|
Büyünün bittiği eşik: Yumurta Filmin sorgulattığı belki de şu: Anlamla yüklü hayatların bizzat anlamsızlığı yaratan tek düze döngü olduğu. Bizi hasta ettiği ve büyü yokluğunun, bin yıllardır büyü varmış gibi yaşayan biz insanlara köpekleşmeyi istettiği. Bir köpek kadar ‘bile’ arzularından-olduğu gibiden ibaret olamayan insanın, insan olarak aldığı hali. Kuyuları ve eğirme tellerini. Bir insanın hayatı başka nerede anlatılabilir ki? Barış YILDIRIM Semih Kaplanoğlu’nun filmi Yumurta, ödül üstüne ödül alınca ortalık karışmıştı. Nedir bu ‘entelektüel terör’, ‘bir film neden bu kadar ödül alır’ itirazı almış yürümüştü. Hatta milyonların izlediği Beyaz Melek’in yönetmeni Mahsun Kırmızıgül, “altındaki imza Mahsun Kırmızıgül olmasa bu film de çok ödül alırdı” diyerek, “Alem buysa Kral benim” şarkısına geri dönmüştü. Şimdi ismini hatırlayamadığım ve ‘sanat filmleri’ olarak anılan filmleri savunan bir kişi ise çok manidar bir cevap vermişti Mahsun Kırmızıgül’e: “Bu kadar çok seyirci filmimi izlese ödül falan istemem”. Büyüsüz hayat sarısız Yumurta Ben de uzun uğraşlar sonucu Yumurta’yı edinip izleyebildim nihayet. Film beni çarpıp, bölmedi dolayısıyla üzerimde de pek ‘aman aman’ bir etki bırakmadı. Ama bu kötü olduğu anlamına mı geliyor, zinhar. Aksine, gayet saf bir film, sinema. Belki ben çarpılma yanlısıyım. Daha önce, herkes gibi ‘karanlık’ diyerek ifade etmeyi pek matah bir şey sayarak, ‘karanlık’ bir dönemimde, Semih Kaplanoğlu’nun ‘Herkes Kendi Evinde’ isimli filmini izlemiş ve gayet beğenmiştim. Belki kişisel bir durum ancak bu kez o kadar büyülü bir durum yoktu benim için. Ama dediğim gibi, bu sadece benim için. Yönetmenin de büyülemek gibi bir derdi yoktu belki. Belki sadece demek istediği buydu: Büyü yok. Yusuf Üçlemesi olarak anılan (Süt, Bal ve Yumurta) üç filmin ilki olan Yumurta’nın, öncelikle görüntü açısından oldukça başarılı olduğunu söylemek gerekiyor. Müziksiz, fazla diyaloğu olmayan ve saat, kahvaltı gibi arka plandaki seslerin ve hep varolan ritimlerinin öne çıktığı film, sisler içinden gelen bir kadının, yine sisler içinde kaybolmasıyla başlıyor. Tire’de geçen hikaye, bu kadının ölümü üzerine İstanbul’da sahaflık yapan oğlunun defin ve miras işlemleri için Tire’ye gelmesini konu alıyor. Ödüllü şair olan ancak yazdıklarını beğenmediği için şiiri bırakan, yorgun, umarsız olduğu izlenimini uyandıran, hafızası zayıf ve dolayısıyla unutkan bir karakter filmin kahramanı Yusuf. Aslında hafızası zayıf demekten çok, uzak demek daha doğru. Örneğin evine çağırdığı elektrikçinin babasını tanıyor da nasıl olduğunu sorunca “cenazedeydi ya” cevabını alabiliyor. Annesinin cenazesinde fark etmediği bir tanıdık çıkabiliyor o adam, muhtemelen törene katılan herkes gibi. Gençlik aşkıyla buluşup konuştuğunda “çok severdin sen Tire’yi” sözüne “ben buradan nefret ederdim” cevabını verebiliyor. “Sen gelseydin Gölcük’e gidecektik” diyen annesiyle birlikte kalan genç kızın “niye gelmedin” sorusuna cevap vermeyebiliyor. Başka bir dünyada yaşıyor Yusuf. Bu arada, Nejat İşler’in başarıyla canlandırdığı karakterin bir diğer özelliği ise sara hastası olması. Düşünmeyi de unutmak Filmde dikkat çeken bir diğer nokta, tüm sahnelerin neredeyse bir kerelik olması. Örneğin Yusuf’un sara hastası olduğunu ve kriz geçirdiğini tek sahnede görüyoruz. Kitapçısını yine öyle. Yusuf’un rüyalar gördüğünü yine tek sahneyle anlatıyor bize yönetmen. Eski sevgilisiyle bir kez konuşuyor, ormanda kendisini bir kez uyur buluyor, bir kez rüya görüyor, eski arkadaşıyla bir kez bira içiyor. Ama arkadaşı kendisini çağırınca yanına gidiyor, aklına gelmişken eski arkadaş(lar)ını gelmiyor mesela. İstanbul’a dönmek başından beri aklında olsa bile bir kez kalkışıyor. Ama çok çay, çok sigara içiyor. Çok düşünüyor Yusuf, daha doğrusu çok şey düşündürüyor kendisini Yusuf’a, ama bir yandan da çok şeyi düşünmüyor Yusuf, düşünmeyi unutuyor bile bazen. Genellikle izliyor. Kendi dışında olan bitene yabancı olduğu kadar düşünceli ve olduğu gibi kabul etmeye gönüllü bir tavırla yaklaşıyor. Basit sorular soruyor. Basit cevaplar alıyor. Filmin özelliği de bu belki, her şeyin bu kadar basit olması. Tire’ye geldikten sonra annesiyle kalan genç kızın ısrarı nedeniyle annesinin adağını yerine getiren Yusuf, bu nedenle İstanbul’a dönmeyi erteliyor. Ve nihayet İstanbul’a dönmek için yola çıktığında aracını yeşil bir alanın önünde park ederek, geceleyin o alana doğru yürümeye başlıyor. Kendisine saldıran bir çoban köpeğinin darbesiyle yere yığılan Yusuf, geceyi bu köpekle dip dibe geçiriyor. Filmin başından beri annesinin ölümüne bile duyarsız kalan Yusuf, işte bu gece, köpeğin burnunun ucunda hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve evine yani Tire’ye geri dönüyor. Film, Yusuf’a kahvaltıda yemesi için verilen bir yumurta sahnesiyle son buluyor. Oysa film boyunca gitmek ile kalmak arasında bocaladığını hiç görmemiştik. Bu ikilimi yaşayacağı mantıken belli, en azından olasılık olarak vardı. Ama Yusuf bunu düşünmemişti. Tire’de sütün sokak arabasında satıldığı, yumurtanın tavuk yumurtladıktan sonra yendiği filmin, basit bir işleyişi var. Genç kıza aşık olan gencin Yusuf’un arabasının sileceklerine zarar vermesi, evin camını kırması tek atraksiyon denilebilir. Filmde bir kaç sahnede yer alan doğal oyuncuların başarısı ise bir Ege harikası olarak anılmalı. Ege’nin kendine has üslubuyla film, çok daha naif bir karakter kazanıyor. Tel ve kuyu Filmin çarpıcılığı açısından iki sahneden bahsedilebilir. Birisi, sara hastası Yusuf’un krize girdiği an. Gittiği tapu dairesinde kendisini tanıyan ancak kendisinin tanımadığı bir memur işlerini hallederken, cep telefonu çekmiyor diye dışarı çıkıyor Yusuf. Orada bir adam görüyor. Adam avluda iki yana dikili direkler arasından yün geçirerek, bir tür makara sistemi sayesinde ip eğiriyor. On metrelik bir mesafede bir uçtan diğer uca, oldukça mekanik bir ses çıkararak, tek düze ve sürekli. Pat diye düşüyor Yusuf, bir kaç titremeden sonra bayılıyor. Adam, yanındaki soğanı yere vurup kırarak Yusuf’a koklatıyor ve kendine geliyor Yusuf. Bir süre sonra ayırdına varıyor krizin. Bu sahnenin, tek düzeliğin, monotonluğun ve mekanizmin hasta bir zihni nasıl krize soktuğunu; daha doğrusu kriz içindeki aklın nasıl ‘tutulduğunu’ göstermesi açısından çarpıcı olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer çarpıcı sahne ise Yusuf’un gördüğü rüya. Yusuf, rüyasında bir kuyuda kalmış ve ipi çekerek kuyu ağzındaki çanı çalıyor. Bağırıyor Yusuf, ‘beni çıkarın’ diye. Sislerin arasında sesi duyan yok. Yusuf, daha sonra evine gelen elektrikçiye babasını sorduğunda küçükken birlikte kuyu yaptıklarını ve o kuyulardan birisini geçen gün gördüğünü, kuyunun iyi durumda olduğunu söyler. Bu da bir kez oluyor filmde, Yusuf’un karışıklığı gerçekleştirmesi. Filmin, bir üçlemenin ilk filmi olduğunu düşündüğümüzde bir yere somut olarak bağlanmamış olmasına belki de şaşırmamak ve diğer filmlerle hikayenin bir anlama doğru derinleşeceğini beklemek mümkün. Ancak filmin, bu ‘derinleşen anlam’ın yokluğuna göndermede bulunduğunu düşünmek de. Zira, basit diyaloglarla örülü, her şeyin insan eliyle yapıldığı, televizyonun bir kez bile görülmediği, cep telefonunun çekmediği, müzik dinlenmediği bir filmde, kahramanımız bir köpekle helalleşiyor. İnsanın başlayacağı yer: büyü yitimi Filmin sorgulattığı da bu belki. Anlamla yüklü hayatların bizzat anlamsızlığı yaratan tek düze döngü olduğu. Bizi hasta ettiği ve büyü yokluğunun, bin yıllardır büyü varmış gibi yaşayan biz insanlara köpekleşmeyi istettiği. Bir köpek kadar ‘bile’ arzularından yani ‘olduğu gibi’den ibaret olamayan insanın, kendi gözünde aldığı hali. Kuyuları ve eğirme tellerini. Bir insanın hayatı başka nerede anlatılabilir ki? 1 Temmuz 2008 |