ne olursa olsun hayatına bir amaç atfettiğinde artık onun için yaşar, mış gibi yapar en azından. Örneğin, çocuk sahibi olur, çocuğu için yaşar, ahlakı için yaşar vs. Para kazanmak, geçimini sağlamaksa hiç bir zaman yaşamın nedeni olmaz, ancak koşulu olur. Zira bu kadarcık neden, kimseyi yaşama konusunda yanlış ve çirkin hayalleri kuleleştirmeye yetmez, bu yüzden daha ulvi ve derin amaçlar bulmak gerekir. Ama çoğu kez hayat buna izin vermez. Çalıştığınız iş, size ‘benim için yaşıyorsun’ diye haykırır. Çekip gitmek, çoğu kez ‘yapılamaz’ olduğundan, bu kara hayatla barışmak da uzun sürmez. Neticede dışarıda ‘bir su bile vermezler insana’dır. Ama oradan oraya çekiştirir, çürütür ve gömerler. Kapitalizmin kıçı İşte bu nedenle, Tuzla’da işçiler, gemiler için yaşıyor, dolayısıyla patronlar için, gemi sahipleri için. Bugüne kadar 98 işçi ölmüş ve hiç bir hassasiyet yok yetkililerde, işverenlerde. Hayat, eğlenmek için bir geminin kanlı güvertesine haftada bir kaç işçi cesedi seriyor; tanrısına adak olarak. Bazıları yüksekten düşüyor, bazılarının kafasına yarım tonluk ‘kıç kapağı’. Oysa kapağı düşen o kıç, on yıllardır üzerimizde geziniyor. O kıç zora düştü mü kriz geliyor diye yaygarayı koparıyor medya: kıç sıkışacak. O kıç açıkta kalıp göründü mü mevzu hokus pokus oluyor bir anda. Ama istedikleri kadar kaçırıp, gürültüye getirsinler ‘büyük insanlık’ öldükçe doğumuna ısınıyor. Her ‘bu kadar da olmaz’ deyiş, yaşananların ‘iyi bile sayılabileceği’ yorumuna açılıyor. Bu zihniyet ve adamlar değil miydi ki milyonlarca insanı gözlerini kırpmadan savaşlarda, esir ticaretlerinde ‘bit’ gibi öldüren? Şimdi neden bir işçinin ölümüyle kendilerine gelsinler ki? ‘Onun yapacağı şeyi yapacak insan çoktur’. İşte bu insanın ne için yaşadığını gösterir: insanlar kazandırmak için, kendilerine izin verildiği için yaşarlar. Eğer iktidar, sistem ya da mekanik puştluğun adı her ne ise, o istediği, buyurduğu için yaşarlar. O istemediği için de insanlar bunu görmezler. Bu denkleme rıza göstermek, bugün insan dediğimiz şeydir. Bir işçi kaç kez ölür? Ülkemiz Türkiye. O kadar garip haberler duyuyoruz, okuyoruz ki insanın olan bitene şaşırmaktan vaz geçip, şaşırmaya yani bir izahat, düzenlilik, gerekçe araması şaşılır hale geliyor. Her gün bir liste yapıp bunları çıkarmak mümkün. Sabah kuşağından tutalım da izdivaç programlarına kadar. Tuzla’daki işçiler kaç kez ölüyor günde? Bunu düşünmeyi öneriyorum öncelikle. Bir Kürt, bir Ermeni günde kaç kez ölüyorsa o kadar. Kendisi hayattayken bir başka işçi öldüğünde ve o ‘kendisi’ dönüp baktığında sıfır, o öldükten sonra arkadaşları ‘gereklilikler’ nedeniyle işe devam ettiğinde bir, o öldükten sonra tersaneler eski tas eski hamam devam ettiği için iki, o öldükten sonra hayat normalmiş gibi devam ettiğinde üç, insanlar o öldükten sonra hayata normalmiş gibi devam ettiğinde dört, başbakanlar, bakanlar, kelli felli adamlar meseleyi geçiştirdiğinde pişkinleştiğinde beş, ordu ve yalakası gazeteler ve Atatürkçüler kıyamet koparmadığında altı, kıçın kapağı altında kalanın kendi kafası olmadığını düşündüğünde yedi, işçilerin siyasi örgütlenmesi olma iddiası taşıyan hareketler beklediğinde sekiz, Avrupa 2008 futbol şampiyonası heyecanı ve rezilliği bütün ülkeyi sardığında dokuz, biten dizilerin yerine hangisini başlayacağı konuşulduğunda on, tersaneleri havaya uçurmaya kalksan ‘peki diğer işçiler ne olacak’ dedirten düşünce akla geldiğinde on bir, güverteye akan kanı temizleyerek ortamı yeniden çalışılır hale getirdiğinde on iki, ilan edilen grev kararı bir işçi daha öldüğünde öne alınmadığında on üç, yazlıklara taşınma telaşı başladığında on dört ve soralım bir işçi kaç kez ölür. Kolay mıdır bir işçinin bir solukta ölmesi? Evet ölümü kolaydır, ama bir kere de ‘kurtularak’ ölmesi mevzu bahis bile değildir. İşçinin ölümü her zaman, onun yedi kat dibine gömüldüğü toplumsal katmanı topluma ve işçiye hatırlatır; işçiyi yaşamaya ikna eden budur: Çocuklarım ne olacak, hasta annem, dul eşim, ne olacak onlar? Bunu öğrenmesi için özel bir çabaya gerek yok. Yerin yedi kat altına yaşayan işçinin ölümü eğer diğerlerince duyulacaksa, önce yerin yüzüne çıkmalı ve tercihen aynı hızla yerin dibine sokulmalıdır. Bu gürültüdür, sağır kulaklarda, geçiştirme isteği de buradan gelir. Sektörel tiksinti Vahşet sadece Tuzla ile sınırlı olsa, ‘sektörel’ iyileştirme gibi pespayeliklerle belki mutlu yaşamımıza devam etmemiz mevzu bahis olabilirdi. Sadece tersanede çalışan işçiler, soyluların av partisinde avlanan ördekler, kuşlar, tavşanlar gibi birer birer parçalanıyor olsa ‘hayat’ der geçer giderdik. Belki o zaman diğer sektörlerde yaşanan iş kazaları üzerinde durulmayacak bir şey olabilirdi. ‘Kaza işte’ der uydurduğumuz yaşam anlamlarına dönüp, rahatlayabilirdik. Ama yaşananlar, bütün dünyanın neden kızgın bir ateşle kavrulup yeniden tavını alması gerektiğini gösteriyor. Üstelik, bunun bile ‘bu dünyanın sahipleri’ için hafif bir ceza olabileceği endişesiyle. Şimdi Tuzla’da onlarca kez öldürülen işçilerin, daha bizim kadar büyümüş ve bizim kadar büyümemiş yaşıtlarımızın, dünyayı yeniden kuran, fetihlerin altına imza atan, dünyanın ilk uzak mesafeli seferlerini gerçekleştiren gemileri yapanların, gemicilerin düğümünü gırtlağımızda taşıyarak başka bir yere daha bakalım. Özellikle öğrencilerin harç eylemlerinde şu cümleyi hep duydu televizyonlardan ve kötü yüreklerden: altına giymiş kotu eylem yapıyor. Kot giymek, burjuva bir adetmiş gibi yapılarak, bel altı çalışılırdı gençlere. Belki bu söyledikleri soyut bir doğru olabilir; ancak normal koşullarda solcuların önermeleriyle ilgilenmeyenlerin işlerine geldiğinde solcuların önermelerini kendisine karşı kullanmasıydı mevzu bahis olan. İşte o kotların taşıdığı ölümlerin haberiyle ilgilenelim. NTVMSNBC internet sitesinden Yasemin Arpa, 11 Haziran günü yayımlanan ve gerçek bir haber olan haberiyle, Tuzla’nın tek ölüm sektörü olmadığını gösterdi. İşte o kıçımıza giydiğimiz kotların beyazlatılması, eskitilmesi işinde, yani sektörün kendisinde bile değil yine kıçında bulunan bir iş kolunda. İsmini ‘sektörden’ alan hastalık Habere göre bir işçi işin geleceğini şöyle anlatıyor: “Kot kumlamaya gelirsin, sonra askere gidersin, çürüğe çıkarılınca öğrenirsin hastalığını, köyüne döner, ölürsün. Buna kumlama hastalığı derler.” Bu kadardır. Genç köyünden çalışmaya şehre gider. Oradan askere. Bu arada hastalandığını ölür ve döner köyüne. Ölür. Kaç kez? Haberde Bingöl’ün Taşlıçay köyünde her evde bir, bazı evlerde ise 3-5 kumlama hastası olduğu belirtiliyor. Kürt olmanın kaç kez ölümünün üzerine, kumun ve kumdan hayatın kaç kez ölümü. Bu işte çalışan gençlerin ölmeleri için çalışmaları gereken süre 6 ay ile 2 yıl arasında. Bu kadar. Hergün binlerce kez ölüyor bir işçi bu süre içinde. Çünkü yukarıda saydığımız liste, sonucun biliniyor olması nedeniyle çarpanlarla yükseliyor. İşçiler atölyelerde maskesiz, havalandırmasız, sigortasız çalışıyor. Maden işçilerinin 20-30 yılda yakalanma ihtimalinin yüksek olduğu bu hastalıkta, ‘toza karşı yoğurt’ öneriliyor işçilere. Haberden aktaralım: “Trabzon Sürmene’den gelip İstanbul’da kot taşlama işinde çalışan İbrahim Hakkı Durgun ve üç kardeşi gibi... Serdar 30, Selahattin 34, İsmail 36, İbrahim 37 yaşında... Hepsi sigortasız çalıştı. Aldıkları para en son 350 YTL idi. Hastalığa ilk yakalanan İsmail Hakkı Durgun oldu. Aynı durumda olan pekçok ‘işçi’ gibi verem olduğu sanıldı. Tam dokuz ay yanlış tedavi gördü. Sonunda tesadüfen teşhis edildi. Birkaç ay içinde üç kardeşi de hastalandı.” Kapitalizmin kıçı açıkta kalmış, örtün sayın bakanım! Çalışma Bakanlığı’nın iddiaların üstünü örttüğü haberde belirtiliyor elbette, ama onun üstünün nasıl örtüleceği yazılı değil, ancak bakanlık müfettişleri yılda bir kaç milyon dolarlık ihracatları olduğunu söyleyerek, konunun kurcalanmamasını istemiş. Haber için görüşülen ve hastalıkların ortaya çıkarılmasında büyük emeği ve iyi niyeti olan Prof. Dr. Zeki Kılıçarslan kumda bulunan silisyum maddesinin ciğerlerde ciddi hastalıklara yol açtığını kaydediyor. Çalışma Bakanlığı’nın verilerine göre son 20 yılda çalışmış 5-10 bin kişi bulunuyor. Gerçek rakamın sektörün büyüklüğüne göre 50-100 bin arasında olmaması için hiç bir neden yok öyleyse. Yüz bin işçinin yüz bin kez ölümü söz ettiğimiz. Kayıtlarda ise şu an bu hastalıklara yakalananların sayısı 150’yi geçti. Gençler hastalandıklarını ise gördükleri eğitimi kaldırmadıklarından askerde anlıyor. “Büyük Kapatılma” Habere devam: “ İstanbul’da halen Küçükköy, İkitelli, Sultançiftliği, Halkalı, Alibeyköy semtlerinde her türlü denetimden uzak çok sayıda kot taşlama atölyeleri var. Bunlar fason firmalar. Büyük kot firmalarının fason işlerini yapıyorlar. İhracat yapan firmaların pis işlerini yapıyorlar. Bu atölyelerde insanlık dışı koşullar var. Normalde buraların havalandırılması gerekirken, bunlar tam tersine kum kaybolmasın diye her tarafı kapatıyorlar. Saf kum olduğu için değerliymiş. İşçilere dışarıdan hava veren 50-100 YTL’lik maske verebilirlerdi, ama vermemişler. 12 saat ve daha uzun saatler boyunca çalışıyorlar. İnanamazsınız... 15- 25 yaş arasında gençler. Ölenler de bu yaşlarda. Bu dünya tarihinde az görülen bir olay. Tuzla’dan çok daha ciddi bir olay. Bile bile... Gerçekten korkunç insanlar... Bingöl Karlıova’nın Taşlıçay köyünde tam 100 kişi hasta. Durmadan hasta çıkıyor. Dün basın açıklamasına gelen bir genç, “Ben çalıştım ama hasta değilim” dedi. “Film çektir” dedim. Çektirdi ve hasta çıktı.” İşin daha korkunç yanı ise bu ‘çok gerekli’ kumlama işinin kimyasal yöntemlerle de yapılabilecek olması. Ama tabii ki daha ucuz yol daha mubah ülkemizde. Hasta olanın akıbeti ise şöyle anlatılıyor: “Hastaları meslek hastalıkları hastanesine gönderiyoruz. Belli bir oranda işgöremezlik raporu alıyorlar. Çoğu doğru dürüst yürüyemiyor, koşamıyor. Bu insanlara 60- 80 YTL maaş bağlanıyor. Maddi-manevi tazminat meselesine gelince... Aslında 60-80 bin YTL almaları lazım, ama bunu almak çok zor, hatta mümkün değil. Çoğu küçük işverenler, kimi kapatmış kaçmış. İşçilerin birçoğu sigortasız çalıştırıldığı için çalıştığını ispatlayamıyor da.” Profesör’ün şu çağrısına da yer vermek gönül borcu: “Hükümet şu açıklamayı yapmalıdır. Daha önce kot kumlama işinde çalışmış olan işçiler hiçbir şikayetleri olmasa bile, sigortalı veya sigortasız farketmez, hepsi göğüs hastalıkları hastanelerine başvurmalı ve filmlerini çektirmeliler. Çünkü bu insanlar şikayetim yok diyerek gelmiyorlar. Ben Verem Savaş Dispanseri’nde çalışıyorum aynı zamanda. Gelsinler bedava filmlerini çektirsinler diyorum. Hiçbir şikayetleri yokken filmlerini çektirmeye gelen 40-50 işçiden 15’i hasta çıktı.” İsveç’te ‘Türkiye’den kot alma’ kampanyası “Çalışma Bakanı’nın istifa etmesi lâzım. Tuzla’daki rezalet, Davutpaşa’daki patlama. İnsanlık dışı koşullarda çalıştırılıyor, ölüyorlar. Avrupa Akciğer Derneği’nde geçen sene bunlar bildiri halinde sunuldu. Hemen İsveç’te “Türkiye’den kot almayın kampanyası başlatıldı” biliyor musunuz? Ama kardeşim haklılar. İnsanların kanıyla mı yapılır bu iş!” Peki hastalığın tedavisi var mı sorusuna şöyle cevap veriyor profesör: Tedavisi yok, maalesef. Bir noktaya gelmişse ölümle sonlanıyor. Ama hafif vakalarda o işe devam edilmezse hastalık ilerlemeyebiliyor. Tek çare, akciğer değişimi. İlerleyen vakalar için söylüyorum. Bu da Türkiye’de şimdiye kadar başarıyla yapılamadı. Hastanın yurtdışına gitmesi lazım. Nasıl gidecek? Bir tanesi bu umutla geldi bize, ciğerleri tamamen bitmiş artık, yurtdışı için rapor verecektik. Ama köyüne ölmeye gönderdik. Bu insan 22 yaşındaydı. Dal gibi çocuklar ölecek. Tam bir dram... İki akciğer bir hayat, 600 milyon Haberde yaşananların tanıklarına da yer verilmiş: Abdülhalim Demir (Bingöl Karlıova Taşlıçay Köyü): Gurbetçi olduğumuz için köyün hepsi İstanbul’da bu işi yapıyordu. Köyümüzden yılda 30 asker gönderiyoruz. Son üç yılda gönderdiğimiz 30 askerin 20’si çürük raporu alıp geri geliyor. Benim iki kardeşim de bu durumda. Kardeşlerimin biri 22, diğeri 20 yaşında. Onlar üçer yıl çalışmıştı İstanbul’daki atölyelerde. Ben de 1999-2003 yılları arasında Güngören’de çalışmıştım. 6 ay çalışmak hastalanmak için yeterli zaten. Yaklaşık 100 kişi hasta bizim köyde. Her evde bir demek yanlış olur, bazı evlerde üç-beş hasta var. Köyün geçim kaynağı gurbetçilik. Ben dava açtım. 97- 99 yıllarında bu iş çok revaçtaydı. O zaman maaşlar çok yüksekti, tabii ustaların maaşı. 80 milyon bir kirada oturduğumda, 600 milyon lira maaş alıyordum. İş sahipleri de kazanıyordu, sermaye işçilikti. Bizim köyden bir ben sigortalıyım, başka kimse sigortalı çalışmamış. Kusurlarını kabul etmediler. Bu, slikozis kullanmaktan kaynaklanan bir hastalık, başka türlü bu hastalık olmuyor zaten. 1987’de Hacı diye bir adam getirmişti bizi. “Tozdur” dediler, “Ayran içtiniz mi kaybolur” dediler. Korunma yolları da vardı. Bayrampaşa’da gördüm, robot gibi giyilen bir elbise vardı ve hortumla dıştan temiz hava alınabiliyordu, 50 YTL fiyatı vardı o zaman. “Yok, biz alamayız”, dediler. Yanlış tanı: Verem değil sermaye İbrahim Hakkı Durgun (Trabzon-Sürmene): Kapalı, havalandırması olmayan bir ortamda çalıştık. Ufak, bir soba borusunun geçeceği büyüklükte bir delik açılmıştı. Nalburda satılan basit maskelerden kullanıyorduk. Onu da şartlı veriyorlardı bize. Pazartesi günü verip perşembeye kadar bir daha vermiyorlardı. O da zaten verildiği gün, maske havayla temas ettiği zaman biriken şey çamurlaşıyordu, yani herhangi bir koruma özelliği yoktu verilen maskelerin. Toplam 50 kişi çalışıyordu. Hasta olmayan yok, hepsi hasta. Bazıları aşırı derecede hastalanıp vefat etti. Biz dört kardeş aynı işte çalışıp hastalandık. İstanbul’da Küçükköy’de 2003’ten 2007’ye kadar çalıştım. Kardeşlerim 2001’den 2003’e kadar çalıştı. O zaman en son 350 YTL alıyorduk. Hepimiz sigortasız çalıştık. Ben 2006’nın Kasım ayında hastalandım. Kardeşlerimde de iki-üç ay sonra hastalık ortaya çıktı. Bizim böyle bir hastalıktan haberimiz yoktu, Zeki Bey (Prof. Zeki Kılıçaslan) ortaya çıkardı. Bayram tatiline girmiştim. Aşırı baş ağrısı şikayetiyle devlet hastanesine gittim. Bende kilo kaybı da var deyince, o zaman bir röntgen çektirin, bakalım dediler. İlk başta “verem” dediler. 9 ay boyunca verem ilacı içirdiler boşuna. Meslek hastalıkları hastanesinde yattık, yeşil kart çıkarttırdık. SSK’ya maluliyet maaşı almak için başvurduk, sigortasız çalıştığımız için ne cevap verirler, bilmiyorum. Dört kardeş de hastayız. 1,5 yıldır hastanelerde uğraşıyoruz. Maddi yönden de çok etkilendiğimiz için dava açacak durumumuz yok. Kimse 350-400 YTL için bu işe bulaşmasın. İşverenlere şunu söylemek istiyorum: 3-4 kuruş para kazanacaklar diye insanların sağlığıyla oynamasınlar. Bu insanların çoğu vefat etti, bunların eşlerine çoluğuna çocuğuna sahip çıksınlar. İşveren yüzümüze bakmıyor. Sizin yüzünüzden bu hastalık oldu diyoruz, yüzümüze bile bakmıyorlar. Söyleyecek yeni bir şey yok bu yazının sonunda: bir işçi kaç kez ölür? Verem tedavisinde mi, meslek hastalıkları hastanesine sevk edilince mi, yeşil kart çıkarılınca mı, maluliyet maaşı bağlanınca mı, askerden çürük raporu alınca mı? Sektörün oradan… Bir işçi ölmez, lime lime edilir ve unutulur. Kürt gibi, Ermeni gibi, ülke gibi… 15 Haziran 2008 |