|
Paketten hüzün çıktı Her yıl on binlerce insan evlilik yoluyla yurtdışına gidiyor. Umutla çıkılan bu yolun sonunda genelde elde kalan hüzün, acı ve hayal kırıklıkları… “Paket Evlilikler – İthal Gelinlerin Yakarışları” kitabının yazarı Ezeli Doğanay ile bu tür evliliklerin nedenlerini, yaşanılan sorunları ve Avrupa'daki hükümetlerin buna dair politika(sızlık)larını konuştuk Özgür YURTTAŞ Öncelikle böyle bir kitap yazma fikri nasıl oluştu, yazarken amacınız neydi? Aslında Avrupa’da birçok ülkede konferanslara gidiyordum. Dolayısıyla bu tür şeyler görüyordum. Kiminle sohbet etsem ya eşi ondan ayrılmış ya o eşinden ayrılmış. Bir baktım sosyal bir yara bu aslında. Daha sonra bu konuda derleyici toparlayıcı bir şey hazırlayabilir miyim diye düşündüm. Bir de tatilde Adana’ya gitmiştim. Kitabın girişinde bahsediyorum, bir toplumbilimci arkadaşım bunu yaşadı diye, aslında o benim başımdan geçen bir olaydır. 18-19 yaşındaki insanlar bile Avrupa’ya gitmek için size teklifte bulunuyorlar. Eğitimli insanlar bile rahat yaşama adına Avrupa’ya özlem duyuyorlar. Ben Avrupa’daki insanların yaşam koşullarını da görüyorum. O nedenle böyle bir çalışma hazırlarsam, okuyucunun eline geçince okuyan insanları düşünmeye sevk edebilirim diye düşündüm. Avrupa bizim bildiğimiz gibi bir Avrupa değil. Kitabın asıl yazılış nedeni bu. Kanayan bir yarayı toplumun bilincine taşımak. Türkiye’deki aileler neden çocuklarının böyle bir evlilik yapmasını istiyor? Türkiye’deki aileler genellikle ekonomik nedenlerden dolayı çocuklarını Avrupa’ya gönderiyorlar. Çocuklarımız daha rahat, iyi koşullarda yaşasınlar, biz onlara gelecek sağlayamadık, hiç olmazsa orada gelecekleri garanti olur diye bakıyorlar. İkinci kesim yani Avrupa’daki aileler ve orada yaşayan gençler neden böyle bir evliliği istiyorlar? Avrupa’daki insanlar daha çok şekillendirme amacıyla bu tür evlilikleri istiyor. Mesela konuştuğum insanlardan birçoğu şunu söylüyor: ‘ben Almanya’dan eş istemiyorum çünkü kendisini ezdirmez, haklarını biliyor. Ben yüzde yüz benim sözümden çıkmayacak, bana itaat edecek kadın arıyorum.’ Aslında aradığı kadın değil bir köle. Eş partnerdir, hayatına ortak olandır. Kadınlarla konuştum onlar da ‘erkek var mı?’ diyorlar. Yani sadece Avrupa’daki erkekler olumsuz düşünmüyor, orada yaşayan kadınlar da olumsuz düşünüyor. Çünkü herkes kendisi dışında oradaki insanların yozlaşmayı, çürümeyi en yoğun biçimde yaşadığını sanıyor. Kendine layık olarak görmüyor. Yaşlılara soruyorum: Yaşlandığımızda eğer tanıdık birisi olursa en azından bize bir lokma ekmek verir diyorlar. Yani kendi geleceklerini düşünüyorlar, çocuklarınınkini düşünmüyorlar. Bu bağlamda Avrupa’daki ailelerin Türkiye’den eş seçmelerinin temel nedeni buradan götürüp şekillendirecekleri insanlar olarak görmeleri. Buradan oraya giden insan yol bilmez, dil bilmez, derdini anlatamaz, tamamen bağımlı bir kişi olarak yaşar, kalk deyince kalkacaktır, otur deyince oturacaktır. Bakış açısı bu. Yani bilinçli bir eş seçimi, bir aile oluşturma, temelinde sevgi ve mantık olan bir ilişki yok. Daha çok ticari ilişki gibi düşünülüyor. Avrupa’daki taraf kendisine bağımlı bir hizmetçi arıyor, Türkiye’deki taraflar ise belki daha iyi yaşamak adına o anlaşmayı kabul ediyor. Bir de bunların dışında kitapta geçen zorla evlendirmeler var. Yani Türkiye’ye izne getirilip zorla akrabalarıyla evlendirilen kadınların öyküleri. Onlarla ilgili neler söyleyeceksiniz? Orada erkeklerin Alman kızlarla görüşmesi çok normal karşılanmaz ama kızların Alman erkeklerle gezmesi çok daha kötü karşılanır. Eğer hasbel kader bir kız bir Alman çocuğu seviyor ise mutlaka onun ondan koparılması lazım. Çünkü onların bakış açısında sevgi çok önemli değil. Önemli olan kendi çevreleri, akrabalık ilişkileri, milletin söyleyeceği söz yani kısaca üzerlerindeki toplumsal baskı. Bu tür vakalar da var. Kızları Türkiye’de tatile diye getiriyorlar ve yakın akrabalarıyla zorla evlendiriyorlar, ondan sonra onunla yaşamaya mahkûm ediyorlar. Zoraki evlilikler ne kadar sağlıklı olabilir, bunun çok örneklerini sağımızda solumuzda görüyoruz. Bu sadece kadınlarda değil erkeklerde de var. Hatta bir tane lezbiyen kızla görüşmüştüm. Kitapta da var. ‘Beni zorla evlendirdiler, ama ben tiksiniyorum, iğreniyorum. Ama biliyorum ki itiraz edersem beni temelli Türkiye’de bırakacaklar. Beni bırakmasınlar diye birlikte olmak zorunda kaldım evlendiğim çocukla. Bir erkeğin elinin vücuduma dokunmasından tiksiniyordum ama geri dönebilmek için mecburdum. O çocukla birkaç kez birlikte olmaz zorunda kaldım, sonra Almanya’ya dönünce hemen polise telefon açtım, çünkü ailem bana artık müdahale edemez çünkü ben artık Almanya’daydım.’ demişti. Bizim toplumumuz, oradaki toplum, çocuklarının seksüel tercihlerini anlayamıyorlar. Kendilerinin içinden geldikleri geleneksel aile yaşantısı ne ise aynı şekilde çocuklarının da aynısını yapmasını bekliyorlar. O nedenle ya gönüllü, gönüllü olmazsa zoraki bunu çocuğuna dayatıyorlar. Türkiye’den bakınca Avrupa ülkeleri kadın hakları konusunda daha ileri. Birçok kazanılmış hakları var. Peki kadınlar haklarının bilincinde mi, kullanabiliyor mu? Bunları biliyorsa böyle evliliklere nasıl razı oluyorlar? Şimdi kendi hakkını bilmek bilinç gerektiren bir olay. Bilinçli insan orada bir sıçrama yapar ve insan olarak özlük haklarını korur. Benim insan olarak duruşum budur, benim şu şu haklarım var ve ben bunlara sahip çıkmak zorundayım der. Eğer kişi o bilinçte değilse kullanamaz tabiî ki doğal olarak. İster Almanya’da olsun isterse başka bir Avrupa ülkesinde. Yer çok da önemli değil, yani bizi coğrafya değiştirmiyor. Oradaki Türkiyeli kadınların çoğu hala o kırsal kesimdeki düşünceleri taşıyorlar. Ben Türkiye’ye sık geliyorum. Ankara’da İstanbul’da kadınları gözlemliyorum, çok heyecanlanıyorum, coşkuya kapılıyorum. Bir bilinç sıçraması yaşıyorlar. Aynı şeyi ne yazık ki oradaki insanlar için diyemiyorum çok geriler çünkü. Yani o geriliğin temelinde yatan psikoloji de şu: Almanlaşmayalım, asimile olmayalım, özümüzü koruyalım. Kendilerini korumak adına geleneklere daha sıkıca sarılınca tutucu hale geliyorlar. Buradakiler gelişiyor, onlar hala yerinde sayıyor. Bu bağlamda oradaki kadınların ne yazık ki çoğu o bilinçte değil. Tabiî ki bütün kadınlar böyledir demek istemiyorum ama genel olarak bu şekilde. Tabi istisnalar var, buradan gidip orada kendi haklarını koruyan kadınlar da var ama büyük çoğunluğu özellikle kırsal kesimlerden kopup gelenler hiç bilincinde değil. Tabi İslamiyet’in buradaki uygulanışı ile oradaki uygulanışı da farklı. Orada ki uygulanışı daha katı. Böyle olunca o İslami değerlerle yaşayan kadınlar zaten kendi haklarından vazgeçmiş oluyorlar. Yani kocaları dövebilir de sövebilir de. Buna karşı çıkma gibi bir şansları yok. Kitapta ithal damatların yaşadıkları sorunlar, hikayeleri de var ancak ağırlık kadınlarda. Bu anlamıyla bir kadın kitabı aslında. Bir erkek olarak böyle bir duyarlılığın temelinde ne var? Erkekler de var kitapta ama benim yola çıkarken hedefim de kadınlara ağırlık vermekti zaten. Çünkü kadınların kırılma noktaları çok daha acıdır. Siz de bir kadınsınız, düşünebiliyor musunuz, Kayseri'nin Sarız ilçesinin bir köyünden üç tane kadın götürülüyor. Bu insanlar orada evin her türlü işlerini yapıyor, işkenceler görüyor. Sonra hiçbir şey olmamış gibi getirilip köylerine geri bırakılıyor. O kadının ruh halini düşünemiyor musunuz? O, kadının hayatının kırılma noktasıdır, artık hayatındaki duruş noktasını bir düşünün. Tamamen yaşamdan kopuyor, hatta intihara sürükleniyor. Ya da başka bir şey. Almanya’ya evlilik yoluyla giden 8 kadın öldürüldü. İthal damatlar öldürülmedi. Tabii erkekler de acı çekiyor ancak kadınların çektiği acının yanında hiç kalır. Bu toplumun içine geri dönebiliyor, buraya dönünce bir başka kadınla rahatlıkla evlenebiliyor, ama kadınların hayatı altüst oluyor. Ben de bu düşünceden esasla kadınları öne çıkarttım, bunun böyle olması gerektiğini düşündüm. Yurtdışına evlilik yoluyla giden kadınlar ne tür sorunlar yaşıyor. Ya da erkeklerin yaşadıklarıyla kıyaslarsanız arasındaki fark nasıl? Kadınlar her türlü sürprize hazırlıklı olmalılar. Yol bilmeyecekler, dil bilmeyecekler, eve kapatılacaklar. Kadının bir tanesiyle konuşmuştum. 4 yıl yaşamış Almanya’da ve karşısındaki dükkana gidip gelemiyor. Böyle bir şey olabilir mi? Bu yüzden de kendi eşine tamamen bağımlı oluyor, o ne söylerse onu yapmak zorunda kalıyor. Kadın, neredeyse bütün insani değerlerinden soyutlanacaktır. Yani istediği zaman çıkıp gezemeyecektir, istediği zaman istediği yere gidemeyecektir. Hep istemediği zamanlarda istemediği şekilde hareket etmek zorunda kalacaktır. Bunlar zorluk. Erkekler açısından bakınca onlar biraz daha rahat. Çünkü onlar kahveye gidebiliyor, sağa sola gidebiliyor. Sosyal hayata katılma bakımından kadınlardan daha rahatlar. Kitabınızda psikologlarla da görüşmeler var. Kadınların yaşadıkları psikolojik yıkımlar nasıl oluyor? Çok kötü, ağır oluyor, toparlanması uzun zaman alıyor. Kırılmalar yaşıyorlar. Tekrar yaşamın içerisine girmek onların yıllarını alıyor. Artık evlilikten ve erkeklerden korkuyorlar. Kendilerini idare edemiyorlar, sağlıklı kararlar veremiyorlar. Çocuklarıyla ilişkileri kötü oluyor. Paranoyak oluyorlar. Psikolojileri çok bozuk oluyor. Her yıl evlilik yoluyla yurtdışına giden insanların sayısı on binleri buluyor. Oradaki devletin buna dair bir politikası var? Bunu yeterli görüyor musunuz? Yeni yeni gelişiyor. Aslında oraya gidince devlet seni dil kursuna gönderiyor, Almanca öğrenmen için ama bizimkiler göndermiyor. Mesela Almanya bu yılbaşından itibaren yeni bir uygulamaya başlıyor. Mesela siz Almanya’da bir insanla evlendiniz. Türkiye’de Almanca dil eğitimi almanız gerekiyor 6 ay kadar. Konsoloslukta vize almaya giderken sizi sınava sokacaklar. Bakacaklar sınav sonuçlarınıza, diliniz kendinizi orada ifade edecek düzeyde mi diye. Ona göre vize verecekler. Sizi öğrenmeye mecbur kılıyor. Dil insanın kendini ifade etme aracıdır, bilmeyince ifade edemiyorsunuz. Ciddi sorunlar çıkıyor. Dil öğrenen orada biraz daha rahat edecek. Bir de dil bilince kendi haklarınızı da öğrenebileceksiniz. Çünkü Almanya’da aktif kadın kurumları var. Dil bildiğin zaman bunlardan bilgin oluyor ve yararlanabiliyorsun. Bu iyi bir şey belki ancak yine de yetersiz. Mesela sınırdışı edilmemek için üç yıl evliliğinizi sürdürmek zorundasınız. İnsanlar böyle bir durum karşısında kötü de olsa, işkence de görse o süreyi tamamlamaya çalışır. Buna dair bir politika var mı? Bir kız tanıyorum. Gelmeden önce konuştuk. Bu daha 20 yaşında gencecik bir çocuk ve 53 yaşındaki bir adamla evli. Gelir gelmez bir yıl evli kalmış, 1 yıl sonra kopmuş. Kopunca adam da bu kız benimle Almanya için evlendi, sahte evlilik diyerek şikayette bulunmuş. Kız da kalabilmek için bu adam benim ırzıma geçti falan filan diyerek karşı dava açtı. Ama kızın davasını pek ciddiye almıyor adli makamlar. Çünkü 1 yıl birlikte yaşamışsın madem öyle neden önceden bildirmedin, doktorlara veya oraya buraya niye söylemedin diyorlar. Siz evlenip gittiğinizde eğer eşiniz Alman vatandaşı ise direk haklarınızı alıyorsunuz. O zaman sorun yok, 5-6 ay evli kalsanız da hakkınızı almış oluyorsunuz. Ama eğer Türkiye vatandaşı ise siz onunla 3 yıl evli kalmak zorundasınız. Eskiden 5 yıldı şimdi 3’e indi. O 3 yıl boyunca size her tür şiddet uygulayabilir, sizi kişi olarak aşağılayabilir, kaba saba davranabilir. Yurtdışına giden insanlar 3 yıl çalışmıyor. Yaşadığın ülkenin ekonomik hayatına katılamıyorsun, devletten veya evlendiğin insandan para almak zorunda kalıyorsun. Bu bir tür bağımlılık ilişkisi değil mi? Evet söylediğinizde haklısınız. O ciddi bir sorun. Onun dışında mesela benim seçme seçilme hakkım yok. O konuda sessiz bir çoğunluksun. Ne kadar acı bir şey ki toplumsal yaşamda sessiziz. Kim gelirse gelsin mecbur kabul ediyorsun. Fark etmiyor hiç. Ne kendi oyunu kullanabiliyorsun, ne de seçilebiliyorsun. Seçim gelince bakalım bu sene kim geldi diyorsun. Ve böyle yüz binlerce insan var. Niye, çünkü Alman vatandaşı değil. Alman vatandaşı olmak istiyorsun o da artık çok zor. Onu da o kadar zorlaştırdılar ki artık bu saatten sonra. Ben Almancayı çok iyi kullanıyorum, 22 yıldır oradayım, kendi yaşamımı kendim finanse ediyorum. Buna rağmen vatandaş olmaya kalktığımda sorun yaşıyorum. Bu anlamda dediğiniz doğru, 3 sene boyunca sizi kendi eşinize mahkum ediyorlar. Ama bu biraz da oradaki ekonomiden de kaynaklanıyor. Çünkü aslında Almanlar artık kimseyi istemiyorlar. Diyorlar ki benim kapasitem artık doldu. 10 kişiyi besleyen bir lokantayı 30 kişiyle dolduramazsınız. Türkiye’den de biz her yıl yüz binlerce insan göç veriyoruz. Legal, illegal yollarla... Almanya bunu alıyor ama kendi yasal kurallarını da koyuyor, çünkü artık benim bünyem kaldırmıyor diyor. İşsizlik orada da hızla artıyor. O nedenle Almanya, sana bakayım ama eşin çalışamaz diyor. 19 Haziran 2008 |