Lukács'ı anlamak için... Ali TİMUÇİNÜlkemizde Lukács üstüne yeterli çalışma bulunmazken, 2006'da yayınlanan Lukács: Marx'a Giden Yol* adlı bu çalışma bu eksikliği gidermede yardımcı olacaktır. Ateş Uslu’nun bu incelemesi hem kuramsal çerçevede hem etkin çerçevede siyasetle ilgilenen Lukács üzerine önemli bir çalışmadır.
Bu çalışmada Lukács’ın 1930’larda siyasal alandaki etkinliğini kaybettiği döneme kadarki yaşamı ve siyaset felsefesiyle ilgili başlıca yapıtları ele alınıyor. Bu şekilde Lukács’ın düşünce gelişimi de okuyucuya özet olarak sunulmuş oluyor. Çalışma üç aşamada okuyucuya veriliyor: Tarih ve Sınıf Bilinci’ni yazmadan önceki yıllar, Tarih ve Sınıf Bilinci ve Lenin’in Düşüncesi’ni yazdığı dönem, son bölümde de bu yapıtlarıyla ilgili eleştirileri yanıtladığı 1930’lara kadar olan dönem.
Lukács ilk döneminde bir yandan hukuk eğitimi görüyor öte yandan tiyatro çalışmalarında bulunuyordu. Bu çalışmaların altındaki siyasi kaygı halkta bir ‘bilinç sıçraması’ yaratarak düzen karşıtlığını ortaya koymaktı. Lukács kuramsal olarak yeni kantçı iki okul olan Marburg ve Heidelberg’den Heidelberg düşünürlerinin ve Dilthey’in ve bu kişilerin düşüncelerini sosyoloji alanında geliştiren Simmel’in düşüncelerine yakınlık gösterdi.
Özellikle “yaşam” kavramıyla “biçim” kavramı arasındaki ilişki konusunda Simmel’in etkisi Lukács’ın gençlik dönemi yapıtlarında belirleyicidir. “Ancak yaşam, paradoksal olarak, yalnızca kendi karşıtı olan biçimlerde gerçek olabilirdi, dolayısıyla yaşamın gerçekliğine ulaşabilmek için öncelikle biçimlerin incelenmesi gerekliydi. Bu ‘biçimsel sosyoloji’, Lukács’ın 1906’dan itibaren yaptığı çalışmalarda öne sürdüğü tezler üzerinde belirleyici oldu.” (s. 40)
Ruh ve Biçimler’deki denemelerinde Lukács kapitalist düzende dünyadan yalıtık ve yalnız bireyi sorun olarak alır. Bu dönemlerde Simmel’in etkisiyle biçimin içerik üzerine üstünlüğüne ilişkin belirlemeleri olsa da Uslu’nun belirttiği gibi sonraki dönemlerinde Hegel ve Marx’ın etkisiyle içerik önemli duruma gelir.
Lukács’ın her döneminde üzerinde durduğu bir kavram “bütünlük” kavramıdır. Uslu’ya göre “kapitalizmin parçalanmışlığını gözlemleyen Lukács’ın aradığı birleştirici kategorinin ifadesidir bütünlük.” (s. 77) Uslu’ya göre Roman Teorisi’ni önceleyen çalışmalarda “biçim” olan bu kavram Hegel’in etkisiyle “bütünlük” durumuna gelir. Bu kavram dünyanın bir anda kavranmasında etkilidir.
Kitabın ikinci bölümünde Lukács’ın etkin siyasetin içindeki çalkantılı dönemi sonucunda Viyana’daki sürgün yılları ele alınır. Düşünürün bu dönemde yazdığı Tarih ve Sınıf Bilinci Uslu’nun çalışmasının bu bölümünde enine boyuna ele alınır. Uslu’nun çalışmasının can alıcı bölümü bu bölüm olarak görünmektedir.
Tarih ve Sınıf Bilinci’nde tarihsel materyalizm konusu önemli bir yer tutar. Bu konudaki iki ilgili makale Ortadoks Marksizm Nedir ve Tarihsel Materyalizmin İşlev Değişimi’dir. Öbür makalelerde de bu konuya göndermeler vardır. Uslu şunu söyler: “Lukács’a göre proletaryanın sınıf savaşını bir zaferle sona erdirebilmesi için ‘entelektüel silahlarını’ en başta da tarihsel materyalizmi güçlendirmesi gerekir. (s. 117)
Önceden belirtildiği gibi Lukács “bütünlük” konusundan özellikle “Bir Marksist Olarak Rosa Luxemburg” makalesinde söz eder. Burjuva düşüncesinde konular birbirinden ayrı, kopuk kopuk ve yalıtık olarak kavranmaya çalışılır, oysa Marksist söylemde toplumsal konular bütün olarak tarihsel-toplumsal dönüşüm noktalarıyla birlikte ele alınır. Örneğin klasik iktisat öbür öğretilerden kopuk iktisadi konuları ele aldığından Marksist bakış açısı için önemli olan ‘bütünlüğün bakış açısı’ndan yoksundur. Uslu’ya göre böylece “Marksist yöntemin uygulanmasıyla tüm kısmi ve tekil fenomenler bütünün, diyalektik sürecin birer uğrağı olarak kavranır, bu diyalektik süreç düşüncelerin ve tarihin birliğidir… özne olarak bütün anlayışını ise modern toplumda sınıflar temsil etmektedir. Marksist yöntem bireysel kapitalistin değil, proletaryanın bakış açısını temel alır, böylece kapitalist gelişmeyi toplumsal bütünlük içinde değerlendirebilir.” (s. 121)
Uslu’nun belirttiği gibi olgular tarihsel-diyalektik bir işleyişe tabi tutularak, yalıtık olgular karşısında bütünün somut birliğine vurgu yapılır. Böylece kapitalist iş bölümüne ve şeyleşmeye dayalı yanılsama ortaya konur.
Sonuçta Marx düşüncesini toplumu bütünsel olarak kavrayacak şekilde oluşturur. Bunu da Lukács yine Hegel’den ve biraz da Dilthey’den almıştır. “Dolayısıyla düşünce ve varlık bir karşıtlık oluşturmaktan ziyade bir birlik içindedir ve tarihsel sürecin ürünüdür.” (s. 123) Uslu’nun belirttiği gibi düşünce ve varlığın diyalektik birliği tarih felsefesinin özü olarak konursa idealizm ve materyalizm ikilemi aşılacaktır. Marksizm bilimlerin burada ayrı ayrı, birbirinden kopuk ele alınmasını eleştirir. Aynı zamanda burjuva düşüncesindeki olguları mutlaklaştırma çabası da benzer biçimde eleştirilir.
Uslu’nun belirttiği gibi Lukács ‘yapısalcılık’ karşısında ‘tarihselciliği’ temsil eder. “Tarihselcilik çıkış noktası itibariyle doğalcılığa karşı konumlanışı ifade eder. Yapısalcılığın aksine, özne-nesne (ya da özne-yapı) ikilemini değil, doğa-tarih ikilemini çıkış noktası olarak kabul eder; tarihi doğal belirlenimlerden arındırmayı temel alır.” (s. 133) Bu noktada iki tür tarihselcilik vardır. Birincisi toplumsal olayların temsillerinde doğal yasalarının olmadığını, tarihsel süreç içinde eleştiriye ve dönüştürülmeye açık olgular olduklarını öne süren yöntemsel tutumdur. İkincisi doğayı tarihin bir kategorisi gören ontolojik tutumdur. Uslu’ya göre Tarih ve Sınıf Bilinci’nde iki tutum da vardır. Ancak ilki ikinciden bağımsız olarak vardır.
Lukács’da, kapitalizm içinde yaşayan bireyler rasyonalize biçimde yalıtıktırlar. Örneğin hukuk sistemi piyasa sisteminden ayrıktır. Hepsi ayrık olarak rasyonelleşirken bir ortak yasa temelinde bir araya gelirler. İnsan isteminden bağımsız rasyonelleşen bu unsurlar doğal yasanın sonucu gibi algılanırlar.
Tarih ve Sınıf Bilinci’nde bir başka önemli kavram “şeyleşme”dir. İnsanlar arası ilişkiler şeyler arası ilişkiler gibi algılanırlar. Uslu’ya göre “bu sürecin öznel boyutu ise insan emeğinin genelleşmiş meta üretimi bağlamında genelleşmesi ve insana yabancı bir ‘şey’ haline gelmesini içerir.” (s. 138)
Böylece şeyleşmenin sonucu ortaya çıkan yalıtık bireyler tarihsel bütünle birlikte değerlendirilmelidir. “Böylece gerek şeyleşmiş dünyanın bölünmüşlüğü, gerekse bu dünyadaki ikiliklerin –örneğin özne/nesne ikiliğinin- mutlak niteliği aşılır. Bütünlüğün kavranması ve özne-nesne bölünmüşlüğünün aşılması çerçevesinde Tarih ve Sınıf Bilinci’nin merkezi kategorilerinden biri belirleyicidir: ‘Sınıf bilinci…’"
Proletarya kapitalizmin çelişkilerinden doğar. Tarihsel bütünlüğün ortaya çıkardığı bu bütünlüğü biçimleyen bir unsurdur. Böylece özdeş özne-nesne bütünlüğü ile proletarya kendi konumunu ayırt eder. Bu noktada Uslu sınıf bilincinin “bir sınıfın toplum içindeki nesnel konumuna dair öznel bilgisi olarak” tanımlanabileceğini söyler.
Lukács devrimle bağlantılı olarak proleter sınıfın egemenlik konusunu ‘sıçrama’ kavramıyla ilişkilendirir. Ayrıca proletaryanın bölünmüşlüğü de işçi konseyiyle aşılacaktır. Böylece “tarihsel sürecin bütününe müdahale edebilecek niteliklere sahip olan bilincin taşıyıcısı ise proletaryanın sınıf bilincinin özel bir biçimi olan partidir.”
Uslu çalışmasının son bölümünde Tarih ve Sınıf Bilinci üzerine yapılan biraz da siyasi özellikler taşıyan eleştirileri ortaya koyar. Lukács’ın bu eleştirilere yanıtlarını çalışmasına taşıyarak kitabını tamamlar. Ayrıca Uslu, çalışmasında, Lukács’ın ideoloji kavramını nasıl ele aldığı tartışmalarına ikinci bölümün sonunda yer verir. Genel kanı Lukács’ın bu konuda nötr olduğu ya da ideolojiyi ‘yanlış bilinç’ kavramıyla özdeşleştirdiğidir.
Lukács anlaşılması zor bir düşünür olarak düşünüldüğünden, Uslu’nun çalışması Lukács’ı anlaşılır kılmakta okuyucuya yardımcı olmaktadır. Uslu ayrıca bu çalışmasıyla bir dönemin siyasi çalkantılarını okuyucuya gösterirken, kuramsal tartışmalarına da ışık tutmaktadır. * Ateş Uslu; Lukács: Marx'a Giden Yol, Çiviyazıları Yayınları, 2006
|