Yazdır E-posta

Karanlığı Yakılası Gemiler:

Namık Kemalizm!

 

 

Varlık ÖZMENEK

 

 

 

Gündeme gelmeden önce…

 

Mavi Defterde Haziran’da yayımlanan iki yazımın son bölümlerindeki karartıları bir daha tırnak içine alayım:

. “(…) Fevzi Çakmak’tan Kemal Tahir’e (yalnız değil)  ayrıntılarına… Attila İlhan’lara, Fethullah Gülen’lere,  Murat Belge’lerle… ve tüm uzatmalı ve döküntülü eksikliklerle, hâlâ süren çapraz baltalık!

 

Gün yüzüne çıkarılmalıdır.

 

Belgesi mi?

 

Türkiye yayıncılığında yazılmış en akıcı, en romansı, en çarpıcı sarsıcı, insanı insanlaştıran devrimci belgesel yaşamöyküsü:

“ Bir Eğitim Devrimcisi -İSMAİL HAKKI  TONGUÇ- Yaşamı, Öğretisi, Eylemi Engin Tonguç ,792 sayfa. (Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Yayınları, Üçüncü Basım, Ekim 2007, İzmir

 

Okunmadan, bilinmeden, değerbilinmeden, (elbette) tartışılmadan Türkiye’de çağdaş hatta çağın üstüne üstüne… Büyük İnsanlık Yürüyüşü,  uygarlığa değgin hiçbir şeyi anlamak, çözmek mümkün değildir; karanlıktır…

 

Ve…

 

. " (…)Yanmak ve donmak. 3 Temmuz Sivas… karanlık. Yazmak-çizmek: Zemberek!

Öyle bir haber: Karanlığı yakılası gemiler… "

 

 

 

*** *** ***

 

Türkiye’nin ileri, uygarlıkçı, emekçi, toplumcu, devrimci, şöyle insanına ve insanlığa “Dünya varmış! dedirtecek evrensel nefesi; -oldum olası, neredeyse genetik- sollu sağlı engelli…

 

Derin, dipsiz, iki ucu açık Solkırım’sal, ıssız boz bir çöl enginliği.

 

Bugünler: 3 Temmuz 2008 !..

 

Gene karanlık…

 

Belki soyut gelebilir ama, Türkiye’nin önce vahim boyutlardaki yokoluşsal zihinsel tembelliğinden -kurtulmak kolay değil- silkinmesi için bir nebze olsun böyle bir soyutlamaya gereksinimi var ve bu da yaşamsal.

 

Türkiye, karanlıklarını yakamıyor. Gemilerini yakamıyor.

 

Geçmişini aydınlatamıyor.

 

Aydınlanmacılık sözde ve işkembede.

 

Egemen renk: Karanlık!

 

Ve bu durum da, benim son on yılda yazdığım iki kitabımın yan yana gelen ve andıçlanan adlarında aydınlanıyor:

“Medya Terörizm” ve “Büyük Soygun’da Medya”…

 

Bir rejim bu.

 

Nasıl mı?

*** *** ***

 

Falih Rıfkı Atay ile 40 yıl önce (1968-Haziran) İstanbul’da Moda’daki evinde Türkiye’de ilk televizyonun başlangıç yılında TRT Ankara Televizyonu için yaptığım bir röportajı anımsıyorum.

 

Son bir sorum üzerine, bunu, sadece ikimizin yalnız kaldığında yanıtlayacağını söylediğinde çok şaşırmış hem de (henüz yirmi beş yaşlarındaydım) çok da gevremiştim Atatürk’e en yakın bir gazetecinin karşısında. (Kameraman Kemal Konca, yardımcısı Egemen Baykal, sesçi rahmetli Ünal Mesutoğlu ve fotoğrafçı Gökmen -soyadını anımsayamıyorum- dışarı çıktılar.)

 

Ne dediğini, (Atay önemli bir gazetecidir) google’da kendisiyle ilgili ayrıntılı bilgilerden sonra yazacağım:

Falih Rıfkı Atay (d. 1894 İstanbul Türkiye) - (ö. 20 Mart 1971 İstanbul Türkiye), Türk Gazeteci ve yazar.Sakarya ili Kaynarca ilçesi Büyükkaynarca köyünden İstanbul'a yerleşmiş bir ailenin çoçuğu olan Falih Rıfkı Atay Darülfünun Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi. 1911’de ilk yazıları, Servet-i Fünun dergisinin genç yazarlara ayrılan ek sayfalarında yayımlanan Falih Rıfkı'nın Tecelli(1911) dergisi ile Süleyman Bahri'nin yönettiği Kadın(1912) dergisinde Cenap Şahabettin ile Ahmet Haşim'in eserlerini hatırlatan şiirleri çıktı. Bu dönemdeki yazıları, Türkçülük ve Türkçecilik akımlarının etkisini taşıyordu. Yedeksubay olarak katıldığı I. Dünya Savaşı’nda yedek subay olarak Suriye'ye gitti ve Cemal Paşa’nın özel katipliğini yaptı. Suriye ve Filistin'deki savaş anılarını "Ateş ve Güneş" (1918) kitabında topladı. Cemal Paşa'nın Bahriye nazırı olması üzerine Kalemi Mahsusa müdür yardımcılığına getirildi (1917). Ali Naci (Karacan), Necmettin Sadık (Sadak) ve Kazım Şinasi (Dersan) ile birlikte kurduğu Akşam gazetesinde Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen yazılar yazması nedeniyle Divan-ı Harp’te yargılandı, fakat 2. İnönü Savaşı’nın kazanılması üzerine idamdan kurtularak Anadolu’ya geçti.1923’ten itibaren Bolu ve Ankara milletvekilliği yaptı. İzmir’in kurtuluşundan sonra tanıştığı Mustafa Kemal’in dostluğunu kazandı ve bu döneme ilişkin anılarını "Atatürk’ün Bana Anlattıkları" (1955), "Çankaya" (1961) ve "Atatürk Ne İdi?" (1968) adlı kitaplarda topladı. Yeni Türk Alfabesinin hazırlanması ve uygulanması sırasında Dil Encümeninde görev aldı. Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın tutumuna şiddetle karşı çıktı. "Ulus" gazetesinin başyazarlığını yaptığı dönemde Ankara şehir planı jürisinde üyelik ve İmar Komisyonunda başkanlık yaptı. CHP’nin yayın organı Hakimiyet-i Milliye (daha sonra Ulus) ve Milliyet gazetelerindeki köşe yazılarında Atatürk devrimlerini ve batılılaşmayı savundu. Demokrat Parti'nin 1950'de iktidara geçmesinden sonra Dünya Gazetesini kurarak (1952) muhalefete geçti; yeni iktidara karşı Atatürk devrimlerini savundu.Falih Rıfkı Atay, gezi yazılarını ve anılarını topladığı kitaplarıyla Cumhuriyet döneminde bu türlerin ilk özgün örneklerini verdi. Zeytindağı (anı-1932, 1964), Faşist Roma, Kemalist Tiran, Kaybolmuş Makedonya (gezi-1930) ve Pazar Konuşmaları (fıkra-1966) başlıca yapıtlarıdır.Atay, sağlam, çekici anlatımı ve duru Türkçesiyle basının en usta kalemlerinden biriydi. Siyasi konuları işleyen fıkra ve başyazılarıyla tanınan Atay gezi, anı, makale ve sohbet türlerinde birçok kitap yayımlamıştı; Cumhuriyet döneminin en etkin gazetecilerindendi.En ünlü eseri Atatürk'ün ve O'nun eserlerini anlattığı Çankaya Kitabıdır.(Google’dan)

*** *** *** 

Böyle bir Falih Rıfkı bana neler söylüyordu:

“… Dertli adamdı Atatürk. Son döneminde sık sık söylediği şuydu: ‘Ben ki hayatı boyunca istibdada (keyfe bağlı yönetim; zorbalık) karşı çıkmış adamım; şimdi arkamda bir istibdad bırakıyorum.

 

İlk kez duyuyordum.

 

Daha çok da.

 

Falih Rıfkı’nın bunları söylerken kuşkulu (kuş gibi kıpırtılı) hali hiç aklımdan çıkmıyor. Sanki:

. Yerin kulağı !

 

O günden üç yıl sonra kaybettiğimiz Atay’ı geçen her yıl -40 yıl!- daha iyi anladım…

 

(Bu röportajdan dört yıl kadar sonra Darbe yönetimi tarafından TRT’deki işime son verildi.) 

 

*** *** *** 

Bugünlerde içerden ve dışardan gelen seslere kulak veriyorum:

 

Kemalizm…

Denerek (‘kimi neş’eden, kimi kederden’) kolayca işin işinden çıkıldığı (daha doğrusu çıkılamadığı) günler yaşanıyor; içerden ve dışardan.

 

Doğrusu, Ulusal Kurtuluşçuya da yazık ediliyor.

 

Kimbilir… Bugünkü Paramedyanın -Medya Terörizm(a)nın- zırt dediği yer şu olmasın:

 

Namık Kemalizm!

 

*** *** *** 

Hürriyet Gösteri dergisinin “Ölümünün 100. yılında Namık Kemal (1988)” ekindeki “Atatürk’te Namık Kemal” (s.16) başlıklı, Dündar Akünal imzalı yazı; “Atatürk kuşağı kitapsızdır. Okuyacak kitap bulamaz. Bu kuşak gençlerinin okumak isteyeceği kitapların yurda getirilmesi, yurt dışında basılanların da yurda sokulması yasaktır…” diye başlıyor nitekim.

 

İçeride okuyacak doğru-dürüst gazete bulunamayacak yıllara geldiğimiz bugünlerde o günler anlatılırken devam edelim:

 

“(…) Bu arada, içerde basılamayan Abdülhamit aleyhinde şiirler çoğaltılarak elden ele, okuldan okula dolaştırılır… Şiirlerin şairleri başında da Namık Kemal vardır. (…) ‘Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini,/ Yoğimiş kurtaracak bahtı kara maderini.’ (…)

 

‘Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini / Bulunur kurtaracak bahtı kara mâderini.’”

 

Bu kadar… (Genç Mustafa Kemal’in, “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim ben” diyen Tevfik Fikret’i İkinci Meşrutiyet sonrası yıllarda okuma listesine aldığı belirtiliyor.)

 

O kadar…

 

Türkiye, Namık Kemal’i bugün de bu kadar biliyor. Tevfik Fikret’i de o kadar!

 

Ord.Prof. İ.Hakkı Uzunçarşılı (Türk Tarih Kurumu Üyesi, Balıkesir Milletvekili) “Namık Kemal’in Abdülhamid’e Taktim Ettiği Arîzalarla Ebuzziya Tevfik Bey’e Yolladığı Bazı Mektuplar” (T.T.K Basımevi-Ankara 1947) adlı elyazılı belgesel derlemesine başlarken ilk cümlesini buraya alıyorum:

 

Namık Kemal bey merhumun Midilli, Rodos ve Sakız mutasarrıflıkları (-eskiden- Bir sancağın en büyük yönetim görevlisi) zamanında vasıta ile Abdülhamid’e takdim ettiği arîzalara (sunulan mektup ya da dilekçe), kendisine ait neşrolunan eserlerde hiç tesadüf edilmemiştir…”

 

Bugün de tesadüf edilmiyor.

 

Oysa Türkiye ivedilikle Namık Kemalizm’i (bugün Medya Terörizmin kökenleri) çözmek zorunda.

 

Türkiye gündemine bir alıntı sunuyorum:

 

Girit Müslümanları hakkında pâdişâha takdim edilmek üzere Namık Kemal Bey tarafından Ebuzziya Tevfik Beye gönderilmiş bir mektüp

 

Birâder!

Bilirsin ki din ve devlet düşmanlarının bu memleketi batırmak için birinci teşebbüsleri Girid üzerinde vukubulmuş ve bu teşebbüsün birinci te’siri bizler gibi hamiyet sahiplerine dokunmuşdı.

 

Bu Girit mes’elesi ma’ruf olan yedi başlı ejder gibi bir başı kesildikce yedi başı daha çıkıyor ; Pâdişâha seni ben takdîm itmiştim; bu mektubumu da sen pâdişâhıma takdim ît; ikisi de pâdişâha birer nevi hizmettir. Bu hizmetin ikişmesi nevâfil namazı gibi Allah indinde bile makbûl olıuyor. (…) “ (s.282)

 

 *** *** *** 

48 yıllık ömründe (1840-1888) ancak 10 yıl gazetecilik yaptırılan Namık Kemal mutlak “Vatan şairi” kılınmıştır! Biçilmiştir!

 

Öyle bilinir.

 

“Ben de ‘Vatan şairi’ diye bilirdim Namık Kemal’i” diyor günümüzde gazeteci Murat Bardakçı; devam eder:

 

“Abdülhamid, 1879’da Midilli’ye sürmüştür Namık Kemal’i… Ama zincire vurulmuş bir mahkum değil ‘mutasarrıf’, yani valiyle kaymakam arası mülki idareci yaparak… Birkaç ay sonra, hükümdara mektup gönderir ‘Vatan şairi’… Midilli’de rahatının yerinde olduğunu, çalışmalarının hiç aksamadığını, kitaplarına devam ettiğini söyler önce… ‘Saye-i hümayunlarında hiçbir derdi olmadığını’ yazar…

 

Derken, bu derece büyük lütuflarına mazhar olduğu padişahına küçücük de olsa bir hizmette bulunmak için yalvarır, ‘Arzu buyurulursa, Babıali’deki muzır mahlukları efendimize daha iyi tanıtırım’ der…’Emredin, ihbar edeyim’ in kibarcasıdır bu… Hizmetinin bedelli olacağını ilave etmeyi de unutmaz mektubuna… Herhalde ‘Ağanın eli tutulmaz’ diye düşünür, bedeli söylemez. Abdülhamit’in inayetine bırakır fiyatını…”

 

Bugün ‘Medya Terörizm’ diyebileceğimiz (sıkıysa deyin!) Namık Kemalizm’i çözmeyi Murat Bardakçı’nın kaleminden sürdürelim:

 

“Hükümdar, memleketin selameti aşkıyla çırpınan ‘Vatan şairi’nin muzır gazetecileri bir bir sayıp dökmek (bugünkü Andıç’lar ve Lahika’lar nereden kökleniyor? Soru benim. V.Ö.) gibi ulvi müracaatına ne cevap vermiştir bilmiyoruz ama, Namık Kemal’in öteki yazdıkları, jurnalciliğe pek meraklı olduğunu göstermektedir…

 

Başka bir mektubunda gene dualar eder, maaşının artmasından dolayı nasıl şükranda bulunacağını bilemediğinden yakınır ve küçük bir ricada daha bulunur. Acaba lütfunun ve ihsanının şöhreti yeri göğü tutmuş olan şevketlu hünkar, yani Abdülhamid, mektep masraflarını üzerine aldığı oğlu Ali Ekrem’in harçlığını biraz daha artıramaz mıdır?

 

Bir yandan hükümdarın ayağının toprağına yüzünü gözünü sürerek yalvarmaktadır, bir yandan da aynı hükümdara ‘Köpektir zevk alan sayyad-ı bi-insafa hizmetten’ yani ‘İnsafsız avcıya hizmet eden köpektir’ diye haykıran mısralar döktürmektedir…

 

Namık Kemal’in böylesine tutarlı ve hükümdara böylesine yakın durma politikasını, ondan sonra gelen gazeteciler de devam ettirir; üstadlarının yolundan devam ederler.” (Hürriyet Show Pazar dergisi, 21 Ağustos 1994, s.75)

Not: Ciddi bir tarih araştırmacısı, soruşturmalı gazeteci Murat Bardakçı, buna benzer yazıları nedeniyle Hürriyet’teki işinden alınmıştır!

*** *** ***

 

Namık Kemal(izm)in dramı yazgısıdır; padişâhî karanlıktır.

 

Bugünkü Medya Terörizm, Büyük Soygun’da Medya, dipsiz hesapsız SOLKIRIM Rejimi

 

Aforizması da -Washington kaynaklı- şu: “Dünyada, Türk medyasına dayanabilecek ikinci bir demokrasi yoktur."

 

Vahşi ironi…

 

Sıradaki şudur: Zihinsel engelli, derin, siyasal, sosyal, kültürel sollu sağlı SOLKIRIM’sal -neredeyse kalıtımsal- gerçeklik!

 

İki ucu açık; kısa devre, içine çekiyor, sarsıyor, karanlık saçıyor.

 

Kördüğüm! Kördöngü!

 

Dünya varmış!” yok!

 

Karanlığı yakılası, Solkırım bandıralı gemiler…

 

3 Temmuz 2008, Ankara

 

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

         
 
Sonraki >